Bir ben var benden içeri

Bir ben var benden içeri

Siz siz olun, sakın kendi benzerinizi, tıpa tıp aynınızın tıpkısını aramayın, karşılaşırsanız oradan hemen kaçın. Arkanıza bakmadan tabanları yağlayın, can havliyle oradan toz olun, kirişi kırıp kaçın! Yoksa arkası fena!

Bir ben var benden içeri

Yunus Emre’nin bir dizesiyle başladık söze ama anlatacaklarım, tasavvuf felsefesinin insan ruhuna zenginlik katan sözleri gibi bir şey olmayacak; sıkı durun, bu defa başka…

Ben paranoya haline getirmedim, ancak, en çok korktuğum karşılaşma, bana bire bir benzeyen biriyle günün birinde, çat kapı, beklenmedik bir anda burun buruna gelmektir.

Beni şahsen tanıyan şeklimi şemalimi bilir, Cyrano de Bergerac tarzı, Allah nazarlardan saklasın, bir burnum var.

Fransız tiyatro yazarı Edmond Rostand’ın 1897’de sahne için yazdığı, sonradan sinemaya kadar uzanmış karakteri Bergerac bir şövalyeydi ve şairliğini dilinden bırakmayan bir deli âşıktı; burun uzunluğu başına dert olmamış, aksine ona bir âlamet-i fârika gibi marka kazandırmıştı.

Cyrano de Bergerac’la yarışamam ama bana tıpa tıp benzeyen, tıpkının aynısı bir öteki(m) ile karşılaşsam, herhalde burunlarımız burun buruna gelmez, hafiften çarpışırdı.

Sultan Abdülhamid’in jurnalcilerinden gelen mektuplar arasında bunalmış, Saray’ın has adamı Gazanfer Paşa’nın çalışma masasında birikip henüz zarfı açılmamışlardan bir tanesi yeşil mürekkeple yazılmıştı; dikkati çekiyordu.

Paşa zarfı açmadan evvel bir parça mütereddit kaldı; tereddüdü boşuna değildi, sonradan anlaşılacaktır.

Paşa hazretleri genç, sağlıklı, Abdülhamid öl dese ölecek kadar sadakat dolu, evli olmadığından hayatını sadece işine vermiş, Mekteb-i Sultanî’den mezun ve kısa zamanda paşalık elde etmiş, istikbali olan bir devlet adamıydı; sivilden paşaydı!

Osmanlı’nın Tanzimat’tan sonra icat ettiği şeylerden biri Sivil Paşalık rütbesidir. Askeri paşalığın yanı sıra mülki idarede başarılı olanlara da paşalık bol keseden ihsan edilir.

Mesela meşhur beyitleri, güzel deyişleri bugüne kadar ulaşmış, asıl adı Ziyaeddin Bey olan Ziya Paşa böyleydi; memuriyetteki başarısıyla paşalığı kapmış, Babıâli’ye ¨kapılanmıştı.¨

Biz Gazanfer Paşa’nın kapısını çalalım da 1922’de İleri gazetesinde eski Türkçe yayınlanmış bir roman tefrikasında, paşa yeşil mürekkepli mektubu okuduktan sonra başına neler geldi, biraz ona bakalım.

¨Gazanfer Paşa’nın Bir İkincisi¨ başlıklı 80 sayfalık, bir çırpıda okunan roman, işte bu yeşil mürekkeple yazılmış gizemli mektupla başlar.

İş Bankası Kültür Yayınları tarafından bugünün Türkçesiyle elimize ulaşan roman, ¨Arkası Yarın¨ tarzıyla günlük gazetede yayınlanmış bir tefrikanın yeniden basımıdır.

Roman yazarı Selim Nüzhet’tir; soyadı kanunundan sonra Gerçek soyadını alacaktır.

Selim Nüzhet Bey tam bir Türk entelektüelidir, Aydınlanmacı ve Batıcı fikirlerle dopdoludur. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nden sonra Cenevre’de Edebiyat Fakültesini bitirir, Batı’nın fikir merkezlerinde cirit atar. Erken Cumhuriyet yıllarında ülkeye döner, gazeteciliğe başlar, Darülbedayi’de oyunlar yazar, sahneye çıkar; tam bir pantomath ve polymath’dir. Eski Yunancadan gelen bu tabirleri kullanarak, onun her şeye meraklı ve çok kültürlü olduğunu söylemeliyiz.

Selim Nüzhet’in gerilime dayalı dedektiflik esintisi içinde gezinen Noir ~ Kara Edebiyat tarzı kısa tefrika romanında, Gazanfer Paşa’ya gelen yeşil mektubun yazarı Ahmet Şevki adında birisidir; paşaya bire bir, aslının tıpkısıgibi benzediğinden bahsederek, buluşmayı ve kendisine bir teklifte bulunmaklığı ısrarla rica etmektedir. Merakına yenik düşen paşa hazretleri, bunu bir sır olarak muhafaza etmek ister ama bir tek can dostu hekim Bedri’yle paylaşır.

Daha ilk karşılaşmalarında Ahmet Şevki’de aynaya bakmışcasına kendi suretini görünce onu dublörü olarak kullanmaya birden karar veren Gazanfer Paşa, hayati bir hata yapmakta olduğunu anlayamaz. Bir insanın ikinci nüshası, kopyası anlamına gelen Almanca sözcük Doppelgänger şimdi romanda iki simetrik parçadan müteşekkil tek kişiye dönüşecektir. Bu bir felakettir.

Oturuş kalkışından, edâsından tavrına, sesinden bakışına kadar Gazanfer Paşa’ya bir symmetria’dır, Ahmet Şevki… Kafkaesk bir anlatıyla karşılaşmış olduk; devam ederiz okumaya!

Bu esere teğet geçen bir başka güçlü imzanın benzeş romanı da var; 1846’da Çarlık Rusya’sında yayınlandı: Dostoyevski’nin ¨Öteki¨ başlıklı eseri… 9.dereceden zavallı bir memur olan Golyadkin bir sabah büroya gittiğinde karşısında kendisinin şıp demiş de burnundan düşmüş benzerini bulur. Dostoyevski, şizofreniye dönüşecek psikozları olan Golyadkin ile bizi tanıştırır. Zavallı memurun karbon kopyası olan öteki, yavaş yavaş onu ele geçirmektedir, nihayet tüm hayatını kıskıvrak yakalar.

Büyütecimizi İngiltere’ye çevirelim: 19.yüzyılın SteamPunk akımı yanı sıra gelişen Viktorya Dönemi gotik edebiyatının usta kalemi Robert Louis Stevenson, ¨Dr. Jekyll ve Mr. Hyde¨ eseriyle benzer bir temaya yönelecektir. Aynı bedende birbiriyle çelişen iki ayrı ruh gezinmekte, birisi gündüzleri hekimlik ederken, ötekisi gece bastırınca adeta bir ¨Kurt adama¨ dönüşür.

Yirminci yüzyılda, sinema ve televizyon çağıyla beraber yeniden canlanan gotik edebiyatın tekinsiz ve tuhaf türü ¨Alacakaranlık Kuşağını~The Twilight Zone’u¨ hatırlayıp bir derin soluk alalım. İngiliz kadın romancı Daphne du Maurier’ın Rebeka (Rebecca) isimli gerilim romanında evli bir kadının, kocasının ölmüş ilk eşine kendisini benzeterek yarattığı uğursuzluğu korkuyla okuruz. Daphne du Maurier, bence, Alacakaranlık’ın en iyi romancısıdır. Ekleyelim; Rebecca, 1940 Oscar’ını toplayan bir film olarak beyazperdede izlendi.

Onun, 1963’te sinemanın dev ismi, her filminde Cameo yapmayı ihmal etmeyerek filmin bir yerinde 10 saniyeliğine görünen ünlü yönetmen Alfred Hitchkok tarafından aynı başlıkla beyazperdeye aktarılmış öteki romanını nasıl unuturuz. ¨Kuşlar~The Birds¨ Kuzey Kaliforniya sahilindeki Bogata Bay’deki bir balıkçı kasabasını basan alakargaların hikâyesi olarak sinemada bu türün bir numaralı örneği olur. Kuşlar filminde evcil hayvan dükkanı~Pet Shop’a film kahramanı kadın girmek üzereyken, tasmalı iki köpeğiyle yönetmen Hitchkok çıkar; işte Cameo sahnesi bu kadarcıktır.

Mademki bir sinema salonuna girdik, bakın şöyle yapalım: 1970’lerin Türk filmciliğinde aşırı üretim yaşanan bir dönemde, film bolluğundan sinemaların ¨Bir bilete üç film birden¨ duyurusuyla başıboş ve aylak seyirciyi koltuğa mıhlaması gibi, Kuşlar’dan sonra iki film daha izleyelim; olmaz mı!

 İkinci film 1997 yapımı, gerilim yönetmeni John Woo’nun çektiği ¨Face/Off ~ Türkiye’de Yüz Yüze başlığıyla¨ izlenen film olsun.

FBI ajanı Sean Archer (John Travolta), diğer yanda sosyopat bir terörist olan Castor Troy (Nicolas Cage) vardır; Troy [soyadına dikkat ediniz; Truva’dan alıntı gibidir] yakalanmıştır ama gerideki teşkilatı ele vermez. Archer, teröristin sakladığı sırrı öğrenmek için ameliyatla teröristin yüzünü ve kimliğini alır. Ancak komadan erken uyanan terörist Castor Troy da boş durmaz; o da ajanın geride kalan yüzünü kendine taktırıp onun hayatını çalar. İkili hem fiziksel hem de psikolojik olarak tamamen birbirinin yerine geçer. Cage’in kılığına girdiği FBI’cı Travolta’ın, akşam akşam evine gidip eşiyle beraber olması ise içinize oturur… Korkunç şeyler; aman yarabbi diye kendinizi sinema salonundan dışarı atasınız gelir! Ama oturun oturduğunuz yerde, bundan sonra bir film daha var izlenecek…

Daha komik bir film, üçüncü olarak aynı sinemada sizi bekliyor; şimdi biraz rahatlayın: Yüz ve kimlik değiştirmenin absürd hali, Fransız yönetmen André Hunebelle elinden, 1964-67 arasında arka arkaya filme çektiği Fantômas serisiyle izlendi.

1911’de 43 bölümlük roman serisi olarak iki Fransız gazetecinin kaleme aldığı bu Fantômas kitaplarından uyarlanmış filmde, kötü ama komikliğinden dolayı pek o kadar da kızamadığımız kahraman, hayalet yahut hortlak anlamındaki antik Yunan’dan gelen bir isimle tanınır. Phántasma~Fantasma diyordu Yunanlar. Hayalet soyguncu ve kötü adam Fantômas her kılığa girmekte ustadır; ayırt edemezsiniz. Fantômas’ı yakalamaya yemin etmiş takıntılı polis müfettişi Louis de Funès’ü de komik karakter olarak Komiser Juve rolünde izler, bir bilet fiyatına 3 film izledik diye seviniriz.

Binbir Surat adıyla anılan bir çizgi roman kahramanı da sırada bekliyor; 1950 ve 60’ların Türk popüler kültüründe vaz geçilmez görünen Tommiks’in peşinde olduğu belalısı bir adamdı, her kılığa girer, başkalarının kimliğini çalardı; bunlar eskide kaldı, hatırlaması cihana bedel.

Bütün bunlara eklenecek resim sanatının muhteşem tabloları da var, fakat bizde yazmaya tâkat sizde okuma zahmetimi kaldı geriye; kısa keseriz.

Mesela, Frida Kahlo’nun 1939’da yaptığı İkiz Frida adlı tablosuna birlikte bakınmayı ne çok isteriz.

Frida Kahlo’nun 1939’da yaptığı İkiz Frida adlı tablosu

Gazanfer Paşa’yı çekiştirip konuşurken lakırdımız nerelere geldi, çenebazlığımız daha yorgun düşmedi!

Portekiz edebiyatının dünyaya hediye ettiği dev isim José Saramago’nun Türkçeye ¨Kopyalanmış Adam¨ diye çevrilen ¨O Homem Duplicado¨ başlıklı romanı bütün bu okus pokuscu benzerlerden geri kalmaz. Bir lise öğretmeni TV’de dizi izlerken, kendisine tıpatıp benzeyen bir aktör görür, onun peşine düşer, tanışırlar, aynı kişinin bu dünyada iki ayrı nüsha olarak bulunması gibi bir dehşetin içine yuvarlanırlar. Kanadalı yönetmen Denis Villeneuve 2013’te filme çekti bu dehşeti; kendi benzeriyle karşılaşmak korkusuna körükle koşan, izlenesi filmlerdendir.

Kültür tarihçiliği rolümüze burada bir son verelim, çoğu var azı yok ama son olarak Lolita romanıyla dillere destan Rus asıllı Amerikan yazarı Vladimir Nabokov’ın eserlerinde çapayı atıp palamarı sıkıca bağlayalım.

Nabokov 1934’te Rusça kaleme almıştı romanını; Sovyetleri devrimden iki yıl sonra, 1919’da terk etmişti ama kendi ana dilini hiç bırakmadı. Rusça adıyla Otchayanie, dünya edebiyatında daha çok "Cinnet" veya İngilizce çevirisiyle Despair olarak geçen romanda, yine, kendine yapışık damga puluna benzeyen bir adamı ortadan kaldırıp sanki kendisi ölmüş gibi davranarak sigortadan para almayı planlayan birisiyle karşılaşırız. Kusursuz bir cinayet olacaktır bu, kendi benzerini yok edip, onun kendisi olduğunu polis kayıtlarına geçirecektir; arkası cinnetle biten bir berbat son.

Boş verin, içimiz kıyım kıyım kıyıldı zaten…

Sahi, biz Gazanfer Paşa’yı unuttuk, koskoca Jurnalci paşayı bıraktık oralarda.

Gazanfer Paşa’nın uzun zamandan beri flört ettiği halasının kızı saraylı Meliha hanımefendiyle, paşanın yerine geçtiği günlerin birinde tanışan Doppelgänger vaziyetindeki Ahmet Şevki efendi kadına deli divane âşık olmaz mı; erkek bu, e olur tabii… O güne kadar görmediği zenginlik, şâşalı bir hayat, bir eli yağda bir eli balda geçen günlerden sonra hesaplaşma zamanı gelecektir elbette…

Meliha’ya olan aşkıyla, Doppelgänger’ler arasında bir itiş kakış çıkar, olanlar olur, tabanca patlar. Birisi ölür, hangisidir bilemeyiz! Cinayet mi intihar mı belli olmayan bu olayı sadece bir kişi öğrenip bilecektir, Doktor Bedri Paşa!

O da hayatta olanın gerçek Gazanfer Paşa olup olmadığından emin midir; bilinmez. Kuşkular içinde kıvranır durur, ne yapsa gerçeği öğrenemeyecektir. Bizi de alır mı bir merak; sormayın!

Uzun lafın kısası; ben derim ki siz siz olun, sakın kendi benzerinizi, tıpa tıp aynınızın tıpkısını aramayın, karşılaşırsanız oradan hemen kaçın.

İngilizcede yaygın deyişle, Run for Life!

Arkanıza bakmadan tabanları yağlayın, can havliyle oradan toz olun, kirişi kırıp kaçın!

Yoksa arkası fena!


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler