Bekle beni baba!

Bekle beni baba!

"Yalnızca seninle ben, ikimiz ölümsüz olduğumuzu bileceğiz; o sırrı, o hiç kimsenin bilmediği... Kimseler beklemezken beni beklediğini…"

Bekle beni baba!

Henüz 5 yaşındaydı, Kanadalı Warren…

Annesiyle birlikte kaldırımın kenarında durmuş, savaşa ve bilinmeze giden binlerce askerin limana yönelmiş yürüyüş kolunu merakla, belki de korkuyla seyrediyordu.

 Birden, tutmakta olduğu annesinin elinden sıyrılıp öne fırladı; babasını, Jack Bernard’ı görmüştü.

Cılız, ince, narin bir ses duyuldu: "Wait, wait for me, Daddy!"

Bekle, beni bekle baba!

Seksen altı yıl evvel, 1 Ekim 1940’ta, Kanada’nın batı kıyısında yer alan İngiliz Kolumbiyası’nın New Westminster şehrinde, 8.caddenin limana bağlanan o kavşağında bu çocuk sesi, yüreklerimizde eziklik bırakarak sanki fotoğrafa bir sahicilik katıyor.

Annenin çocuğunu tekrar yakalamak için yaptığı o hamleye, babasının evladını bir kez daha elinden tutmak üzere uzanan sağ kolu eşlik ediyor.

Yürüyüşe geçen birliğin, Er Jack Bernard’ın arkasındaki askerleri tebessüm ediyorlar.

Er Jack’ın sol eliyle serbest taşıdığı, Kanada Ordusu envanterine kayıtlı, 2.Dünya Savaşında kullanılan Lee-Enfield marka, ahşap el kundağı olan tüfek, harbi sonlandıran Normandiya Çıkartması dahil pek çok muharebede Almanlara karşı, 1945’e kadar çok mermi yaktı.

Fotoğrafı, o gün bine yakın askeri uğurlayan o şehre, eyaletin en büyük gazetesi olan "The Province" tarafından gönderilmiş gazeteci-foto muhabir Claude Dettloff çekti; elindeki makine 1940’larda Basının tercih ettiği ünlü Amerikan markası Speed Graphic’dir.

Kadraja giren görüntü sadece tek kareydi; gazetenin fotoğrafhanesinde, karanlık odada banyo edilince gazete yayın yönetmeni ve editörler "hurraaaa" diye ayağa fırladılar ve ertesi gün manşetten baskıya girdi.

Foto muhabirin hayatını birden değiştiren bu kare, bir yandan o gün savaşa giden binlerin, on binlerin kaderini de anlatıyordu.

Amerikan’ın ünlü dergisi Life, o günün parasıyla 50 bin dolar ödeyerek fotoğrafın basın haklarını satın aldı; Dettloff tesadüfi başarısından dolayı hak ettiği bir Basın Ödülü ile taltif edilmedi, ama Life dergisi, "Yılın Fotoğrafı" olarak niteleyerek görseli kullanacaktı.

Savaş sırasında ve sonrasında dünyanın pek çok gazetesine bu fotoğrafı yayınlamak üzere satan Life, kârlı bir iş yapmış olmalı.

Fotoğraftan cephedeki babanın haberi oldu mu, bunu da öğrenebilmiş değiliz. Bu mevzu hakkında bilgi toplaması o kadar müşküldür ki, eski matbuatın büyüklerinin böyle haber kıtlığına kıran girmiş zamanlarda dediğince, " atide tafsilatlı havadis hasıl edersek, haberdar ederiz…"

Baba, nihayet sağ salim, 1945 sonunda geri döndü. Trenden inerken, onu, dedesiyle beraber 10 yaşına gelmiş oğlu karşılayacaktır. Eşi Bernice, çoktan boşanma davası açmış bulunuyordu. Mahkeme oğlanı vasi olarak babasına verdi; tahmin ettiğimiz şu ki Mrs. Bernice kendine başka bir hayat kurmak istemiş olmalıdır. İnsan bu, hayatta neler olmaz ki!

Savaş boyunca, Kanada’da ulusa moral vermek ve kamuoyunu canlı tutabilmek için bu ikonik fotoğraf hemen tüm okullarda, sınıflarda ve kamu binalarında asılı tutuldu. Savaşın iflah kesen bütçesini karşılamak üzere çıkarılmış War Bonds-Savaş Tahvillerinin üzerinde de bu fotoğraf yer alır. Kanada Posta İdaresi bu fotoğraftan bir hatıra pulu, ayrıca Kraliyet Darphanesi de hatıra para basacaktır. Bitmedi; Speed Graphic’in deklanşörüne basıldığı şehirde, o mevkide, bir bronz anıt dikildi. Toplumsal hafızaya ait bir remiz olarak ayrılık acısını, kavuşmayı ve bir çocuğun masumiyetiyle gözyaşını sembolize etmektedir.

Küçük Warren herkes gibi yaşadı, büyüdü, düzgün bir hayatı geride bırakıp şimdilerde doksanlı yaşlarına ulaştı. Babasıyla tekrar kavuşmanın fotoğrafı da aile albümündedir.

Kavuşup da sonra kederli ayrılışları yaşayanlar da var.

Bunlardan birisi, 19.yüzyılın Rus ressamı İlya Repin’in tablosunda savaştan veya sürgünden geri gelmiş, evinin kapısından içeri girmek mutluluğuna ulaşamayıp şaşkın şaşkın ortalığa bakınan, tabii aslında beklenmeyen askerdir.

İlya Repin zaten tablosuna "Onu beklemiyorlardı" başlığını vermiştir.

Moskova’daki Tretyavo Müzesi’nde sergilenen tabloyu 1888’de tamamladı; resmin bir hikâyesi vardı, hayatın içinden gümbür gümbür çıkıp geliyordu karşımıza.

Çarlık Rusya’sındayız, bir Rus evinde. Kapı açılır, arka planda prostelası bembeyaz üstünde asılı olan bir hizmetçi kız ve muhtemelen evin horanta işlerine bakan bir hizmetkâr daha görülmektedir. Üstü başı pejmürde olan, ellilerinde gösteren bir adam içeri girer; çökmüş, yıpranmış, ayakta sallanan bir adam. Anlıyoruz ki İlya’nın beklenmeyen adamı ya savaştan yahut bir esaretten dönmektedir; çileli geçmiş yılların bütün ağırlığı omuzlarındadır.

Beklenmeyen adamı karşılamak üzere şaşkın halde ayağa kalkan kadın, kesinlikle, onun karısıdır. Şaşkın kalan ailenin öteki üyelerinden ikisi, biri kız iki çocuktur; masada ders çalışıyorlar. Masanın arkasında yer alan bir piyanoda, muhtemelen Çaykovski melodileriyle tuşlarda gezinip pratik yapan bir genç kız daha var; babası evinden uzaklaştırıldığında belki daha çocuktu, şimdi büyüdü, serpildi, genç kadınlığa hazırdır.

Geri dönüşle her şey yoluna girecek mi, bu da belli değil!

Yakup Kadri’nin hüzünlü romanı "Hep O Şarkı"da, savaşlara giden Harbiyeli Cemil Beye tutkuyla bağlı, hasretle Çamlıca’da minder çürütmeye başlayan Münire, uzun yıllar sonra geri gelen erkeği gördüğünde öyle bir söz eder ki, içimizde cızzz yapar, yüreğimize oturur:

"Ah, keşke hiç görmeseydim onu… Ölünceye kadar yirmi beş yıl evvelki Cemil Bey olarak kalsaydı hayalimde. Hani buradan son çıkıp gittiği gün yok mu? İşte hep o hali, o heyetiyle kalsaydı. Bu bana yeterdi."

Böyledir, bazen gideni tekrar görmemek daha iyidir. Zira, gelen Cemil eskisi değildir, sünepe, ağlamaklı, beli iki büklüm, omuzları ıskarmoz gibi iskeletini gösteren bir zavallıdır; daha da fenası bir erkek olarak cesaretini sıfırlamıştır. İbibullah sivri külah bir acuze adamın bir vakitler âşığı olan kadından bu sözleri dinlemesi kadar acı veren başka ne olabilir!

"Yorgun Savaşçı" daha sert bir ifadeyle gerçekçi roman olarak karşımıza çıkar. Kemal Tahir’in romanında, Filistin cephesinde bir gözünü kaybetmiş Tosyalı onbaşı, yıllar sonra köyüne, evine döner; dönmese daha iyiydi ya! Tosyalının bir yanlışlıkla cepheden şehit olduğu haberi gelince dul karısını hemen onbaşının kardeşiyle evlendirirler; gelenek bu… Bu gelenek "Aile ve mülkiyetin kökeninden" beri var; Levirate adını alıyordu dul eşin kaynıyla evlendirilmesi ve Roma’da yazılı Latin Hukukunda yer etmişti.

Tosyalı kör onbaşının tekrar karısına sahip olması için bir çare aranır, danıştıkları köy imamı, hülle nikâhı gibi olsun der, erkek kardeş karısını boşayacak ve tekrar nikâh kıyılacaktır. Müşkül iş, ama olmaz şey değil! Gelgelelim, genç erkeği bulmuştur kadın, üstelik kör bir adama tekrar "varmak" istemez, karşı gelir, böylece geri dönülen ev yaşanır bir yer olmaktan çıkar.

Geri dönüşün gerisini getiremeyen niceleri var.

Sovyet Rusya’nın büyük şairi Konstantin Simonov, II.Dünya Savaşında Stalingrad cephesinde askerdir. Moskova’daki, âşığı olduğu tiyatro sanatçısı Valentina Serova’ya cepheden mektuplar, tabii şiirlerini de gönderir. 1941’de yazdığı bir şiir coşkunun, Platoncu ifadeyle Thymos’un kelimelere basitçe akışıdır; fakat o kadar içtendir ki, bugün yaşayan bir klasiğe dönüşmüştür. Pravda gazetesinin iki yıl sonra sayfalarına alacağı bu şiir, o yıllarda cephedeki tüm askerlerin, evlerinde kendilerini bekleyen, bekleyemeyen, beklemekten vaz geçen insanlarına, sevgililere seslendiği, tekrarlandıkça sıcak gözyaşlarını kâğıdın üzerine bıraktıkları bir şiir olur.

"Dünya Barış Günü" olan 1 Eylül’de, yıl 1976, İstanbul’daki Açıkhava Tiyatrosu’nda İlerici Gençler Derneği-İGD tarafından düzenlenen barış şenliğinde Konstantin’i dinlemek lütfuna erişmiş, bugün hayatta olanlardan birisinin hatırasını şimdi dinliyorsunuz.

Dev bir adamdı, sahneye çıktı, yanında Rusçaya hâkim olan yazar, çevirmen, şair Ataol Behramoğlu vardı.

Konstantin gür sesiyle, elbette Rusça-Жди меня şiirini okumaya başlayacak, Ataol Bey dize dize çevirecekti:

"Bekle beni, döneceğim,
Hakikaten bekle.
Bekle sarı yağmurlar
Hep hüzün getirse de.
Bekle beni kar fırtınalarında.
Bekle beni sıcak havalarda.
Başkaları beklenmeden
Dünde unutulsa da,
Uzak diyarlardan
Mektup gelmese de,
Hep beraber bekleyen
Herkes sıkılsa da,
Sen yine de bekle…"

Binlercesiyle dolu Açıkhava Tiyatrosu'nda, gecenin bir vaktidir, gökyüzü bulutsuz ve apaçıktır, yıldızlar tiyatro mekânına eğilmiş, kulak kabartmıştır; sessizlik, sessizlik…

Taş mekândayız, çıt çıkmıyor, Konstantin’in gür sesi yankılanıyor.

"Unut anılarla yüklü geçmişi
Ne bir mektup ne bir haber
Gelmesin ne çıkar, bekle beni
Bekle beni döneceğim
Bekle, yalnızca sen bekle beni.
Bekle beni döneceğim, bırak
Beklemekten usanmış dostlarım
Oğlum, anam, yoldaşlarım
Öldüğümü sansınlar benim
Umudu kesip bir ateşin başında
Beni yâd edip içsinler ama sen
İçme sakın yürek acısı o şaraptan
İnançla, sabırla bekle beni…"

Ataol Behramoğlu Türkçesiyle şiirin peşindedir; tiyatroda binlerceyiz, halen sessiziz, belki kimileri kirpiklerinde gözyaşı damlasıyla dinliyor:

"Bekle beni, döneceğim
Tüm ölümlere inat bekle.
Çünkü o büyük bekleyişin
Düşman ateşinden kurtaracak beni.
Bekle kızgın sıcaklar içinde,
Karlar savrulurken bekle beni,
Yalnızca seninle ben, ikimiz
Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
Kimseler beklemezken
Beni beklediğini…"

Konstantin savaştan, tıpkı Warren’in babası gibi, sağ döndü; Moskova’ya.

Serova ile evlendiler ama genç kadının ilk eşine duyduğu unutulmaz aşkı, bu arada yeni ilişkiler peşinde dolaştığına dair iddialar, ayrıca kadının alkolizmiyle evlilikleri 1957’de sonlandı. Serova mı o şiirdeki gibi olup beklemişti Konstantin’i yoksa Konstantin hayalindeki kadını mı beklemişti, bunu da kimse bilemedi.

Kimsenin bilemeyeceği çok şey var.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler