Zaman hiçbir şeyi beklemiyor. Mevsimler hızla akarken yıllar da üst üste biniyor. Günleri takip etmenin mümkünü bile yok.
Hızla geçen zamanın içinde gündemler değişiyor, ilgiler tüketiliyor, yaslar unutuluyor, heyecanlar duruluyor.
Yeni oyalanmaların, heyecanların vaatleri veriliyor. Ömürlük olan her şey seyirlik oluyor.
Elimizdeki telefondan bakıyoruz, göz atıp kaydırıyoruz; önemli, önemsiz her şeyi.
Önemlilikle önemsizlik yer değiştiriyor zaman zaman.
Yaratılan gündemler zamanı esir alıyor ve biz zamanı değil zaman bizi kullanmaya başlıyor bu çarkın içinde. Yoğun ve değişken gündemlerin, yoğun çalışmaların ardından bir bakmışsınız ki kış bitmiş, gelmiş bahar. İçeriye alınanlar bırakılmış, alınmış yenileri.
Bir bakmışsınız ki mevsim değişmiş yaz gelmiş. Başlamış mevsimsel operasyonlar.
Kendimize bütün mevsimleri vadeden bizden geriye, yazın sıcak hayali kalıyor. Sanırım az olanla yetinmeyi, az vaatlerle avunmaya alışıyoruz. 15’i bırakıldı neyse ki öğrencilerin.
Üç mevsim iki buçuk ay çalışma karşılığının nezaketiyle, 15-20 günün sefaleti arasında sıkışıyoruz. Şerden kaçmanın belki de başka bir yolu kabullendiğimiz ehvenişer.
Üç mevsimdir çalışmanın mükafatı olarak tatil heyecanıyla coşarken, burnumuzda tüten deniz kokusunun yerini 1.500 liralık lahmacunun kokusu sarıyor birden.
Sermayeye parsel parsel bölünüp dağıtılan halk plajları,
tatil köylerinden sökülüp atılan sebiller,
tellerle çevrilen çadır alanları,
Allah’ın denizine bile sahip çıkan yazlık işletme çeteleri,
tatil alanlarında değişen insan modelleri,
değişen davranış ve görgü biçimleri,
insanların çoğalmasına karşın azalan hayvanlar (toplatılıyorlar),
yanan ormanlar, dağlar, yok olan canlılar
Ve artık çok az yaşanan yaz aşkları... Kayıyor elimizdeki telefon ekranlarından kayar gibi kafamızdan düşünceler.
Sonrasında “Acaba transfobiye uğrar mıyım? Güvenli mi kalacağım yer?” gibi bir LGBTİQ+ bireyinin en büyük kaygısı ve çekinceleri akıyor bir bir kafadaki ekrandan.
“Ah nerede o çıplak yüzdüğümüz dereler? Kim bilir hangi termik santrale peşkeş çekildiler’”
Neyse tatil hayaline devam.
“Bir suya yüz lira verirsem, yemek ve içeceği de katarsam nasıl ödeyebilirim hakkım olan dinlencemin bedelini?
“Bu tatil için kaç gün daha ekstraya gitmeliyim?”
“5 gün tatil parasıyla altı ay yaşarım ben, değer mi?..” Böyle akıp gidiyor bir bir düşünceler… Zaman gibi. Siz bu sorunlarla, sorularla boğuşurken bir bakmışsınız yaz bitmiş, başlamış mesai.
Başka türlü tatil mümkün(mü?)
Kızgın kumların, masmavi bir denizin, üstüme düşen güneşin hayalini kurarken, satın alınmış özgürlüklerin, sıkıştırılmış planların, yaptığımız hesapların, sindiğimiz duyguların birkaç haftalık geçici hazzının ve eğlencesinin bendeki karşılığı, mis kokan bir sabun köpüğünün havada uçuşu gibi . Düştü düşecek. Patladı patlayacak.
Seyirlik olanı ömürlüğe çevirmek için, içine çekildiğimiz bu krizden sıyrılıp bizi farkında olmadan esir eden zamanı veya zamansızlığı değiştirmekle başlamalıyız tatilimize belki de. Kendi gündemimizi kimseye teslim etmeden mevsimlerimizi, emeğimizi, tatilimizi de.
Tatil…
Belki de kurutulmak, zehir atıklarıyla doldurulmak istenilen yüzdüğümüz nehrin başında, kuzularla beraber nöbet tutmaktır tatil.
Balıklarla beraber yüzmektir.
Kesilip ranta teslim edilen zeytin ağaçlarına sarılıp beklemek, halk plajını tellerle örmek isteyen kalantorun tepesine dikilmek.
Hâllâ bizim olan koylara sahip çıkıp güneşlenmektir tatil.
Mahallesinden zorla kaçırılan köpeklerin, götürüldüğü ölüm kamplarını yıkmaktır tatil.
Benim en güzel tatilim; iki hafta boyunca, ömürlük bir ağaçla beraber nöbet tutmaktı bir mayıs ayında.
Hayal ettiğimiz bir dünyanın yeşermesi için kocaman okyanuslara dalmanın mücadelesi içinde hafiflemektir tatil. Bizim olan her şeye yeniden sahip olmaktır.
Neyse, kafamda deli sorular.
Acilen toparlanmalıyım.
Başka türlü bir tatil mümkün belki de.
Herkese iyi tatiller diliyorum.
Seyirlik değil ömürlük olsun bütün tatilleriniz.


