Bir röportajı, mülakatı, soruyu güçlü yapan nedir? Sorma şekli mi, muhatabın yüzünde yarattığı şaşkınlık mı, sosyal medyada kaç milyon kez izleneceği mi? Yoksa herkesin gördüğü ama kimsenin yüksek sesle söylemediği çelişkiyi, doğru bilgiye dayanarak, kaçış kapılarını mümkün olduğunca kapatarak ortaya koyması mı? Ya da cevap alamasa bile, bir gerçeği ortaya koyarak sorabilmek mi?
8 Temmuz 2026’da Ankara’daki NATO Zirvesi’nin kapanış basın toplantısında Danimarka haber ajansı Ritzau’dan Rasmus Svaneborg, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye tam böyle bir çelişki üzerinden seslendi. Donald Trump’ın Grönland’ı ele geçirmekten söz ettiği, İspanya gibi müttefiklere saldırdığı ve ticaret savaşları başlattığı anlarda yanında oturduğunu hatırlattıktan sonra, eski Mark Rutte’nin bunları onaylamayacağı izlenimini dile getirdi ve sordu: “Trump’ın yanında böyle oturup hiçbir şey söylememeniz özsaygınızı etkiliyor mu?”
Sorunun “özsaygı” kısmı kişiselleştirici, hatta bir ölçüde saldırgandı. Fakat havaya atılmış bir laf değildi. Trump’ın beyanları, Rutte’nin önceki siyasi tutumu ve NATO Genel Sekreteri olarak sergilediği davranış arasındaki farkı sorguluyordu. Rutte ise özsaygı meselesine doğrudan cevap vermedi. Trump’ın NATO’yu güçlendirdiğini söyledi, savunma harcamalarındaki artışı anlattı ve Grönland meselesini Arktik güvenliği çerçevesine taşıdı. Soruyu duydu, fakat sorunun merkezine girmedi.
Aynı basın toplantısında Avusturya kamu yayıncısı ORF’den Johannes Perterer, zirvenin gazetecilerin tutuklandığı “bir otokraside” düzenlendiğini söyleyerek NATO’nun hangi değerleri temsil ettiğini sordu. Rutte, demokrasinin yalnızca seçim olmadığını, özgür basının siyasetçilerin hoşuna gitmeyen bilgileri araştırabilmesinin de demokrasinin parçası olduğunu söyledi. Bu cevap, Ankara’nın en ironik anıydı. Çünkü bildiğiniz üzere, zirve öncesindeki iki haftada 11 gazeteci ve medya çalışanının gözaltına alındığı belgelenmiş, bazı bağımsız yayınların akreditasyon talepleri reddedilmişti.
Akredite edilen sayılı “yerli ve milli” gazetecilerden Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Fadime Özkan, Erdoğan’dan NATO Zirvesi’ni 15 Temmuz, Türkiye’nin demokrasi mücadelesi ve savunma sanayisinde geldiği nokta bağlamında değerlendirmesini istedi. Sorusunu sormadan önce elbette ki önceden onaylanmış bir övgü metni de vardı.
Saray, Türkiye’den muhalif olarak işaretlenmiş yayın kurumları ve gazetecileri akredite etmeyerek kendini korumaya aldığını, “istemedikleri sorular”dan kaçtığını zannediyordu. Erkeklikle, mertlikle, alnı açıklıkla övünen iktidarın sorudan kaçtığını ilk kez görmüyoruz elbette. Ama onlar nihayet asıl gücün sorudan kaçmak, gazetecileri engellemek değil; onların jargonu ile söylüyorum, “delikanlı gibi” gazetecinin karşısına geçmek ve soruyu, cevabı yönetmek, yönlendirmek olduğunu görmüş olabilirler. Tabii çeviri doğru yapıldıysa (Daha önce Trump’la görüşmelerde çevirilerde sansüre dair iddialar vardı), malumunuz, ülkecek İngilizce seviyemiz “Are you İran” seviyesinde.
Soranı seçme hakkı
Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı uçağında yapılan soru-cevaplar üzerine 2025 sonbaharında yaşanan tartışma bunun neredeyse şematik bir örneğiydi. Medya ombudsmanı Faruk Bildirici, Erdoğan’ın Washington dönüşü uçakta cevaplayacağı soruların listesinin uçak kalkmadan saatler önce kendisine ulaştığını, sonradan yayımlanan soruların aynı sırayı izlediğini yazdı. İktidara yakın Türkiye gazetesi yazarı Cem Küçük de gazetecilerin sorularının önceden İletişim Başkanlığı tarafından toplandığını ve istenmeyen soruların çıkarıldığını belirterek uygulamayı eleştirdi.
Sorunun önceden bilinmesi her durumda etik dışı değil tabii. Uzmanlık gerektiren teknik bir röportajda konu başlıklarının paylaşılması, verilerin hazırlanmasını sağlayabilir. Fakat soruların bir kamu kurumu tarafından seçilmesi, bazı soruların elenmesi ve takip sorusuna izin verilmemesi halinde röportaj ortadan kalkar. Geriye, gazetecilerin soru cümlelerini seslendirdiği bir iletişim çalışması kalır ki bu da gazetecilik değil.
Türkiye bu konuda yalnız değil. Hindistan Başbakanı Narendra Modi açık basın toplantıları düzenlemiyor, ağırlıklı olarak kendisini olumlu biçimde aktaran gazeteci ve YouTuber’lara röportaj veriyor. Macaristan’da ise Viktor Orbán döneminde kamu yayıncılığı hükümet propagandasının aracına dönüştürüldü; hükümete yakın yapıların medya pazarının yaklaşık yüzde 80’ini kontrol eder hale geldiği belirtiliyor. Rusya’da süreç daha ileri bir noktada: Bağımsız ulusal medyanın neredeyse tamamı yasaklanmış, engellenmiş veya “yabancı ajan” ve “istenmeyen kuruluş” ilan edilmiş durumda.
Bunlar aynı düzeyde rejimler değil, ama aynı seviyede yönetim. Eleştirel gazeteciyi itibarsızlaştırmak, erişimi sınırlandırmak, ekonomik kaynakları dost medyaya aktarmak ve doğrudan halka seslenme bahanesiyle bağımsız soruyu aradan çıkarmak.
Bu eğilim demokratik kurumları güçlü kabul edilen ülkelerde de ortaya çıkabiliyor. Trump yönetimi Şubat 2025’te, başkanlık etkinliklerini takip eden dar basın havuzuna hangi kuruluşların gireceğini Beyaz Saray’ın belirleyeceğini açıkladı. Associated Press, “Meksika Körfezi” adını kullanmayı sürdürmesi nedeniyle başkanlık etkinliklerinden dışlandı; Reuters, HuffPost ve Der Tagesspiegel muhabirleri de bir kabine toplantısına alınmadı. Böylece tartışma, bir gazetecinin nasıl soru sorduğundan önce, soruyu sorabileceği odaya girip giremeyeceğine taşındı.
Çünkü sorudan korkmanın en etkili yolu kötü cevap vermek değil, soruyu hiç duymamak...
Sonunda soru işareti olan her cümle soru değildir
Tabii ki her soru gazetecilik değildir. Bazı sorular bilgi almak için değil, soru soranın fikrini ilan etmek, zekasını göstermek, karşısındakini küçük düşürmek ya da birkaç saniyelik viral bir görüntü üretmek için kuruluyor ve röportajları itici hale getiriyor.
28 Şubat 2025’te Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin Beyaz Saray’daki görüşmesinde Real America’s Voice muhabiri Brian Glenn, Zelenski’ye neden takım elbise giymediğini sormuştu. Bununla da yetinmedi, takım elbisesi olup olmadığını ve Beyaz Saray’ın “itibarına” neden saygı göstermediğini eklemişti. Soruda Ukrayna’daki savaş, olası barış antlaşması, ABD desteği ya da güvenlik garantileri yoktu. Bir savaş ülkesinin liderine kıyafet üzerinden terbiye verme teşebbüsü vardı.
Zelenski öfkelenmek yerine savaş bitince takım elbise giyeceğini, belki gazetecininkine benzeyen ama daha iyi bir tane seçebileceğini söyledi. Cevap, sorunun küçültmeye çalıştığı kişiyi değil, sorunun kendisini küçülttü. Yazılı hazırlanmış soru-cevap değildi bu, tamamen doğal gelişmişti. Herkesten Zelensky kadar kıvrak zekalı olmasını bekleyemeyiz ama en azından “gazeteci karşısına çıkması bulunduğu konum itibarı” ile gerekli olan kişiler; ünlüler, siyasetçilerin basit bir “cevap verme tekniği” eğitimi alması gerekmez mi?
Sosyal medyanın soru sorma üslubuna en belirgin etkilerinden biri, gazetecileri yetersiz göstermek denebilir son zamanlarda. Soru artık yalnızca cevabı doğuracak bir araç değil, tek başına dolaşıma girecek bir içerik. Gazetecinin uzun bir cevaptan bilgi çıkarması yerine, konuğun yüz ifadesi, donup kalması, sinirlenmesi ya da “ayar vermesi” bekleniyor. Başlık daha soru sorulmadan hazır: “Gazeteci fena yakaladı”, “Ünlü isimden tokat gibi cevap”, “Canlı yayında soğuk duş”. Eski “şok şok şok” pazar magazini programlarının yeni versiyonu.
Soru bir bilgi aletiyken reaksiyon tuzağına dönüşüyor.
İnsanların tanımak istedikleri kişilerse gazetecilerin yıllarca hazırlandıkları sorular yerine artık “eş dost”un programında istedikleri şekilde konuşarak “röportaj limiti”ni doldurmayı tercih ediyor.
Bir sanatçı özel hayatıyla ilgili sınır koyabilir. Bir sporcu bedeni hakkında aşağılayıcı bir soruyu reddedebilir (Bakınız son bir senede dünyanın en ünlü kadın tenisçileri gazetecilerin yersiz ve cinsiyetçi sorularına muazzam cevaplar veriyor). Bir şiddet mağduru travmasını tekrar anlatmak istemeyebilir. Gazetecilik, muhatabın her sınırını zorla açma yetkisi değildir, olamaz.
Ünlüler ve gazeteciler ve gazeteci olmayan gazeteciler
Soru sormak bir yetenekse cevap vermek de öyledir. Üstelik iyi cevap, her soruya boyun eğmek anlamına gelmez. Öte yandan, iyi cevap illa çok zeki, çok dolu dolu, çok esprili olmak zorunda da değildir. 2003’ten beri 500’den fazla yerli ve yabancı müzisyen, oyuncu, yönetmen, sanatçı ile yaptığım bire bir röportajlarda ya da katıldığım basın toplantılarında gördüğüm çok net bir durum var: Bizim ünlülerimizin çoğu soru/cevap konusunda maalesef siyasetçilerden farklı değiller.
2025 Venedik Film Festivali sırasında gazeteci Federica Polidoro’nun çok sevdiğimiz iki oyuncuya, Julia Roberts ve Andrew Garfield’a yönelttiği soru, kötü bir önermenin iyi cevapla nasıl düzeltilebileceğinin örneği. Polidoro, “politik doğruculuk döneminde” nelerin kaybedildiğini ve #MeToo ile Black Lives Matter hareketleri “bittiğine göre” Hollywood’da ne beklendiğini sordu; üstelik masada oturan idolümüz, Ayo Edebiri’yi özellikle sorunun dışında bıraktı. Edebiri buna rağmen söze girerek bu hareketlerin bitmediğini, etiketlerin daha az kullanılıyor olmasının aktivistlerin yaptığı işin sona erdiği anlamına gelmediğini anlattı. Cevap, sorunun önermesini kabul etmeden tartışmayı daha doğru bir zemine taşıdı.
Bu, cevap verme etiğinin önemli bir parçası: Sorunun çerçevesine teslim olmamak ama sırf soru kötü kuruldu diye düşünmeyi de bırakmamak. Öte yandan sorudan korkmayacak kadar donanımlı olmak elbette.
Soruya ve cevaba saygı
Yabancı isimlerin farkı ve başarısı, öncelikle gazeteciye ve soruya duydukları saygıdan geliyor. Sonrasında ise yaptıkları işi ciddiye alırken kendilerini ve şöhretlerini ciddiye almamaktan geçiyor. Bu da elbette önce egolarının gökyüzünde olmamasından, oldukları kişi ile barış halinde yaşamalarından, eksiklerini saklama ihtiyacı duymamalarından, aksine cevap verirken, hikayelerini kurarken bunları bir avantaj olarak kullanmalarından geçiyor. Basın danışmanları ve menajerlerin doğru yönlendirmeleri de çok önemli elbette. Bizim en büyük oyuncularımızın, müzisyenlerimizin basından uzak durmasının ama Hollywood’un en ünlü isimlerinin sürekli basına cevap vermesinin sebebi bu işte. Menajerler sanatçılarını bu devirde hala “ulaşılmaz” konumlandırmaya çalışıyor, “aman yanlış bir şey söylemesin” diye endişe ediyor. Çok haksız değiller yaşadığımız iklimde ama “ama”sı da var…
Buna da çözüm bulundu elbette. Ünlü isimler birer birer “talk show” ya da “sohbet” programı yapmaya başladı. YouTube’da, Instagram’da, TikTok’ta ve podcast platformlarında tarihte hiç olmadığı kadar çok insan başka insanlara soru soruyor. Oyuncular, müzisyenler, akademisyenler, politikacılar ve internet ünlüleri saatler süren programlara katılıyor. Bazen geleneksel televizyonun yıllardır üretemediği kadar samimi, canlı ve şaşırtıcı sohbetler ortaya çıkıyor. Kimisi çok iyi, hakikaten iyi çalışılmış, hakikaten izleyene bir şeyler katan işler. Arkadaşları olan ünlüler buralarda olmayı tercih ediyor, iki arkadaşın sohbeti viral oluyor. Soru soran da arkadaşça konuşuyor, rahat bir dil kullanıyor, cevaplayan da.
Bu rastlantısal bir durum değil. Reuters Institute’un kısa süre önce yayınladığı 2026 Dijital Haber Raporu’na göre dünya genelinde katılımcıların yüzde 27’si haber odaklı bireysel içerik üreticilerinden veya influencer’lardan haber alıyor. Her tür içerik üreticisi hesaba katıldığında oran yüzde 46’ya çıkıyor. İnsanlar bu kişileri geleneksel medyaya göre daha eğlenceli, anlaşılır ve kendilerine yakın buluyor. Ancak aynı katılımcılar içerik üreticilerini güvenilirlik ve tarafsızlık bakımından daha zayıf değerlendiriyor. Çoğu insan da içerik üreticilerini geleneksel medyanın yerine değil, onun yanında kullanıyor.
Mesele bu nedenle “Gazeteci olmayan soru soramaz” değil. Bazı sosyal medya yayıncıları birçok televizyon sunucusundan daha iyi hazırlanıyor, daha dikkatli dinliyor ve daha cesur takip soruları soruyor. Bazı gazetecilerse yıllardır ellerindeki karttan halkla ilişkiler metni okumaktan başka bir şey yapmıyor.
Fakat sohbet programı ile gazetecilik röportajı arasındaki ayrımı da korumak gerekiyor.
Sohbetin amacı konuğu tanımak, eğlenmek, ortaklık kurmak ya da bir hikâyenin duygusunu yakalamak olabilir. Gazetecilik röportajının bunlara ek olarak doğrulama, çelişkiyi gösterme ve kamu adına hesap sorma yükümlülüğü vardır. İyi bir sohbette sunucu konuğunu rahat ettirebilir. İyi bir gazetecilik röportajında konuğun her an rahat olması gerekmez ama sınırları ve üslubu korur.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü öğrencileri ile “Röportaj Teknikleri Atölyesi”nde buluştuğumda, röportajların perde arkasını anlatırken geleceğin gazetecileri ve içerik üreticilerinin ne kadar umut verici olabildiğini gördüm. Öte yandan, hem bu atölyede hem de farklı üniversitelerde, Yeni Medya Bölümü derslerine konuk öğretmen olarak katıldığımda fark ettiğim üzücü bir durum var: Geleceğin içerik üreticileri ellerindeki muazzam bilgi kaynaklarını kullanmakta yetersiz kalıyor. Çok fazla bilgiye ulaşabilmek bilgili olmayı sağlamıyor, o bilgiyi analiz edebilmek, geçmiş ve bugünü birleştirebilmek de önemli ve medya ile ilgili tüm fakültelerde mutlaka buna ağırlık vermek gerekirken, farklı medyumlardan bilgi edinmeyi öğrenmek ve sevmek de öğretilmeli.
Çuvaldızı da kendimize batıralım
Yeni gazetecilerse izledikleri “ünlüler ünlülerle konuşuyor” programlarına bakıp “demek ki ben de böyle konuşmalıyım” yanılgısına düşüyor çoğu zaman maalesef. Aslında gazeteci olmayan kişiler ve bazen de eski gazeteciler aslında üstlerine olmayan bir elbise giydikleri için sürekli kendilerini daha akıllı, bilgili gösterme tuzağına düşerek, ezberlenmiş sorularla ünlü isimlerle poz vermeyi gazetecilik zannediyor, daha uzun sorular soruyor, en ilgisiz yerde bile muhakkak sosyal medyada gündem olmuş halkı ilgilendiren politik ya da sosyal bir olayı gündeme getiriyor… Bunlar, hepimizin düşebileceği tuzaklar, kimseyi iğneleme amacı yok, röportaj sanatının ve röportaj gazeteciliğinin geldiği noktadan bahsediyorum.
O nokta da şu: Bir tarafta iyi soru sorabilecekken akredite edilmeyen gazeteciler, bir tarafta sohbetle röportajı karıştıranlar, diğer tarafta ise zorlama ama alkışlanan işlerle gazetecilik çoban salatasına dönüyor. Çok da taze malzemeyle, kaliteli zeytinyağıyla hazırlanmamış bir salata bu.
Uzun ama tadı damakta kalan, yıllar sonra kaynak olarak kullanılabilecek röportajların olduğu dergiler, gazeteler, gazete eklerini özlemekle bitmiyor her şey. Belki de artık gazeteciliği yeniden tanımlamamız gerekiyor. Belki bunu şu an Yeni Medya bölümlerinde öğrenci olanlar çok kısa süre sonra başaracaklar.


