Şener Şükrü Yiğitler (d.1984), ‘dipnot hastalığı’ müptelası akademinin statü atmosferinden ayrı ortamlarda soluk almayı önceleyen bir akademisyen. Onun kitaplarının türleriyle adları, benim bu ‘soluk alma’ gözlemimi doğrular niteliktedir. Akademik çalışmalardan çocuk edebiyatına, farklı türlerde yazıları/kitapları yayımlanan Yiğitler, adını daha çok kurmaca metinleriyle öne çıkaracak gibi görünüyor. Olağanüstü Haller Diyarında (Metinlerarası, Kasım 2025) adlı öykü kitabı, genç akademisyen ile görüşmelerimize götürdü beni. Kitabının bir öyküsü, yayıma hazırladığım dergide önceki yıllarda yayımlanmıştı. On yıl öncesinin ‘akademi’ öyküsünü şimdi yeniden okuyunca akademisini iyi gözlemlemiş akademisyenin başka öykülerine de yansımış ironik diline daha bir dikkatle baktım.
Kendisini “gerçekçi hayalperest” gören Yiğitler ile gıyabi tanışıklığım, editörlüğünü üstlendiğim “Mavi Yeşil” dergisindeki yazılarıyla başladı. Şimdilerde, Türkiye coğrafyasının doğusunun doğusunda bir şehrin (Bitlis) üniversitesinde ‘edebiyat’ okutan Yiğitler, nasıl olduysa 2010’lu yılların başlarında “Mavi Yeşil” dergisine yazılar göndermeye başlamıştı. Öncesinde bazı yazıları da vardı ya kitabındaki “Altını Ben Çizdim” öyküsü, derginin Mart-Nisan 2014 tarihli 86. sayısında yayımlanmıştı. Sonraki yıllarda başka yazılarını da yayımladığım(ız) ve zaman zaman da seslestiğim akademisyenle 2020’lerin başlarında -aralarında akademisyenlerin de olduğu- İstanbul’daki bir edebiyat etkinliğinde yüz yüze görüştüm. (Buradaki ‘akademisyenler’ sözünü, adı geçen öyküye istinaden kullandım.) Bir süre sonra doğunun doğusuna ben yazı gönderdim, onun editörlüğünü üstlendiği Günlerden Kalan- Türk Edebiyatında Anı, Günlük, Otobiyografi (2024) kitabında “Abdülhak Şinasi Hisar’ın Anıları: Mazi Cenneti için Boğaziçi Medeniyeti Yolculuğu” yazımla yer aldım.
Bugünlerin yayıncılığında konjonktür gereği, ‘çocuk kitapları’ ses getiriyor olsa da Şener Şükrü’nün, sayıları iki elin parmaklarını aşmış kitapları bu ülkenin edebiyat ortamında karşılığını bulmamış gibi geliyor bana. Günlerden Kalan- Türk Edebiyatında Anı, Günlük, Otobiyografi (2024) kitabının olduğundan çok konuşulup yazılmasını isterdim doğrusu. Yayın çokluğunun, bilinmeyi unutturan başat engel olduğu söylenebilir lakin her ne biçimdeyse (televizyon, gazete, dergi, dijital ortam vs.) edebiyat ortamında sözü edilecek olanın ‘bizim arkadaş ve kitabı’ olması, geleneğe dönüşüyor artık. Yiğitler için söylersem bu sessizlikte, akademik camianın kendi içindeki ilgisizliğiyle taşra üniversitesinde çalışmanın da sessizlik etkisi vardır elbette. Kitapların, adları öne çıkmamış farklı yayın evlerinden yayımlanmış olmasının da payı olabilir bu duyulmayışta. Neyse ki konumuz bu değil. Burada yayımlanan “Akademinin ‘bunu, sen diyemezsin’ ilkesi ve okumadığımız bir kitabı konuşmak” (19 Ekim 2025) ile “Türkiye’de yazarın sorumluluğu: Yazmayınca deli olmak ve yazınca bir şey olmamak” (7 Haziran 2026) yazılarım ve başkalarının da benzer yazılarına ‘yapay zekâ’ çılgınlığı eklenince bırakınız bil(in)meyi, yazmanın bile anlam(sızlığ)ını konuşur olduk.
Olağanüstü Haller Diyarında, altı öykülük bir kitap. Yazımın başlığındaki sınırlama vurgum gereği kitabın açılışındaki “Cırdon Hareket” ve “Naletliler” adlı iki öyküyü dışarıda bırakıyorum. Kitabın sonundaki “Meğer” öyküsü bende bir Tanpınar çağrışımı yaptı diyebilirim. “Meğer” öyküsü -bu yazımın dışında- ayrı bir ortamda değerlendirilsin isterim.
“Lahana Ev” öyküsü, Türkiye’nin TOKİ merkezli bir yoksulluk dramı ve kurmacanın sınırlarını aşmış bir Türkiye gerçeğidir. Yolunu yöntemini bulup öyküyü TOKİ yetkililerine okutabilmeli derim. Bir ‘lahana’ ile modernleşen Türkiye’nin ‘kentsel dönüşüm’ tarihi!
Anne baba ile iki çocuklarından oluşan dört kişilik Malabadi ailesi, kendi hallerince “fakir ama mutlu” yaşarken “kara takım elbiseli kara kara adamlar gözlerinde kara gözlükleri, ellerinde kara çantaları, kara suratları, kara bakışlarıyla” onların kapısını çalınca yerleşik düzenleri alt üst olmuş, mutlu aileleri sefil duruma düşmüştür. TOKİ, ‘depreme dayanıklı ev’ yaptıracağı vaadiyle yıktığı evlerinin yerine ‘lüks villa’ yaptırınca Malabadi ailesi evsiz kalmıştır çünkü lüks villa için ödeyecek paraları yoktur. TOKİ yetkililerine derdini güç bela anlatabilen baba Fahri, “Sizin paranız yoksa bizim suçumuz ne?” karşılığını alır yetkiliden. Üstüne üstlük bir de aşağılanır: “Siz şimdi, bu halinizle, dökülen üst başınızla, ayağınızın çamuru, yüzünüzün kiriyle o şahane evlere girmeye, oralarda yaşamaya layık mısınız? (…) Başınızı o sakız kokulu yastıklara koyduğunuzda, yahu biz bunu hak ediyor muyuz? Biz burayı hak etmek için ne yaptık acaba? Burayı gerçek sahiplerine bırakmamız gerekmez mi diyecek misiniz, demeyecek misiniz? El insaf beyefendi, el insaf! Böyle adaletsizlik olur mu?” Neticede, “Şahane Ev Sitesi, N0:5” yeni sahibi Kerem Bey’indir.
Malabadi ailesinin TOKİ yüzünden düştüğü sefaleti öykü yapan ‘lahana’ metaforudur. Öyküde yoksulluk sembolü kocaman lahana, Fahri’nin koşuşturma sırasında otobüs durağında ucuz fiyatla eşinin yemek yapması için aldığı ancak sonrasında içinde ailece mutlu bir dünya kurdukları yoksulluk evidir. Öylesine hayalî bir evdir ki lahananın içi, burada bütün ihtiyaçlarını karşılayabilen ve dış dünyadan soyutlanmış Malabadi ailesi, uzaylılar tarafından bilmedikleri bir yere kaçırıldıklarını düşünür. Aile, “Lahanayla evcilik oynayalım dedik. Bir de baktık ki içindeyiz.” mutluluğunu yaşasa da Fahri, “Evimizi geri alacağım” hayalini gerçeğe dönüştürmek için ‘lahana evi’ olduğu gibi ‘Şahane Ev Sitesi, N0:5’in kapına taşır. Evin yeni sahibi zengin karı-koca, kapılarının önünde kocaman bir lahana görünce şaşırır, lahananın içinden çıkan insanları gördükçe de telaşlanırlar. Bu tartışma sırasındaki depremde varlıklı İdabalam ailesini depreme dayanıksız evin enkazından yoksul Malabadi ailesi kurtarır.
Türkiye’nin şehirleşme hikâyesi “Lahana Ev”, toplumsal yaşamdaki ekonomik dengesizliğin bürokrasi eliyle perçinleştirilmesine de bir göndermedir. Kim ne derse desin, tartışması ‘zenginler’ ile ‘yoksullar’ ayırımıyla somutlaşan bir ekonomik dengesizlik her dönemde vardır ancak bunun sorumlusu yönetenler iken her nedense sorunu irdeleyen yazarlar suçlu görülmüştür. Saik Faik, 1940’ta yayımlanan Şahmerdan kitabındaki “Çelme” (1937) öyküsünde, ‘devletin askerini bir kadın yere düşürdü’ gerekçesiyle karakola çağırılmıştı. Asıl gerekçe şuydu belki: Sepetlerindeki çeşit çeşit yiyeceklerle pikniğe giden devletlülerle değirmende sıra bekleyen yoksul köylüleri karşı karşıya getirerek ‘sınıf çatışması’ yaratmıştı öykücü. “Lahana Ev” sanki Sabahattin Ali’nin “Sırça Köşk”üyle karşılaştırmalı okunmayı gerektiren de bir öyküdür. Bakanlar Kurulu kararıyla “devlete bir başkaldırış” olduğu gerekçesiyle Ağustos 1948’de toplatılan “Sırça Köşk” de yazarın “Koyun Masalı”nın devamı bir öyküdür, halkayı tamamlamalı. Şener Şükrü, bu lahana eğretilemesini fakirliğin tarihini özetleyen bir sembol olarak mı kullandı bilemiyorum ancak lahananın içindeki mutlu aile, Dostoyevski’nin “Timsah” öyküsüne götürdü beni. Her iki öyküde de dış dünyanın gerçeğinden soyutlanmış, içinden çıkılmak istenmeyen ‘ütopik’ bir dünya var. Bir lahananın içinde kendi mutlu dünyasını kuran Malabadi ailesinin, zamanı gelince lüks villanın kapısına varıp asıl evlerini isteyişleri, çocukların edebiyatında eğlenceli bir masal görülebilir lakin yetişkinler için bu hakkını arama çabası, belki ‘Ergenekon’dan çıkış’ söylencesidir.
Türkiye’de akademik camia içler acısı durumdadır: politikleşme, intihal, kadro usulsüzlükleri, seviyesizlik, atıf çılgınlığı, yapay zekâ sahteciliği vs. Türkçenin ‘dönüşlü’ çatılı eylemine benzerlikle akademi de kendi olumsuzluğundan önce kedisi etkilemektedir. Hemen her gün dışarıya yansıyan olumsuzluk haberlerini bir yana bırakınız, akademinin akademisyenleri gidişatın hiç de iyi olmadığını içtenlikle söyleyip yazmaktadır. Burada benim için asıl zorluk, yazdıklarını okuduğum ve yazdıklarımı okuyan bazı akademisyen dostların da akademik camianın mensubu olmalarıdır, bırakıp gitmiş olanları var bir de. Dilimizde sıklıkla kullanılan ‘tenzih ederim’ sözünün en çok da burada işimi kolaylaştıracağını söylemeliyim lakin ad versem olmaz vermesem olmaz. Düşündüm, öyküye konu akademik camianın istisnalarını yalnızca Jale Parla hocanın adıyla ‘tenzih ediyorum’, onlar kendilerini bilir.
Akademik camianın ipliğini pazara çıkaran “Altını Ben Çizdim” öyküsü, “yazmasam deli olacaktım” diyen Sait Saik’in tanıklığıyla yazılmış bir yaşanmışlık izlenimi bıraktı bende. Şener Şükrü, “işsiz kalan bir akademisyenin hikâyesi” Aylağın Yapılacaklar Listesi (2021) romanının yazarı olarak bu tanıklığın yazarıdır. Öyküde masa başında kurgulanmış bir durum yok ancak işlenmiş dil var. Yiğitler, on iki yıl önce yayımlanan öyküye kitap için müdahale etseydi inanın, çıkarmalar değil de eklemeler yapardı öyküsüne çünkü durum çok daha berbat.
“Altını Ben Çizdim” öyküsü; özet, anahtar kelimeler, ara başlıklar, sonuç ve dipnotlar içeren ‘makale’ tarzında yazılmış ki Şener Şükrü’nün ustalığı ilkin burada başlıyor. Öyküyü yazan akademisyenin öykü karakteri, ‘Türk edebiyatında intihar’ konusunda yazı yazacak Yardoç, bilimsel makalelerin yazılışı ve akademinin ‘bilimsel’ sempozyumlarıyla ilgili dudak uçuklatan ayrıntılara götürüyor okuru, şaşarsınız. Öyle ki karşınızdakinin akademisyen bir edebiyatçı mı yoksa Ömer Seyfettin’in Efruz Bey’i mi olduğunu karıştırıyorsunuz. Üniversitelerinde sempozyum organize edecek akademisyenler; konu başlıkları ve işleyiş düzeni için Yardoç’un deneyimlerinden yararlanabilirler. Bulgaristan’daki bir sempozyumda pisuarın paravanına çizdiği cetvelin ucundan çıkardığı okun ucuna “Turkish Power” yazmayı ihmal etmemiş Yardoç’un akademideki modernleşme yolu ilginç bir şekilde Sadullah Paşa ve Beşir Fuad ile kesişiyor. Şener Şükrü, ‘lahana’ benzeri bu kez de kutsal ‘kara taş’ bulmuş ki Yardoç da çevresinde dönüp durdukları bu taşın üstünde “çılgınlar gibi” haykırmaktadır. Öykünün son paragrafı: “Bir anda gözleri açıldı. Karısı bütün yorganı kendi üstüne almış. Yardoç açıkta kalmıştı. Hemen elini donundan içeri daldırdı. ‘Turkish Pover’ sımsıkı, taş gibi dimdik yerinde duruyordu.” Turkish Akademia ve Turkish Power, ne benzerlik! Hah hah hay!
Tenzih ederek söyleyeyim ben de. Şener Şükrü ile görüştüğüm edebiyat etkinliğinin bir çay sohbetinde prof. olmuş birkaç akademisyen, okuyup yazdıklarımızı konuşmak yerine benim gibi akademi dışındakileri ve Şener Şükrü gibi genç akademisyenleri yok sayarak jürilerde birbirlerine yapıp ettiklerini ifşa edercesine bir anlatışları vardı ki çeşme başı dedikoduları masum kalır yanlarında, güldüm. Bu yazıyı yazdığım günlerde (2026 Temmuz başları) genç bir akademisyen, hakemlik için kendisine gönderilen makaleyi yarıya kadar okumuşken yazıda on beş civarında hayali dipnot gördüğünü söyledi. YÖK, kurumsal olarak neler yapabilir bilemiyorum ama şu ‘performans puanı’ , ‘atıf çılgınlığı’, ‘hakemli dergi faşizmi’, ‘yapay zekâ sahtekârlığı’ vb. sorunlar görüşülse hiç fena olmaz. Üniversitelerinde ‘yüksek lisans’ ve ‘doktora’ tezleri yöneten akademisyenlere bu görevleri için ayrıca bir ödeme yapılıyor ise yönettiği tezleri okumadığı anlaşılan akademisyenlerden ödenen para geri alınmalıdır. YÖK’e ilk katkı benden olsun. Öztekin Düzgün’ün hazırladığı “Türk Romanında İttihat ve Terakki Algısı (1908-2016)” (Kocaeli, 2019) başlıklı ‘yüksek lisans’ tezinde, “İffet, II. Abdülhamit’in paşalarından olan Halis Paşa’nın kızıdır. Arkadaşı Celal, İhtilalin kanla, silahla geleceğini düşünür ve İffet bu noktada Celal’den ayrılır. (…) İffet’in babası Halis Paşa, oğlu gibi kızını da hünkâr yaveri yapmak ister.” cümleleri var ki külliyen uydurma. İffet, kız değil Paşa’nın küçük oğludur. Osmanlıda kadından hünkâr yaveri mi olur yahu!
Fahrenheit 451’de kitap okunan evleri yakmakla görevlendirilen itfaiyeci kendi evini yakmak zorunda bırakılır çünkü yaktığı evlerden topladığı kitaplarla kendi evi de kitap okunan bir mekân olmuştur. Yiğitler’in “Kayıp Kitap Bürosu” öyküsünde ise “iş yeri düzenini bozduğu” gerekçesiyle kütüphane görevinden alınıp Kayıp Eşya Bürosu’nda görevlendirilen memur, zaman içerisinde burayı bir kütüphaneye çevirir: “Öyle ya, okunmak üzere satın alınmış kitaplarla beraber yaşamamız gibi, bizzat kendileriyle yaşamak üzere alınmış eşyayı da birer kitap gibi okumamız pekâlâ mümkün!” Şener Şükrü, ‘bibliyofil’ ve ‘bibliyoman’ kavramlarından yola çıkarak kitabın bireysel ve toplumsal yaşamımızdaki yerini, ustaca bir anlatımla ‘hikâye içinde hikâye’ ile sorguluyor. “Kayıp Kitap Bürosu”; yolu Borges’e, Flaubert’e, Manguel’e, Dominguez’e, Hoffman’a, Conrad’a ve daha başkalarına çıkan çok katmanlı bir metinlerarasılık öyküsüdür; ilgili seçkilerde yeri şimdiden açılmalı.
Yazımı, Şener Şükrü’nün sözleriyle bitireyim: “Ben gerçekçi bir hayalperestlikten yanayım. Burada, ‘haklılığın inadı’ yardımımıza koşuyor. Evet, bir ‘kötülük toplumu’nda inandığımız şeyler başkalarına imkânsız hatta saçma gelebilir. Ama biz haklı olduğumuzu biliyorsak istediğimiz kadar akıl dışı davranmakta özgürüz.”
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


