- Meltem Hanım merhaba! İlk romanınız yayımlandı, tebrik ederim. İlkokul yıllarındaki Selim İleri, aynı sokaklarda birbirlerini tanımadan yürümüş olduğunu düşündüğü Tanpınar için yıllar sonra yazdığı romanda ona seslenerek “Ben kendi maceramı anlatmak istiyorum. Yıllarca süren; şimdi, iyice yaşlanmışken de. Sizden artık epey büyüğüm. Diriler belki okur diye, size, bir ölüye anlatıyorum” diyor. Siz, ilk kitabı 19 yaşındayken yayımlanmış Selim İleri romanınızı yazarken yola nasıl çıktınız, sizin bu “bir rüyanın devamı” olan roman kaygınız neydi?
Çok teşekkür ederim. Selim İleri’yi yazmaya başlarken aklımda baştan beri netleşmiş bir ‘Selim İleri romanı’ fikri yoktu. Asıl peşinden gittiğim şey, onun edebiyatının bende bıraktığı duyguydu. Bazı yazarlar yalnızca okuduğumuz metinlerde kalmaz; zamanla hafızamızın, şehirle kurduğumuz ilişkinin, geçmişe bakma biçimimizin bir parçası hâline gelir. Selim İleri benim için böyle bir yazar.
Onun Tanpınar’a seslenişinde ise beni en çok etkileyen, edebiyatın zamanı aşan bir konuşma alanı kurabilmesiydi. Yaşayanların ölülerle, bugünün geçmişle, bir yazarın başka bir yazarla konuşabilmesi… Romanı yazarken ben de biraz bu duygunun peşinden gittim. Selim İleri’nin hayatını kronolojik olarak anlatmaktan çok, onun edebiyatında dolaşan yalnızlığı, hatırlama arzusunu, eski zamanlara ve kaybolan insanlara duyduğu bağlılığı anlamaya çalıştım.
“Bir rüyanın devamı” derken kastettiğim de buydu. Benim için mesele, Selim İleri’nin kurduğu edebiyat evrenine dışarıdan bakmak değil, o evrenin içinde bir iz sürebilmekti. Genç yaşta edebiyata başlaması, ömrünü neredeyse bütünüyle yazıya adaması ve geçmişle kurduğu o bitmeyen bağ, romanın çıkış noktasını oluşturdu. Bu kitap, benim için Selim İleri’yi anlatmaktan çok; onun edebiyatında açılmış bir rüyanın bugüne sızan sesini kendi içimde duymak ve o sese, gecikmiş de olsa kelimelerle karşılık verme çabasıydı.
- Selim İleri, bir konuşmasında (Cumhuriyet, 17. 09. 2020) şöyle diyor. “Neredeyse kırk yıl oldu, ilk İstanbul Kitap Fuarı’nda imza günümde önüm bomboştu. Çok gencim, Adalet Ağaoğlu yılları, önünde muazzam bir kuyruk. Üç kişi imzalıyorduk ben, Cemal Süreyya ki onun önünde de pek kimse yoktu ve Adalet Ağaoğlu. Adalet Hanım’ın imza kuyruğu büyüdükçe büyüdü. Kuyruğu yönlendiriyorlardı, merdivenli bir yerdeydik. Merdivenler de kambur bir kız vardı. Dedim ki bu kız bana geliyor, Adalet Ağaoğlu’na gitmiyor. Ve o kız bana geldi! İşte o gün hayatımın dönüm noktası oldu, artık kime yazı yazacağımı biliyordum.” İlk romanı yayımlanan Meltem Sancaktaroğlu kime yazıyor?
Sanırım ben, kalabalığın içinden değil de biraz kıyısından geçenlere yazıyorum. Herkesin yöneldiği yere değil, kendi iç sesinin çağırdığı yere gidenlere… Görünürde büyük hikâyelerin dışında kalmış ama içinde kimsenin bilmediği büyük bir hayat taşıyanlara. Selim İleri’nin anlattığı o kız benim için yalnızca bir okur değildir; edebiyatın ta kendisidir. Sessizce gelir, hiçbir iddiada bulunmadan bir yazarın ömrünü değiştirebilir. Bir bakışı, bir bekleyişi, bir kitabı seçişiyle… Belki de her yazar, yazdığı her kitapta biraz o okuru arar. Çünkü bazen tek bir okur, bütün kalabalıklardan daha sahicidir.
Ben de Son’u yazarken büyük kalabalıklara değil, o tek okura ulaşmayı düşündüm. Kendini dünyaya tam anlatamamış, bazı duygularını içinde eski bir mektup gibi saklamış, geçmişle bugün arasında yürüyen bir okura… Bir cümlenin kenarında durup, “Bu benim de içimden geçmişti,” diyebilecek birine. Çünkü bana göre edebiyat, çok kişiye seslenme arzusu değil; tek bir insanın iç dünyasına sahici bir biçimde dokunabilme ihtimalidir. Ben de yazarken hep o ihtimali düşündüm. Eğer bir gün hiç tanımadığım bir okur, kendi hayatında taşıdığı ama adını koyamadığı bir duyguyu benim cümlelerimde bulabilirse, yazdığım her şey yerini bulmuş olacak.
- Tanpınar’ın romanını yazan Selim İleri; bazı roman karakterleri, dönemin yazarlarına yönelik tepkileri ve bir de siyasal/toplumsal olaylara yaklaşımı konusunda otobiyografinin birleştiği Tanpınar’ı eleştirmekten geri durmuyor. Oysa sizin Selim İleri’ye yönelik o tür eleştirileriniz yok. “Siz, hayatımın edebiyata benzeyen tarafısınız. Okunarak değil, hissedilerek var olan.” diyorsunuz onun için. Size, “yazının, yalnızca anlatmak değil, geri çekilmek olduğunu da öğretti” ise bu duygu bağınızı nasıl anlayalım ve soralım bir romanla “Selim İleri’yi anlatmak” sizin için neden yalnızca “bir yazarı anlatmak değildi” acaba?
Benim Selim İleri’ye yaklaşımımda eksik olan şey eleştiri değil, başka türlü bir yakınlıktı. Tanpınar’a bakan Selim İleri, hem büyük bir yazarla konuşur hem de onunla hesaplaşır. Benim Selim İleri’yle kurduğum ilişki ise bir hesaplaşmadan çok, yıllar içinde içimde sessizce çoğalan bir yakınlıktı. Belki de bunun nedeni, bu romanın bir hesaplaşma değil, bir veda olmasıydı. Çünkü vedalar, hüküm vermekten çok anlamaya yaklaştırır. Romanı yazarken onun eksiklerini aramaktan çok, bende bıraktığı izi anlamaya çalıştım.
“Siz, hayatımın edebiyata benzeyen tarafısınız” derken anlatmak istediğim de buydu. Bazı yazarlar okunup bitmez, insanın içinde yaşamaya devam eder. Onları yalnızca cümleleriyle değil, susuşlarıyla, dünyaya bakarken gösterdikleri dikkatle, hayatın en kırılgan yerlerine dokunma biçimleriyle hatırlarsınız. Hatta bir süre sonra yalnızca okuduğunuz bir yazar olmaktan çıkar; düşünme, hatırlama ve dünyaya bakma biçiminizin de bir parçası hâline gelir. Selim İleri benim için böyle bir yazardı. “Okunarak değil, hissedilerek var olan.” derken kastettiğim de buydu.
Yazının yalnızca anlatmak değil, geri çekilmek olduğunu da ondan öğrendim. Çünkü bazen yazmak, bir duygunun önüne geçmek değil, ondan çekilmeyi bilmektir. Okura kendi sessizliğiyle, kendi hafızasıyla, kendi kırılganlığıyla baş başa kalabileceği bir alan bırakmak… Selim İleri’nin metinlerinde beni en çok etkileyen şeylerden biri hep bu oldu. Gösterirken saklaması, anlatırken susması, geçmişi çağırırken ona hoyratça dokunmaması.
Romanın merkezinde Selim İleri vardı; ama benim asıl peşinden gittiğim şey, bir yazarın başka bir yazarın hayatında bıraktığı izin neye dönüştüğünü anlamaktı. Selim İleri’yi anlatırken aslında biraz da yazının neye benzediğini, bir yazarın başka bir yazarın hayatında nasıl sessizce yer açabildiğini ve edebiyatın bazen bir düşünceden çok, kuşaktan kuşağa aktarılan bir duygu mirası olduğunu anlamaya çalıştım. Belki de bu yüzden roman boyunca Selim İleri’yi dışarıdan anlatmadım; onun açtığı kapıdan geçerek edebiyatın hafızasına, inceliğine ve kırılganlığına yaklaşmaya çalıştım.
- Selim İleri’yi yazarken ‘yaş’ ile ‘edebiyat’ arasında kurduğunuz ilişki önemli. Sizin bu ‘otuzlu’ ve ‘ellili’ yaş belirlemeniz ve bir de yine bu yaş bağlamında “hayatı edebiyat uydurmak” ya da “edebiyatı hayata uydurmak” konusuna açıklık getirir misiniz?
Selim İleri’yi yazarken yaş benim için yalnızca takvimde ilerleyen yıllar değildi; insanın edebiyatla kurduğu ilişkinin değişen diliydi. Otuzlu yaşlar ile ellili yaşlar arasında yaptığım ayrım da bundan kaynaklanıyor. Çünkü insan gençliğinde hayatı edebiyatın içinde anlamaya çalışıyor. Yaşadıklarını, tutkularını, kırgınlıklarını yazının imkânına emanet ediyor. Hayatı edebiyata uydurmak dediğim şey biraz da bu. Zaman ilerledikçe bu ilişki tersine dönüyor. İnsan artık hayatın kendine ait sertliğini, geri dönüşsüzlüğünü ve eksilten tarafını daha fazla hissediyor. Bu kez edebiyatı hayata uydurmaya çalışıyor. Yazı, hayatı güzelleştiren bir sığınak olmaktan çok, onun hakikatine daha sessiz ve derin bir yerden yaklaşmanın yolu hâline geliyor. Selim İleri’de beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu. Genç yaşta yazıya başlayan bir yazarın, zamanla edebiyatı yalnızca anlatmanın değil; hatırlamanın, kabullenmenin ve yas tutmanın da dili hâline getirmesi... Onu okurken insan, yılların yalnızca yazarı değil, yazıyı da değiştirdiğini hissediyor. Belki de yaş dediğimiz şey, insanın kaç yıl yaşadığı değil; aynı cümleyi yıllar sonra bambaşka bir yerden okuyabilmesidir. Bu yüzden romandaki otuzlu ve ellili yaşlar benim için kesin sınırlar değil; iki ayrı ruh hâliydi. Biri hayatı edebiyatın içinde çoğaltmaya çalışan, diğeri hayatın ağırlığını edebiyatın inceliğiyle taşımayı öğrenen… Selim İleri’yi anlatırken de bu iki hâlin birbirine usulca dönüşmesini anlatmak istedim.
- Montaigne, “herkes kendisi için bir derstir, elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin” diyordu. Siz de üstadın devamıyla “İnsan kendine bakmayı öğrendiğinde, başkalarına da başka türlü bakıyor.” diyorsunuz. Öncelikle bu ‘kendimize bakma’ işi nedir ve bu güç işi başarmada yazı/edebiyat ne anlam ifade eder? Bu yolda sizin için Selim İleri nerede duruyor ve neden insan Selim İleri okurken “kendine daha fazla yaklaştığını hisseder” acaba?
Kendimize bakmak, bana göre insanın kendi içine cesaretle eğilmesidir. Ama bu, yalnızca “Ben kimim?” sorusuna cevap aramak değil; hangi acılarla biçimlendiğimizi, hangi suskunlukları taşıdığımızı, hangi hatıraların bizi hâlâ içten içe yönettiğini fark etmektir. İnsan çoğu zaman kendini en iyi bildiğini sanır oysa en çok da kendine yabancı kalabilir. Yazı ve edebiyat tam burada devreye giriyor. Çünkü edebiyat, insanın kendine doğrudan bakamadığı yerde ona başka bir bakış imkânı sunuyor. Bir karakterin incinmişliğinde kendi incinmişliğimizi, bir cümlenin sessizliğinde kendi sustuklarımızı, bir başkasının hikâyesinde kendi saklı hikâyemizi buluyoruz. Bu yüzden edebiyat benim için yalnızca anlatmak değil; insanın kendisiyle yeniden karşılaşma biçimi. Belki de insan, kendini hiçbir zaman aynaya bakarak değil, okuduğu metinlerde tanıyor. Selim İleri ise bu karşılaşmanın en incelikli yazarlarından biri. Onu okurken insan büyük olayların değil, küçük sızıların, yarım kalmış duyguların ve unutulmaya yüz tutmuş hatıraların peşine düşüyor. Onun dünyasında hiçbir şey bütünüyle kaybolmuyor; çocukluk, eski bir ev, unutulmuş bir ses ya da yıllar önce söylenmiş bir cümle insanın içinde yaşamayı sürdürüyor.
Bu yüzden Selim İleri okurken insan kendine biraz daha yaklaştığını hissediyor. Çünkü o, okura kendisini açıklamıyor; okurun kendi iç sesini duymasına imkân tanıyor. Onun metinleri bana hep şunu düşündürdü. Kendimize bakmak, kendimizi yargılamak değil; kendimizi anlamaya razı olmaktır. Başkalarına başka türlü bakabilmek de ancak buradan başlıyor. İnsan kendi içindeki incinmişliği gördüğünde, başkasınınkine de daha dikkatle, daha merhametle yaklaşabiliyor.Benim için Selim İleri, edebiyatın bu sessiz terbiyesinin en özel isimlerinden biri. İnsanı kendi içine doğru incelten, geçmişle bugünü birbirine bağlayan ve okura, fark ettirmeden, kendi hayatının derinliğini duyuran bir yazar.
- “Edebiyatın asıl meselesi büyük olaylar değil ince ruh halleridir.” sözünüz, yalnızca edebiyatın tanımını değil ‘ince ruh halleri’ listesini de bilmemi öngörüyor. İnsan olarak içine düşmekten korktuğumuz boşluğun etrafına “çerçeve” çizerek bizi koruyan edebiyat, bize “çok şey vermez” iken “aldığı şeyleri yerli yerine koymayı öğretir” olmak gücü nereden geliyor acaba? Sahi, “hayatla edebiyat arasına sıkışmış bir kadın” için nedir bu ‘edebiyat’ ve bizim ne işimize yarar?
“İnce ruh halleri” derken kastettiğim şey, insanın hayatında büyük bir olay gibi görünmeyen ama iç dünyasında derin izler bırakan şeyler. Bir bakıştan sonra içimize çöken eksiklik, söylenmemiş bir sözün yıllarca kalpte kalması, geç kalmışlık duygusu, bir eşyaya bakınca ansızın çocukluğa dönmek… Büyük olayların gölgesinde kalan ama insanı asıl değiştiren şeyler bunlar. Edebiyatın gücü de bence tam burada başlıyor. Bize hazır bir anlam vermez; ama anlamın nerede aranacağını sezdirir. Bir acıyı ortadan kaldırmaz belki; fakat onun içimizde nereye yerleştiğini gösterir. Bir boşluğu doldurmaz; ama o boşluğun çevresine bakabileceğimiz bir ışık düşürür. Bazen de insanın içinde yıllardır taşıdığı, ama adını koyamadığı duygulara bir isim verir. İsim verilen şey, biraz daha katlanılır olur.
“Hayatla edebiyat arasına sıkışmış bir kadın” için edebiyat, ne hayattan kaçacak bir sığınak ne de hayatı süsleyecek bir perde. Daha çok, hayatın sertliğini incelterek taşımanın bir yolu. Bizi bütünüyle onarmaz belki ama kırıldığımız yere daha incelikle bakmayı öğretir. Bizi tamamlamaz ama eksikliğimizle yaşamaya usulca alıştırır. Çünkü edebiyat, insanın kaybettiğini geri getirmez, yalnızca o kaybın içinde hâlâ duyulabilecek bir ses olduğunu hatırlatır.
- Son, sizin bir rüyanız ile başlamış. Selim İleri rüyanıza girmekle romanı başlatmış ancak onun rüyanıza giriş zamanı, “herkesin kalemle raks edip reçete kokulu kitaplar yazmaya çalıştığı, klasik edebiyatın yok oluşuna zemin hazırlayan kapitalist yayın düzeninin had safhaya ulaştığı günler” edebiyatın yaşamdaki yeriyle önemli. Durum tam da Okumadığınız İçin Teşekkürler yazarı Dubravka Ugresiç’in, “Edebiyat kavramı ortadan kayboluyor ve yerini gitgide kitaplara bırakıyor.” deyişindeki durumdur. Şunu sormak istiyorum size, romanınızda sıklıkla vurguladığınız Selim İleri’nin dışında kalmayı yeğlediği; niteliğin yerini sayının, okurun yerini alıcının, okunmanın yerini satışın aldığı edebiyat dünyası, rüyanızdan bu yana değişti mi, durum nedir?
Ne yazık ki çok değiştiğini söyleyemem. Hatta bazı yönleriyle daha da görünür hâle geldi. Bugün edebiyat çoğu zaman metnin derinliğiyle değil, etrafında oluşan gürültüyle ölçülüyor. Kaç sattığı, ne kadar konuşulduğu, hangi listelerde yer aldığı, sosyal medyada ne kadar dolaşıma girdiği bazen metnin kendisinin önüne geçiyor. Okurun yerini alıcının, sabrın yerini hızın, edebî karşılaşmanın yerini tüketim alışkanlıklarının aldığı bir çağdayız. Bu hızın içinde en çok kaybolan şeylerden biri de edebiyatın zarafeti sanırım; yani metne, yazara, okura ve dile gösterilmesi gereken o ince dikkat.
Yine de buna bütünüyle karamsar bakamıyorum. Çünkü edebiyatın hakiki damarı hiçbir zaman merkezde akmadı. Hep biraz kenarda, biraz sessizlikte, biraz da acele etmeyen okurun kalbinde varlığını sürdürdü. Selim İleri’nin seçtiği yer de tam olarak burasıydı. Gürültünün değil cümlenin, görünürlüğün değil derinliğin, hızın değil zamanın yanında durmak.
O rüyadan bu yana değişen şey belki yayın dünyasının ritmi oldu; kitabın dolaşıma girme biçimi, görünürlük ölçütleri, okurla buluşma yolları değişti. Ama değişmeyen bir şey var. Gerçek edebiyat hâlâ kendisine aceleyle yaklaşanı kabul etmiyor. Onunla zaman geçirmek, susabilmek ve yeniden dönebilmek gerekiyor. Çünkü bazı kitaplar okunmak için değil, insanın içinde yavaş yavaş yaşamaya başlamak için yazılıyor. Bu yüzden ben edebiyatın geleceğine değil, okurun sabrına inanıyorum. Bir tek okur bile bir kitabın içinde kendi hayatına rastlayabiliyorsa, edebiyat hâlâ yenilmemiş demektir.
- Meltem Sancaktaroğlu, “yazıyı bir meslekten çok bir ahlâk olarak gören bir yazar” karakterinin romanında ‘yazı’ için ayrı bir özen gösteriyor. Bu bakımdan Son romanı, ilkin Selim İleri romanı olmak yanında sanki yaratıcı yazarlık için de okunmalıdır bence. Öyle ki yazıda “yazılmak için değil, beklemek için var” dediğiniz “ilk cümle” sanki “yazının hammaddesi gibi” olan ‘hayat’ ile ‘yazı’ ilişkisini vurguluyor. Yazmak, hangi nedenle “biriktirmek değil; eksiltmek” olmalıdır? Siz, “yazının aceleyle değil zamanla; iddiayla değil sabırla; göstererek değil sezdirerek var olabileceğini” nasıl anladınız ve bunu, kalemi eline alacaklara nasıl anlatırsınız? Yazmayınca içimizde çoğalacak iken yazınca eksilecek olduğumuzu bile bile niçin yazıyoruz ki?
Öncelikle bu kıymetli değerlendirmeniz için çok teşekkür ederim. Yazmak benim için hiçbir zaman yalnızca anlatmak olmadı; daha çok, anlatılacak olanın içinden geçip geriye ne kalacağını beklemek oldu. Çünkü hayat insana çok şey verir. görüntüler, sesler, kırgınlıklar, hatıralar, kayıplar… Ama bunların hepsi yazıya aynı ağırlıkla taşınamaz. Yazı, hayatın kalabalığını olduğu gibi almak değil; o kalabalığın içinden hakiki olanı ayırabilmektir. Bu yüzden yazmak bana göre biriktirmekten çok eksiltmektir. Eksiltmek, duyguyu azaltmak değil; onu taşıyabileceği en doğru biçime ulaştırmaktır. Fazla sözü, fazla açıklamayı, fazla gösterme arzusunu geride bırakmak… Bazen yazının en güçlü tarafı söylenenlerde değil, söylenmeyenin bıraktığı boşlukta saklıdır. Selim İleri’den de en çok bunu öğrendiğimi söyleyebilirim. Yazı, her şeyi göstermek zorunda değildir; bazı şeyleri yalnızca sezdirerek daha derinden duyurur. “İlk cümle”nin yazılmak için değil, beklemek için var olduğunu söylerken de biraz bunu kastediyorum. Bir metin bazen hemen başlamaz; yazarın içinde demlenir, susar, kendi zamanını bekler. Aceleyle yazılan şey çoğu zaman yalnızca niyeti gösterir; zamanla yazılan şey ise ruhunu bulur.
Kalemi eline alacaklara ise şunu söylemek isterim. Yazmak için önce dinlemek gerekir. Hayatı, insanları, suskunlukları ve kendi içimizde yerine oturmayan şeyi dinlemek… Çünkü iyi yazı, yazarın ne kadar çok şey bildiğini değil, neyi ne kadar derinden duyduğunu hissettirir. Yazmayınca içimizde çoğalan şeyler, yazınca eksilir belki; ama bu eksilme bir kayıp değildir. İçimizde taşınamayacak kadar çoğalan şeyi, bir cümlenin içinde başkasının yalnızlığına değebilecek bir sese dönüştürmek için yazıyoruz belki de.
- Romanınız, ‘yazı’ kadar ‘okuma’ edimini de tartışmaya açıyor. Bir metin “okunduktan sonra bitmez” de “insanın yürüyüş biçimine dönüşür” ise maharet metinde mi yoksa okuma biçiminde mi aranmalıdır? Çehov’un “Küçük Köpekli Kadın” öyküsünü okuyunca “Diğer yazarların eserleri kaba görünüyor, kalem yerine kütükle yazılmış gibi.” diyen Maksim Gorki’nin okuma biçimini merek etmemek mümkün değil. Acaba, “sadece görünen üzerinden değil, eksik bırakılan üzerinden de okumak” yalnızca dünya için mi geçerlidir? Edebiyat metni de bir ‘kurmaca’ dünya ise yazarın söyledikleri yerine onun söylemediklerinden anlam çıkarmada “cümlelerin arasına yerleşen boşluklar” hangi tür okuru gerektiriyor?
Bir metnin okunduktan sonra bitmemesi, bana göre hem metnin hem de okurun maharetidir. Metin kendi içinde bir dünya kurar ama o dünyanın gerçekten yaşamaya başlaması, okurun ona nasıl yaklaştığıyla ilgilidir. Bazı kitaplar yalnızca zihnimizde değil, hayatımızda da yer değiştirir; bakışımızı, susuşumuzu, dünyayla temas etme biçimimizi dönüştürür.
Okumak bu yüzden yalnızca yazılmış olanı takip etmek değildir. Bazen bir metni asıl sustuğu yerlerden okuruz. Yazarın açıkça söylemediği, yarım bıraktığı, okurun sezgisine emanet ettiği alanlar metnin en canlı yerleridir. Çehov’un büyüklüğü de bana kalırsa burada saklıdır. İnsan ruhunu büyük sözlerle kuşatmaz; küçük bir ayrıntının, kısa bir bakışın, yarım kalmış bir duygunun içine yerleştirir. Bu nedenle “eksik bırakılan üzerinden okumak” yalnızca hayat için değil, edebiyat için de geçerlidir. Kurmaca dünya da tıpkı gerçek hayat gibi boşluklarla, susuşlarla, söylenmemiş ihtimallerle kurulur. Cümlelerin arasındaki boşluklar, metnin eksikliği değil; okurun varlığına açılan yerlerdir. Böyle bir okuma, acele etmeyen, hemen sonuç çıkarmak istemeyen, anlatılan kadar anlatılmayanın da peşine düşen bir okuru gerektirir. Çünkü bazı kitaplar yalnızca okunup bitirilmez; insanın içinde yaşamaya devam ederek onun bakışına, susuşuna, hatta dünyada yürüyüş biçimine dönüşür.
- Son romanında Selim İleri var. Peki, insan ilişkilerinde “her buluşmayı bir tören ciddiyetiyle yaşamak” ilkesini yalnızca bir kişiyle sınırlı tutmadığı anlaşılan Selim İleri’de kimler var?
Selim İleri’de yalnızca Selim İleri yok elbette. Onun içinde büyük bir edebiyat ailesi, eski bir İstanbul, kaybolmuş insanlar, yarım kalmış konuşmalar, unutulmuş yüzler var. Tanpınar var, Halit Ziya var, Behçet Necatigil var, Oğuz Atay var, Reşat Nuri var; eski romanların odalarından, eski filmlerin ışığından, çocukluk hatıralarından gelen nice ses var. Ama beni asıl etkileyen, Selim İleri’nin bütün bu insanlara yalnızca edebî bir yakınlıkla değil, ahlaki bir incelikle yaklaşması. O, sevdiği bir yazarı da, bir dostu da, bir okuru da gündelik hayatın sıradanlığı içinde görmez. Her karşılaşmaya bir anlam, her hatıraya bir dikkat, her insana bir zarafet yükler. Bu yüzden onda insan ilişkileri yalnızca ilişki değil; bir tür hatırlama ve saklama biçimidir.
Selim İleri’de annesi var, çocukluğu var, dostları var, okurları var ama aynı zamanda hiç tanışmadığı hâlde hayatına edebiyat yoluyla girmiş insanlar da var. Çünkü onun dünyasında insan yalnızca yanında duran kişi değildir; okunan, hatırlanan, özlenen, kaybedilen, bir cümlesiyle hayatımıza dokunan kişi de insandır.
Belki de roman boyunca anlatmaya çalıştığım şey, Selim İleri’nin kendisinden çok, onun çevresinde usulca oluşan o incelikli insan ve edebiyat dünyasıydı. Onu anlatmak, tek bir kişiyi anlatmak değil, onun içinde taşıdığı o kalabalık ve incelikli edebiyat evrenine bakmaktı. Selim İleri’de kimler var sorusuna belki şöyle cevap verebilirim. Selim İleri’de kimler var sorusuna belki şöyle cevap verebilirim. Edebiyatın unutulmasına razı olmadığı, hafızada incelikle sakladığı herkes var. Edebiyatın unutulmasına razı olmadığı, hafızada incelikle sakladığı herkes var.
- Türkünün “ya ben erken doğmuşum ya da sen geç kalmışsın” yakınmalı sözleri, her birimizin ortak bir sorunu yansıtıyor: geç kalmak. Tanpınar, ‘geç kalmış’ olmaktan yakınmakla bizim edebiyatımızda öncü bir isimdir. Selim İleri de geç kalmış Tanpınar okumada. Siz, Selim İleri’yi okumakta mı yoksa yazmakta mı geç kaldınız? “Belki bir gün benim cümlelerim de bir başkasının içinde sessizce yer eder.” diyorsunuz ya Selim İleri okurlarının ilgisiyle umarım Selim İleriye Veda Romanı Son da geç kalmamış olur. Teşekkürler
Öncelikle bu incelikli temenniniz için çok teşekkür ederim. Geç kalmak, bana göre insanın yalnızca zamana değil, bazen kendi kalbine de gecikmesidir. Selim İleri söz konusu olduğunda ben sanırım onu okumakta değil, yazmakta geç kaldım. Çünkü bazı yazarlar hemen anlaşılmaz; insanın içinde uzun yıllar susar, bekler, kendi zamanını arar. Selim İleri benim için böyle bir yazardı. Onu okurken içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyordum ama o değişimin adını ancak yıllar sonra koyabildim. Onu yazabilmek için yalnızca okumak yetmiyormuş; bazı kayıpların içinden geçmek, vedaların insanı nasıl sessizleştirdiğini de öğrenmek gerekiyormuş. Geç kalmışlık, Tanpınar’dan Selim İleri’ye uzanan o mahzun edebiyat çizgisinin kaderi gibi geliyor bana. Belki de edebiyat, en çok geç kalanların sığınağıdır. Zamanında söylenemeyen sözler, tutulamayan eller, fark edildiğinde çoktan uzaklaşmış insanlar…
“Belki bir gün benim cümlelerim de bir başkasının içinde sessizce yer eder.” derken dileğim de buydu. Çünkü bir kitabın gerçek zamanı, yayımlandığı gün değil, bir okurun hayatında ansızın kendine yer bulduğu andır. Eğer Son, bir okurun içinde geç kalmış bir vedaya, unutulduğunu sandığı bir duyguya ya da yıllardır adını koyamadığı bir sızıya dokunabilirse yazdığım her cümle yerini bulmuş sayılır. Belki de edebiyat, geç kalmış bir vedanın; hafızaya emanet edilerek, kaybı incelterek ve vefayla yıllar sonra bile bir okurun içinde yaşamayı sürdürebilmesidir.


