Çevreciler, bir bakalım çevremize: “Ağacın güzelliği yaşayan canlı olmasıdır”

Çevreciler, bir bakalım çevremize: “Ağacın güzelliği yaşayan canlı olmasıdır”

“İyi eğitilmiş, saygılı insan, her şeyi veren ve her şeyi geri alan doğaya şöyle der: ‘İstediğini ver, istediğini al.’ Ama bunu doğaya meydan okurcasına değil, bir boyun eğişle ve onun istekleriyle tam bir uyum içinde söyleyecektir”

Çevreciler, bir bakalım çevremize: “Ağacın güzelliği yaşayan canlı olmasıdır”

Çevremiz yaşam biçimimizi belirler, yaşam biçimimiz de çevremizi. Böyle bakıldığında ‘coğrafya kaderdir’ sözü, durduk yere söylenmiş değildir elbette. Kavram olarak ‘çevre’ sözcüğü, Türkçemizde anlam çeşitliliği de içerir. Aynı ortamı paylaştığımız kişilere ‘çevremizi temiz tutalım’ dediğimizde kastettiğimiz çevre, havasını uyardıklarımızla birlikte soluduğumuz ortak yaşam alanıdır. Herhangi birisi için ‘kısa zamanda geniş bir çevre edindi’ dediğimizde o kişinin kalabalık bir kitleyle yakın ilişkileri olduğunu, ‘çevresi kuvvetli’ dediğimizde ise onun toplumsal yaşamdaki söz sahibi olma gücünü anlatırız. Bir kişinin kültürel bakımdan donanımlı olduğunu vurgulamak isteyince ‘iyi bir çevrede yetişti’ deriz. İçinde yaşadığımız ve havasını birlikte soluduğumuz mekân olan çevre, sözcüğün temel anlamı olmanın ötesinde yaşamın özüdür de. Oluşum sırasında ‘çevre’ sözcüğündeki ünlü düşmesi, dilbilgisi konusu olduğundan sınırlı bir kesimi ilgilendirir. Buna karşılık türlü aymazlıklarla itibardan düşmüş çevre ise hepimizin gündemindedir, öyle olmalıdır.

Evden dışarı bakınca ilkin neler gördüğümüzün karşılığı, doğduğumuz çevreyle bağlantılıdır. Şehirde doğmuş isek apartmanlar, kırsal bölgenin çocukları isek ağaçlar, ilk karşılaştıklarımız olmalıdır. Dünyanın değişmesiyle insanın yerleşme/yaşam mekânları da farklılaşıyor. Dolayısıyla şehir, eski ‘şehir’ olmadığı gibi kırsal kesimi temsilen ‘köy’ de her geçen gün değişen yaşam merkezidir artık. Yeşilçam filmlerinde sevgililerin etrafında dolandıkları ağaçların yerlerinde şimdi gökdelenler yükselmiş ya da alış veriş merkezleri kurulmuştur. Bunun karşısında bırakınız köyleri, daha taşra saydığımız ‘yayla’ coğrafyaları bile beton binalarla kuşatılmıştır. Bedeli, ağaçlar ödemiştir elbette. Söz yerindeyse şehirden adeta kaçarak ‘nefes almak’ umuduyla geldiğimiz köy, kaçıp geldiğimiz şehrin karmaşasıyla karşılıyor bizi. Dünyayı sırtında taşımakla cezalandırılan Atlas’ın, “ağacın güzelliği yaşayan canlı olmasıdır” (Jeanette Winterson, Atlas’ın Yükü, 2007; çev. Dilek Şendil) sözünü yazımın başlığına eklemekle sözümün edebiyata varacağını belirlemiş oldum ben de.

İnsan yaşamının başlangıç ve bitiş zamanlarının sembolü ‘beşik’ ile ‘tabut’ için ana kaynak ağaç, edebiyattan önce de vardı kuşkusuz. Âdem ile Havva hikâyesi yasak meyvenin koparıldığı ağaç söylenmeden anlatılamaz. Omuzundaki dünya yükünü Herakles’e bırakan Atlas, altın elmalar için korunaklı ağaca gider. Türklerin destanlarında ‘anne’ ağaç, bir kültür sembolü olarak önemlidir. Oğuz Kağan, kutsal bir ağacın içine düşen ışıktan oluşan kadını almıştır.  Osmanlının ağacı ‘çınar’ iken Cumhuriyet rejiminde ‘akasya’ öne çıkmıştır.

Her birimizin, “yaşayan canlı” olan ağacın güzelliğini görebileceği, içinde çevremiz de olan ‘doğa’ için Novalis'in (1772-1801) Sais Çırakları (2015; çev. M. Barış Albayrak) romanını kendi adıma bir manifesto sayıyorum. “Aynı dili konuşan doğabilimciler ve şairler, her zaman tek bir topluluk gibidir.” diyen Alman romantizminin kurucu filozofu yazarın romanında “doğa” başlıklı ikinci bölüm, insan eliyle henüz kirletilmemiş doğaya övgüdür. Andığım kitabın, “Gül ile Sümbül” masalında, okuduğu kitaba dalarak çevresindekileri unutan Sümbül’ün elindeki kitabı alıp ateşe atarak onun yeniden doğaya dönmesini isteyen kadın, bu bilinçli eylemiyle kendinden sonrakilere önemli bir mesaj iletmiştir.

Hikmet Birand’ın ilk kez 1968’de yayımlanan Alıç Ağacı ile Sohbetler (2008) kitabının bazı bölümlerini bu yazım için yeniden okudum. Adında; çevre, tarım, orman benzeri sözcük barındıran kurum çalışanlarıyla ilgili akademisyenlerin ve yerel yönetim birimlerinin el kitabı olmasını istediğim kitapta güzelliğini “yaşayan canlı” olarak göreceğimiz ağacın, ‘hoca’ Birand’a yakınmasına bakınız: “Siz (insanlar) toprağı, evet her şeyin temeli olan toprağı ya bilgisizliğinizden, ya da kazanç hırsınızdan çok hırpaladınız, harap ettiniz. Onun değerini daha yeni yeni anlar oldunuz, son yüzyılın sonlarına doğru ancak. Hâlâ toprağın kadrini kıymetini bilmeyenler, toprağa hor bakanlar da var içinizde…” Güneşin ışınlarıyla büyüyen ‘canlı’ ağacın kökleriyle toprağa bağlı olduğunu da gözden kaçırmayalım.

Toprağının dili olmuş ‘Alıç Ağacı’nın yakındığı aymazlığın tarihi bizi nerelere götürür bilemem ancak Paskalya Adası, sitemkâr Alıç’ın hemcinslerine yönelik şiddetin kayda değer tarihsel duraklarından biridir. Pasifik Okyanusu’nda vaktiyle yaşam kaynağı olmuş Paskalya Adası’nın doğa haritasından silinişinin nedeni, Ada sahiplerinin aymazlığıdır. Ada’nın kabile reisleri, birbirlerine üstünlük sağlamak için akıl almaz büyüklükte yaptıkları heykelleri daha da büyütünce ölçüsüz ağırlıktaki taş heykelleri taşıyacak halatlar ve keresteler için adadaki ağaçları kesip tüketmişlerdir. Kendisini dünyanın sahibi bilen kişioğlunun kendi yaşam kaynaklarını ‘hor bakışıyla’ yok edişinde Jared Diaomond’ın Çöküş -Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçerler? (2019; çev. Barış Baysal) kitabını bütünüyle ‘Dünya’ adına, “Paskalya Adası’nda Alacakaranlık” bölümünü de ortalama dört beş apartman katı yüksekliğindeki heykelleri taşımada ağaçları tüketilen ‘Ada’ için okumakta yarar var.

Televizyon ekranlarıyla dijital ortamlardaki ağaç kesimi/kıyımı haberlerini gördükçe Gılgamış Destanı’ndaki orman katliamını düşünmemek ne mümkün! Uruk kralı Gılgamış, “Sedir ormanları gözcüsü Humbaba’yı ortadan kaldırmak için” arkadaşı Enkidu ile canavar bekçinin ormanına gitmeye karar verir: “Ormanda dev Humbaba yaşar,/ yok etmeye gidelim onu seninle/ kurtaralım ülkeyi kötülüğünden/ kesmeye gidelim sedir ağaçlarını.” Ne var ki Humbaba’nın çevreye bir kötülüğü yoktur, o sadece ormanın bekçisidir, o kadar. Orman yolculuğu hazırlıkları tamamlanır, iki arkadaş yola çıkar ve “sağlam bir ad bırakmak” için bekçi Humbaba’yı öldürürler: “Gözcü Humbaba’yı yere serdi Gılgamış,/ iki konak öteden sedir ağaçları inledi./ Onu yere serdi Enkidu yoldaşıyla bir olup,/ orman uğuldadı, sedir ağaçları inledi.” Bekçiyi öldüren iki arkadaş, “ucu göğü delen” sedir ağacından “boyu doksan karış”, “eni otuz karış”, “kalınlığı iki karış” olan kapı kanadı yapılarak Nippur şehrine götürürler. Gelişen olaylar sonrasında ölüme mahkûm edilen Enkidu, ölümsüzlük için çareler ararken suç ortağı ve arkadaşı Gılgamış’ı yanına alarak “tanrılar başı Enlil’den bağışlanmasını dilemek için” Nippur şehrine, Enlil Tapınağı’na gittiğinde kötü bir sürprizle karşılaşır: Kapı önünü keser, onu saraya sokmaz. Sedir ormanından kestikleri “ucu göğü delen” ağaçtan Enlil için yaptığı gösteriş kapısını karşısında bulan Enkidu, ormanda yaptığına pişman olmuştur: “Sendeki kerestenin bir benzeri yok:/ boyu doksan karış, eni otuz karış kalınlığı iki karış; ana bağlantıları, ortada altta, üstte/ on beşer karış./ Seni kesip biçtim, yapıp çattım Nippur’a,/ Enlil Tapınağı’na taşıdım. / Bana vereceğin ödülün, edeceğin iyiliğin/ bu olacağını bilseydim, kapı,/ baltamla bir güzel parçalardım da seni/ bir sal yapıverirdim tahtalarından.”

Paskalya Adası’nın gösteriş tutkunu kabile reislerinin sorumsuzlukları, Samipaşazâde Sezai’nin, “İki Yüz Elli Kuruşa Bir Asır” (Küçük Şeyler, ilk baskı 1891) öyküsüne götürdü beni. Tanzimat dönemi yazarı, andığım öyküsünde vaktiyle Gérard de Nerval (1808-1855)’in dolaşıp da mezarlıklardaki ağaç bolluğunu görünce Türklerin, şehrin en güzel yerlerini ölülerine ayırdığını söylediği (Muhteşem İstanbul, 1974; çev. Refik Özdek) İstanbul şehrindeki ağaç kıyımını anlatır. Çamlıca semtinde; kuşların, çiçeklerin, türlü güzel kokuların çevresine yaşam sunduğu koruda, “altmış seneden beri birbirleriyle ayrılamayacak şekilde kucaklaşmış ağaçlar” vardır. Öykünün anlatıcısı birkaç yıllık yurt dışı ayrılığının ardından döndüğü Çamlıca’da, yaşam kaynağı korunun yerinde ağacı da kuşu da kalmamış “her türlü hüzün ve elemiyle bir çöle dönmüş” biçimdeki “Afrika mezarlığı” ile karşılaşır. Korunun bilinçsiz sahibi bütün ağaçları “iki yüz elli kuruşa” odunculara satmıştır çünkü.

Homeros’un Troya Savaşı’nda yenilmiş Odysseus’u, ülkesi İthaka’ya dönerken Alkinoos’un, her iki tarafında “tunç duvarlar” olan sarayının önündeki her çeşit meyvenin olduğu ve kuruyan her ağacın yerine yenisinin kendiliğinden büyüdüğü bahçede kendinden geçer neredeyse. (Odysseia 2011; çev. A. Erhat - A. Kadir). Osmanlının on sekizinci yüzyıl şairi Nedim’in, sevgilisine “gidelim” dediği Sa’dâbad da muhtemelen böyle bir bahçedir.

Melih Cevdet Anday’ın “Rahatı Kaçan Ağaç” şiiriyle Peride Celal’in “Ağaç” (Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı) öyküsünü yakın buluyorum. Her iki ‘ağaç’ da kitaplardan etkileniyor, ilginç! Peride Celal’in 1998’de yayımlanmış öyküsü insan-ağaç dostluğuna örnek bir edebiyat metni olarak seçkilere eklenmeli, etkinlikler için dramatize edilmelidir. Öyküyü okuyunca Alıç Ağacı ile Sohbetler kitabını hatırladım ve dünya Enkidulardan ibaret değil dedim kendime. Ağacıyla dost olmuş anlatıcı, “O günlerde konuşmaya başladım onunla; yalnızlığımı unutmak için. Yanına koyduğum koltukta oturuyordum çoğu zaman. Delice şeyler yapmaya başlamıştım. Kitap okurken o da dinlesin diye sesimi yükseltiyordum.” diyor ağacı hakkında, daha ne olsun. İkilinin dostluğu öylesine ilerliyor ki dile gelen ağaç, “Televizyonu açma, gazeteleri okuma, radyoları dinleme. Kitaplarını al, dallarımın altına gel; sakın canına kıymaya kalkma.” diyor ev arkadaşına. Peride Celal’in, küçük boy saksıdaki yılbaşı armağanı bitkisinin insani erdemler kazanmış ağaca dönüşmesi, Nazım Hikmet’in umut dizelerini anımsatıyor: “dünyayı çocuklara verelim/ bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı/ çocuklar dünyayı alacak elimizden/ ölümsüz ağaçlar dikecekler”

Çağdaş edebiyatımızın usta yazarı Haldun Taner’in “Bir Kavak ve İnsanlar” (Tuş) öyküsünde Gılgamış Destanı’nı anımsatan sahneler vardır. Gılgamış destanında “sağlam bir ad bırakmak” isteyen Gılgamış-Enkidu ikilisi, Haldun Taner’in öyküsündeki çıkarcı fabrikatör ile mühendisin atalarıdır sanki. Her iki metinde de kesilen ağacın iniltisini uzaklardaki ağaçlar duyar. Öyküde çevresiyle uyum sağlamış insanlarla ruh yakınlığı da kurmuş kavak, kentleşmenin ve teknolojinin gazabına uğramıştır. Yerine fabrika kurmak için kesilen kavağın telefon diğeri yapıldıktan sonra bile yeşermesi, doğanın kendini yenileyerek olumsuzluklara karşı direncidir. İnsanla bütünleşen doğa, teknolojinin duyarsızlaştırdığı insan karşısında örgütlenmeyi de başarır. Altına gömülen ihtiyarın ruhunu yansıtırcasına yeşeren ağacı gören kuşlar, çiçekler, deniz velhasıl bütün çevre sevinirken telefon direğinin yeşermesine tahammül edemeyen fabrikatörü yine ayını çevre cezalandırır: “Bir ağaçkakan, ‘İntikam!’ diye bağırdı. Serçelerin en yaşlısı, ‘Peki ama nasıl?’ diye sordu. Canı tatlı bir saksağan, ‘Herifler dişlerine kadar silahlı’ dedi. ‘Toptan gitsek hepimizi vururlar.’ Tecrübeli baykuş, ‘Bir fedai seçeriz’ diye teklif etti. ‘İçimizden biri...’” İçlerinden biri olan ibibik kuşu, bugünkü doğa katliamcılarına engel olmak için kendisini kocaman makinelerin önüne atan çelimsiz köy kadınıdır. “Bir Kavak ve İnsanlar” çevre belgeseline kaynak olacak öyküdür.

Sevinç Çokum’un “Bir Ağacın Dilinden” (Rozalya Ana) öyküsünde onun Karanlığa Direnen Yıldız romanının bir döneme tanıklık eden apartmanına benzerlikle tarihe tanıklık eden bir ağaç vardır. İmparatorluğun son dönemlerinde parmakları mürekkep kokulu bir adamın “konak yavrusu” evinin bahçesine diktiği küçücük fidanın uzun bir döneme tanıklık edişi, ilginç bir hikâyedir. Üstüne üstlük, tanıklığın son zamanları da bahçedeki ağacın kesilen dalından yapılmış baston olarak devam etmiştir. İmparatorluğunun birinci büyük savaş sonrasındaki yıkılışı, mütareke yılları, yeni bir devletin kuruluşu, ikinci büyük savaş, çok partili siyasal yaşamla gelen iktidar değişikliği, darbe yılları… Bütün bunları, zamanla ve zamanın insanlarıyla yürüyen ağacın gözlemleriyle biz de gözlemlemiş oluruz. İmparatorluk devletinden cumhuriyet rejiminde evrilişteki küçülmeye benzer biçimde ağaçlı bahçenin yeni sahibinin, “evinin güneşine engel” olduğu gerekçesiyle kestiği ağacın dalından yapılan baston, tarihin son tanığı Bedri Bey ile tanıklığını tamamlar. Küçülerek baston olmuş ağaç, kendi hikâyesini dinleyecekleri “Eski eşyaların satıldığı bu dükkânın karanlık tozlu bir köşesinde” beklemektedir. Antikacının karanlık dükkânındaki baston, Osmanlıdır belki de.

Roma İmparatorluğunun filozof hükümdarı Marcus Aurelius’un, “İyi eğitilmiş, saygılı insan, her şeyi veren ve her şeyi geri alan doğaya şöyle der: ‘İstediğini ver, istediğini al.’ Ama bunu doğaya meydan okurcasına değil, bir boyun eğişle ve onun istekleriyle tam bir uyum içinde söyleyecektir.” (Düşünceler, 2009; çev. Şadan Karadeniz) kişisini bekleyebiliriz. Olmazsa da Sait Faik’in köpeğine nutuk çeken anlatıcısının, “Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissiyle çarpan yüreklerle dolu bir âlemde yaşayacağımızı düşünelim.” (“Öyle Bir Hikâye”; Alemdağ'da Var Bir Yılan) hayaliyle yaşayıp gidelim. Seçim yapmak, iradenin bilincidir.

İlgili İçerikler