GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 45
Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...
1993 baharıydı.
Bir yıl önce on dokuz yıllık
Cumhuriyet gazetesi
dönemini noktalamış,
Sabah gazetesinin
birinci sayfasında köşe yazmaya,
gazetecilik yapmaya başlamıştım.
Bir sabah vakti Beyrut’tan yola çıkmış,
Bekaa Vadisi’ndeki PKK lideri Öcalan’la
söyleşi yapmaya gidiyordum.
Beyrut’un hali içler acısıydı.
Doğu ile Batı Beyrut’un,
yani Hıristiyan ve Müslüman
bölgelerinin kesiştiği
bir harabeye dönmüştü.
Her tarafta mermi izi, bomba deliği.
Binalar kevgir gibi, delik deşik.
İç savaş manzaraları!
Sevgili Cengo’nun [Cengiz Çandar]
İsrail işgali altındaki Beyrut’tan
Cumhuriyet’e 1982’de gönderdiği
bir yazı şöyle biter:
“Beyrut’ta yaşamak azap...
Ve bu şehirden kopmak boşluğa düşmek...
Beyrut bir aşktır!”
1993 Nisan ayı Bekaa Vadisi'nde, Hasan Cemal, PKK lideri Abdullah Öcalan ile söyleşide...
Harabelerin arasından
geçerken içim acımıştı.
İnsanlara hayatı sevdirmek için
bu kadar acı çekmek şart mı
diye düşünmüştüm.
Hayatın tadı acı çekmeden de
çıkarılamaz mı?
Yaşamak için ille de acı çekmenin
lazım gelmediğini bir gün
elbette öğrenecek insanoğlu.
Dini, mezhebi, milliyeti, etnik kökeni
farklı diye insanların birbirlerini
öldürmeyecekleri günler de gelecek.
Birbirlerini boğazlayarak,
birbirlerini tüketerek bir yere
varılamayacağı gerçeği günün birinde
herkesin kafasına dank edecek.
Düşman üreten “öteki” kavramından,
“biz ve onlar” ayrımından
kurtulacağız günün birinde.
Düşmanlık kültürü yok olacak!
Tahammül ederek, düşüncelere,
inançlara saygı göstererek
barış içinde yaşamanın en güzel şey
olduğu anlaşılacak herkes tarafından.
Çekilen acılar ders olacak.
Bütün insanlık olgunlaşacak.
Herkes uygarlık çizgisine çekilecek.
Ne yazık ki böyle bir
dünyada yaşamıyorum.
O 1993’ün Nisan ayında,
ılık bir bahar havasında PKK lideri
Öcalan’la söyleşi yapmak için
Bekaa Vadisi’ne varmak için tepelere,
Beyrut’un yaylası Sofar’a doğru çıkmıştım.
Rahmetli babam anlatırdı.
Dedem Cemal Paşa’nın
Osmanlı döneminde Dördüncü Ordu
komutanıyken burada yazlığı varmış.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında,
1916’da bir süre gelip kalmışlar
Mehmet Amcamla birlikte...
Osmanlı ordusunda
yedeksubaylık yaparken Cemal Paşa’nın
yaveri olarak özel kaleminde çalışan
Falih Rıfkı Atay, 1910’ların
Sofar’ını Zeytindağı kitabında şöyle anlatır:
“Beyrut bir cehennem gibi yandığı vakit,
bir iki saatte çıkılan Sofar’da
İstanbul nisanının serin sabahları bulunabilir.”
Cemal Paşa, bahriye subayları ile birlikte. Soldan birinci kişi Falih Rıfkı Atay, Cemal Paşa'nın yanında ise Rauf Orbay
Bekaa Vadisi’ne giderken
terk edilmiş raylara,
Osmalı’dan kalma bir
tren yoluna rastlamıştım.
Bir zamanlar Kudüs’ten Beyrut’a,
Bekaa Vadisi’nden geçerek Şam’a,
Halep’e, oradan Anadolu’ya,
ta İstanbul’a kadar uzanan,
Osmanlı’nın imparatorluk
coğrafyasını birbirine,
emperyal başkent İstanbul’a
bağlayan bir tren yoluydu.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru,
ricat eden Dördüncü Osmanlı Ordusu’nun
komutanı Cemal Paşa da
geçip gitmiş bu tren yolundan.
Bu coğrafyada yanımdan
hiç ayırmadığım Falih Rıfkı Atay’ın
Zeytindağı’nda bu yolculuk şöyle anlatılır:
“Karargâhın içinde ‘Kudüs düştü!’
sözü ölüm haberi gibi yayıldı.
Daha şimdiden Beyrut’a,
Şam’a, Halep’e gözyaşlarımızı
hazırlamak lazımdı.
Tren giderken iki tarafımızda
Lübnan ve Suriye’yisanki
safra gibi boşaltıyoruz.
Yarın kendimizi Anadolu köylerinin
arasında Kudüs’süz, Şam’sız,
Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz,
öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş,
öyle perişan bulacağız.”
Falih Rıfkı Atay
1993 yılı baharında
bir sabah erken Beyrut’ta
savaş manzaralarını
seyrede seyrede yol alırken
düşünmüştüm.
Beyrut’un bir bölümü
bu içler acısı haliyle
aynen muhafaza edilsin.
Açık hava müzesi yapılsın.
Savaşların, iç savaşların
ne kadar korkunç,
insanların birbirlerini
yok etmelerinin ne denli
anlamsız olduğunu sergileyecek
bir müze.
Sonra da özellikle çocuklara,
dünyanın her yanından getirilen
çocuklara bu müze gezdirilsin ki,
barışın ve yaşamın güzelliğini,
değerini daha iyi anlasın bu çocuklar...
Savaş ve şiddetin yerle bir
ettiği Saraybosna’da, Mostar’da,
Kosova’nın İpek kentinde,
Afganistan’ın başkenti Kâbil’de ve
1967’den beri İsrail işgali altındaki
Golan Tepeleri’nin Suriye tarafında kalan
Kuneytra kasabasında da
benzer duygu ve düşüncelere kapılmıştım.
Ve insanoğlunun kendi hayatını
cehenneme dönüştürmekteki
olağanüstü yeteneğini lanetlemiştim.
Kuneytra’ya, İsrail’in 1974’te
çekilirken taş üstünde taş bırakmadığı,
yerle bir ettiği bu şehre yolum
1999 yılı baharında düşmüştü,
dinlemiştim:
“Osmanlı döneminde
Türk askeri Mısır’a, Filistin’e
giderken, bu yıkılmış handa,
Mustafa Lala Paşa Hanı’nda konaklardı.”
Mustafa Lala Paşa Hanı
Acaba Cemal Paşa,
Birinci Dünya Savaşı’nda
Süveyş Kanalı seferine çıkarken
bu handa mı konaklamıştı?
Her taraf harabeydi.
Ayakta kalan duvarlar kurşunla,
roketle delik deşik edilmişti.
Böyle bir duvarda kırmızı boyayla
çizilmiş bir kalp işareti bana
hüzün verici gelmişti.
Kuneytra bir hayalet şehir
olarak korunmuştu
Suriye tarafından.
Ayakta kalmış tek tük kiliseler vardı.
Harabelerin orasında burasında
otlayan koyun, keçi sürüleri görmüştüm.
Bu topraklar tarih boyuncane
yazık ki trajediye hiç doymamış topraklardı.
2017’de de hâlâ öyle değil mi?
Bu toprakların acısı boldu.
Doruklarında karın hiç eksik olmadığı
Hermon Dağları’nı seyrederken düşünmüştüm.
Tarihi bir yerinden yakalayıp durdursak.
Ve bir çizgi çekerek desek ki:
Artık tarih bitti!
Artık tarihin tutsağı değiliz!
Artık tarihten husumet,
düşmanlık çıkarmaya paydos!
Artık o milletten bu milletten olmak yok.
Artık insan olmak var.
Artık insanlık var, o kadar.
Yine desek ki:
Bak, koca bir yüzyıl boyunca
birbirimizi durmaksızın boğazladık,
yirminci yüzyıl boyunca
100 milyon insan savaşlarda,
çatışmalarda öldü gitti.
Yetmedi mi? Yetmez mi?
Gelin elbirliğiyle tarihe bir çizgi çekelim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


