"1982'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde bana bir avuç bok yedirdiler!"

"1982'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde bana bir avuç bok yedirdiler!"

"Hapishaneden kurtulduğum zaman genç olsam dağa çıkardım"

"1982'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde bana bir avuç bok yedirdiler!"
Felat Cemiloğlu (solda) 12 Eylül'de Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde yaşadıklarını Hasan Cemal'e anlatıyor

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 4

Felat Cemiloğlu yaşadığı cehennemi,
gördüğü işkenceyi anlatıyor bana,
dinledikçe içim acıyor.

Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

Diyarbakır, 30 Ekim 2002.

Anlatmaya başladı:

"Hapishaneden kurtulduğum zaman
genç olsaydım, dağa çıkardım.”

Dinledikçe içim acıdı.

*  *  * 

Adım, Felat Cemiloğlu.

1928 Diyarbakır doğumluyum.
1982 yılında Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nin
33 No’lu koğuşunda
yaşadıklarım cehennemdi.
Ben 8 yaşındayken, 1936’da bütün Cemiloğlu ailesi ve damatları,
İskân Kanunu uyarınca değişik illere,
Ordu’ya, Giresun’a, Samsun’a, Kastamonu’ya, Sinop’a,
Lüleburgaz’a, Kırklareli’ne, Edirne’ye, Konya’ya, Denizli’ye sürülmüşler.

Bizim aileye Ordu düşmüş.
Ben ilk ve ortaokulu Ordu’da okudum.
Diyarbakır’ın en köklü ailelerinden biridir Cemiloğulları.
Yetmiş köyü varmış.
Savaş sonrası 1948’de
Amerikan Marshall Yardımı’yla birlikte
sürgün kararı kalktı.
Evinize dönebilirsiniz dediler.
Ya da isteyen Ordu’da ve diğer vilayetlerde
kalabilir dendi. Herhalde Amerikan yardımının
bir önkoşulu olarak İskân Kanunu kaldırılmış oldu.
Diyarbakır’a dönmeye karar verdi ailem.
Topraklarımızın bir kısmına Bulgar muhacirler konmuştu.
Ancak tapuya tescil ettirmeyenlerden,
sıcak ve hastalık nedeniyle kaçıp gidenlerden
topraklarımızı, sekiz on köyü geri aldık.
Buralarda şimdi hâlâ Bulgar muhaciri Türkler yaşar.
Öteden beri daha çok resmi devlet dairelerinde
kapıcı, odacı, memur olarak çalışırlar.
1948’de ben de İstanbul’dan Diyarbakır’a geri döndüm.
Lise bitti, tekrar İstanbul’a gittim.
Sultanahmet’teki Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu’nu bitirdim.
Diyarbakır’da Belediye İktisat müdürlüğü, Milli Koruma müdürlüğü,
Ticaret ve Sanayi Odası genel sekreterliği, başkanlığı,
1992’de ise Güneydoğu’dan
ilk üye olarak
TOBB Yönetim Kurulu
üyeliği yaptım.
İskenderun’da askerlik hizmetimi
yedeksubay olarak yerine getirdim.

27 Mayıs oldu.
Sekiz ay kadar belediye reis vekilliği
görevinde bulundum. O zaman Diyarbakır Valisi
Namık Kemal Şentürk’tü.
Abim Nejat Cemiloğlu 1963’te
İsmet İnönü’nün CHP’sinden belediye reisi seçildi

ve 1974’e kadar iki dönem yaptı bu görevi.
1977’de Demirel’in AP’sinden belediye başkan adayı oldum.
Mehdi Zana bağımsız olarak kazandı.
1989’da da Özal’ın ANAP’ından başkan adayı oldum.
Rahmetli beni özel bir kamuoyu yoklamasıyla bulmuştu.
Ordu’dan döndükten sonra abimle birlikte
12 bin dönüm araziyi işlemeye başladık.
Bu arada ben on iki yıl Şırnak Kömürleri
Vilayet mutemetliği yaptım.
Ne miydi bu? Kömür tevzii.
Şırnak kömürlerinin Şırnak-Kurtalan arası nakliyesi.
Günde 1000 ton kömür çekerdik.
100 kamyon demekti her gün.
Kurtalan’dan trenle 18 vilayete dağıtılırdı.
1982’de Diyarbakır Ticaret Odası’nda
yöneticilik de yapıyordum.

Cemilpaşazade Memduh Bey'in üç oğlu: 1963-1973 arasında Diyarbakır Belediye Başkanı olan Nejat Cemiloğlu (sol başta), ağabeyleri Suriye'de milletvekilliği yapan Fuat Kadri Jamil (ortada) ve Felat Cemiloğlu

"54 yaşındayken, 1982’de gözaltına alındım"

54 yaşındayken, 21 Mayıs 1982’de
gözaltına alındım. Önce evim ve bürom arandı.
Evden ayrılırken eşime, hadisenin
Kurtalan’la alakası olabileceğini
ve Bedii Tan ile Aziz İpekçi’ye
her şeyin doğrusunu anlatmalarını
söylemesini tembih ettim.
Diyarbakır Orduevi’nin arkasında
YSE’ye ait bir otobüse bindirildim.
Otobüste bir üsteğmen, bir başçavuş ile
on kadar asker vardı.
Sabaha karşı Siirt’e ulaştık.
Merkez Komutanlığı’na geldikten sonra
üsteğmen bir yere telefon ederek
"Emaneti getirdik!" dedi.
Ömer isminde bir askeri çağırdılar.
Uykudan yeni uyanmış olarak geldi.
Ceketimin ensesinden yakalayarak
ve sert şekilde iterek bir büroya götürdü,
köşede bir odaya soktu.
Hayatımda ilk olarak böyle bir muamele
gördüğüm için çok ağırıma gitti.
Odada arkası olmayan bir sandalye ile
yerde manyetolu bir telefon
ve duvarda İstiklal Marşı’nın
on kıtasını ihtiva eden bir serlevha vardı.
Uygunsuz davrandığım takdirde
bana dayak atacağını söyleyerek gitti.
Sabaha kadar sigara içerek
ve sandalyede pinekleyerek vakit geçirdim.
Sabahleyin çatal, çorba ve ekmek verdiler.
Ekmekten çok ağır bir küf kokusu geliyordu.
Kusacak gibi oluyordum.
Böylece iki gün yemek yiyemedim.
Yemek getiren askerlerden biri, alışacağımı,
bunu da arayıp bulamay
acağımı söylerken,
hadiseler bana rüya gibi gelmekte
ve her an çağrılıp ifadem alındıktan sonra
serbest bırakılacağımı düşünüyordum.

"Apo örgütünden olduğunu, şirketimizin 2 milyon lira ödemesine örgütün karar verdiğini..."

22 Mayıs 1982.
Cuma sabahı üç dört kişilik sivil ekip,
gardiyan Ömer, parama ve eşyama ait
bir zabıt tuttular.
(Evden alındığım sırada bozuk paralarımın
haricinde yanıma 50 bin lira almıştım.)
Bu arada beş altı paket Maltepe sigaramı da aldılar.
Bundan böyle sigara içmemin de
yasak olduğunu söylediler.

23 Mayıs 1982.
Cumartesi gününü de işkence odası
olduğunu öğrendiğim odada,
gardiyan tembihiyle İstiklal Marşı’nı ezberlemekle,
sandalye üzerinde
veya beton zeminde
ceketimi alta sererek geçirdim.
Pazar günü akşama doğru gardiyan
beni bölük komutanının yanına götürdü.
Bölük Komutanı Mustafa Samur,
bana buranın ‘soruşturma’ olduğunu,
her türlü işkenceyi görebileceğimi,
sakat kalsam, ölsem dahi
kimsenin kendilerinden bir şey soramayacağını,
bu sebeple sorduklarına doğru cevap vermemi
ve kendisine ne söylersem
sonradan değiştirme veya inkâr yoluna
sapmamamı tavsiye etti.
Müteakiben, buraya yasa dışı bir örgüte
yardım mevzuunda getirildiğimi,
bu hususta bildiklerimi anlatmamı söyledi.
Ben de Dicle İnşaat ve Ticaret Limited Şirketi’nin
müdürü ve ortaklarından olduğumu,
Şırnak’taki kömür ocaklarından
Kurtalan’a 150 bin on kömür ihalesiyle,
bu kömürleri vagonlara yükleme işi yaptığımızı
ve ayrıca Diyarbakır Vilayeti’nin mutemedi
olarak kömürlerini temin ettiğimizi,
Şırnak-Kurtalan arasındaki ihaleyi
değişik senelerde 1976’dan beri üç defa
şirketimizin aldığını ve günde 800 ton kömür
taşıma mecburiyetinde olduğumuzu ve
Şırnak-Kurtalan nakliye işinin şirket tarafından
vazifelendirilen
Aziz İpekçi’nin idaresinde
yapıldığını söyledim. Ancak ihalenin aksamaya
başladığını,
günde 100 kamyonluk nakliye yapılması
icap ederken, son zamanlarda günde
iki kamyona kadar düştüğünü,
kamyonların yollarda, hatta Midyat civarında
yol güzergâhındaki karakolların yanında soyulduklarını,
soyulan kamyon şoförleriyle
bu hususta devamlı tutulan zabıtların
Türkiye Kömür İşletmeleri'ne
ve Siirt Sıkıyönetim Komutanlığı Yardımcılığı’na
gönderildiğini, bu arada kimsenin
mevzuyla alakadar olmadığını söyledim.
Bu arada işi yapamadığımız,
teminatımızın irat kaydedileceği,
işin yeniden ihaleye çıkarılacağı,
cezai şartların uygulanacağı,
telgraf ve yazıyla ihbar ediliyordu.
1980 yılı Temmuz ayı sonları olmalı.
Kurtalan’daki işleri idare eden
Aziz İpekçi Diyarbakır’a geldi.
Benimle yalnız görüşmek istedi.
Telaşlı ve korkmuş bir hali vardı.
18-20 yaşlarında bir gencin yazıhaneye geldiğini,
Apo örgütünden olduğunu,
5 Ağustos tarihine kadar şirketimizin
2 milyon lira ödemesine örgütün karar verdiğini,
kamyonlarımızı kendilerinin soyduğunu,
bu para verilmediği
takdirde kamyonların geçişine
müsaade etmeyecekleri gibi,
yükleme işinde çalışan loderimizin de
dinamitleneceğini söylediğini anlattı.

Bedii Tan ve torunu Bahar Tan; 1980, Diyarbakır

İşin ucunda ölüm olabileceği...

Son sene şirkete ortak yaptığımız
Bedii Tan’ı da çağırarak
ne yapabileceğimizi tartıştık.
Aziz İpekçi bu iş halledilmediği
takdirde işin ucunda ölüm olabileceğini,
kendisinin çoluk çocuğunun olduğunu,
hayatını tehlikeye atamayacağını söyledi.
Ertesi sabah Aziz İpekçi ile Bedii Tan
Batman ve Kurtalan’a gittiler.
Bedii Tan yaptığı tahkikat sonu
paranın ödenmesinin icap ettiğini,
oder dinamitlendiğinde, loder operatörü
Hikmet’in ölmesi halinde herkesin,
"Felat Cemiloğlu para için adamın
ölümüne sebep oldu
" diyeceğini,
devletin bize sahip çıkmaması sebebiyle
parayı ödemekten başka çaremizin
olmadığı görüşünü savundu.
Bunun üzerine istenilen parayı örgüte verme
mecburiyetinde olduğumu anladım.
Loderin yedek motorunu 1 milyon 600 bin liraya satarak,
400 bin lira daha ilavesiyle
Bedii Tan ile Aziz İpekçi’yi Kurtalan’a gönderdim.
Dönüşlerinde fazla izahat istemeden,
verdiklerini öğrenmekle iktifa ettim
ve bu meselenin bir daha konuşulmamasını
tembih ettim.
Bu hadiseden 1 ay 7 gün sonra 12 Eylül 1980 oldu,
Bütün Türkiye’de olduğu gibi
Kurtalan mıntıkasında da anarşiyle alakalı
olanlar toplanıp tutuklanıyordu.
Kendi aramızda bu hadiseyi kapattığımızı,
yalnız iş ortaya çıktığında hadiseyi
doğru olarak anlatmaya karar verdiğimizi
yüzbaşıya söyledim. Sonradan öğrenmiştim.
Bizden para alan çocuk, daha önce
1981’de yakalanıp sorgulanmış. Bizden para aldığını
itiraf etmiş. O zaman beni yakından tanıyan
7. Kolordu Komutanı Korgeneral Kemal Yamak ve Vali Erdoğan Şahinoğlu,
"Cemiloğlu isteyerek vermemiştir"
düşüncesiyle soruşturmayı engellemişler.
12 Eylül’den hemen sonra 7. Kolordu İstihbarat subayı
Binbaşı Çetin Bey bana gelip Diyarbakır Belediye başkanlığı
konusunda nabzımı tuttu, kolordu komutanı adına.
Ben kabul etmemiştim.
Havadis şehirde yayılmıştı.
O zaman belediye başkanlığına bakan albay,
bu havadisten rahatsız olmuş olacak ki,
Siirt Sıkıyönetim Kurmay başkanından
hakkımızda iddiada bulunan gencin ihbarını öğrenmiş.
İşte 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde
tutuklu bulunan ihbarcı tekrar Siirt’e getirilip
yeniden ifadesi komutanlığın istediği gibi alınmış.

O geceyi aynı odada geçirdim.
Sabahleyin dokuz sularında bir yarbay geldi.
İfademi doğru vermemi tembih etti.
Bir müddet sonra gardiyan Ömer,
yerdeki çok kirli bir çaputla
gözlerimi bağladıktan sonra
ite kaka yüzbaşının odasına götürdü.
Gözüm kapalı olduğu için odada
kaç kişinin olduğunu görmemekle beraber,
çok kişinin olduğu inancına kapıldım.
Bu arada bana soru soran birinin sesinden
sabah uğrayan yarbay olduğunu anladım.
Daha sonra bu yarbayın Siirt Sıkıyönetim
Kurmay Başkanı olduğunu öğrendim.
Kolordu Komutanı Korgeneral Kemal Yamak’la,
valiyle, hükümetle olan münasebetlerimi,
kaç dönüm arazim olduğunu,
ne kadar hazine arazisi kullandığımı,
kömürleri neden ucuza ve veresiye verdiğimi,
bundaki maksadımın ne olduğunu
suçlayıcı şekilde sordu.
Ben de cevaplarımı doğru olarak verdim.
Sonra bana, "Senin akrabaların bu devletin
temeline dinamit koymaya çalışırken
senin bizle kol kola gezmenin faydası yok,
onlar yapmış sen çekeceksin, sen yaparsan
torunların çekecek" dedi.

Ben de, "Akrabalarımın Suriye’ye
ben doğmadan gittiklerini,
değerlendirmeyi böyle yapıyorsanız,
boşuna yasa dışı örgüte isteyerek
yardım yapıp yapmadığımı sorup
niye kendinizi yoruyorsunuz,
zaptınızı ve kanaatinizi bildiğiniz gibi
yapacağınız anlaşılıyor, benden artık
bir şey sormanıza lüzum var mı?
"
diye cevaplandırdım.
Beni tekrar gözüm kapalı olarak
hücreme geri gönderdiler.

Diyarbakır Cezaevi'nin avlusunda tutuklu ve hükümlüler tek tip kıyafetle 'uygun adım' yürütülürken

Esas duruşta İstiklal Marşı, Türk Gençliğine Hitabe söyletiliyordu

26 Mayıs 1982
Salı gününe kadar hücrede
tek başıma bırakıldım.
Günde birkaç kere, en az üç defa
bütün hücrelerin kapılarını açıp,
içeride kapıya doğru esas duruşta durdurup,
tek tek İstiklal Marşı,
Türk Gençliğine Hitabe,
Andımız
söyletiliyordu.
Bu arada söyleyemeyenler,
yanlış söyleyenler, az bağıranlara
gardiyan Ömer’in vurduğu
cop ve tokat sesleri geliyordu.
İlk kaldığım hücrede, yerde, köşede manyetolu
bir telefon vardı. Daha evvel bu odanın
bir yazıhane olduğunu düşündüm.
Daha sonra, zannediyorum
26 Mayıs 1982 günü
,
gözümü bağlayarak koridora çıkardılar,
yüzümü duvara döndürdüler.

Desen: Tan Oral

Bir gencin feryatları gelmeye başladı, böylece manyetolu telefonun elektrik verilmede kullanıldığını...

Bir müddet sonra benim kaldığım hücreden
bir gencin feryatları gelmeye başladı.
Manyetolu telefonun elektrik verilmede
kullanıldığını böylece öğrenmiş oldum.
Bana da, "Doğru konuşmadığın takdirde
olacağın budur" dediler.
Bir müddet sonra beni koridorun ortasındaki
b
ir odaya koydular. Daha bir müddet
işkenceden dolayı feryatlar duydum.
Yanıma bir iki saat sonra işkence yaptıkları
kişiyi (Kadri...) getirdiler. Perişan vaziyetteydi.
Odada yalnız iki adet demir karyola vardı.
Şilte falan yoktu.
Öylece, demirlerin üstünde yatıyorduk.
İki üç gün sonra gözlerim bağlanmadan,
bölük komutanının odasına götürüldüm.
Orada sivil bir başkomiser, iki sivil polis
beni sandalyeye oturtarak ifademi aldılar.
Yüzbaşı ben ifademi verirken girip çıkıyordu.
Sigara ikram ettiler. Yasak olduğunu söyledim.
Gardiyan Ömer’den sordular, doğruladı.
Günde üç paket sigara içmeme rağmen
sigara içmek için bir arzu duymadım.
İfademi hep anlattığım gibi söyledim
ve imzaladım. Ertesi gün gardiyan
tıraş olmamı söyledi. Biraz sonra da beni
yüzbaşının odasına götürürken,
tuğgeneralin beni görmek istediğini ekledi.
Tuğgeneral beni karşısına oturttu.
Yüzbaşıya da sandalyeye oturmasını
söyledikten sonra askere
üç çay dedi.
Paşa, Diyarbakır’da sevilen ve sayılan
bir kişi olduğumu duyduğunu, hayatta bu gibi
şeylerin olabileceğini, bir ihtiyacım olup olmadığını,
ihtiyacım olursa yüzbaşıya çekinmeden söyleyebileceğimi, arabanın da bir an
önce hazırlanarak Diyarbakır’a sevkimin
yapılmasını yüzbaşıya emretti.
Yüzbaşı çayını içmedi.
Komutan gittikten sonra bana karşı eskisinden
daha sert davranmaya başladı.
Sıkıntıların birkaç güne kadar
Diyarbakır’a gider gitmez biteceği ümidiyle
olanları fazla mühimsemiyordum.
Bu haksızlığın hep devam etmeyeceğini
düşünüyor, teselli buluyordum.
Siirt’e gelişimin on ikinci günü
sabahı herkesi koğuşun önüne çıkardılar.
Kör bir tıraş makinesiyle koyun kırpar
gibi tıraş etmeye başladılar.
Gardiyana, yüzbaşıyla görüşmek istediğimi söyledim.
Götürdü. Diyarbakır’da tevkif edilmeme
ihtimalim olduğunu düşünerek yüzbaşıya,
toplantılarım olduğunu, bu yüzden
saçımın kesilmemesini rica ettim.
Epey kızdı.
Ben de kızmasına lüzum olmadığını söyledim.
Geri geldim ve bir asker tarafından
tıraş makinesiyle yol yol tıraş edildi kafam...
 

5 No’lu diye adlandırılan askeri cezaevinde yapılan işkenceleri dinlemek...

Sonra YSE’nin otobüsüne bindirildik.
İkişer ikişer kelepçelediler.
Bana sıra gelinceye kadar kelepçe kalmadı.
Böylelikle Diyarbakır’a kadar ötekilerine
göre birkaçımız daha rahat geldik.
İ
hbarcımız Kâzım Türkkan da bizimle
aynı otobüste Diyarbakır’a döndü.
Yol boyunca otobüste ayağa kalkarak,
ihbarcımızın tek tek söylediği
ve hepimizin tekrar ettiği
İstiklal Marşı, Ey Türk Gençliği, Andımız
gibi marşlar söyledik.
Otobüste bir grup, 14-15 kişi kadar da
Nurcu
vardı. Üsteğmen Fahrettin bazen
Nurcularla tartışarak, bazen de
hakaret ederek konuşuyordu.
Bana da verdiğimiz paradan dolayı
bir şey olmayacağını söyledi.
Diyarbakır’a gelince bizi gözaltı
denilen yere
koymak için sıraya dizdiler.
Üsteğmen, başçavuşa benimle Bedii Tan
ve Aziz İpekçi’yi aynı yere koymaması için
gizlice bir şeyler söyledi.
Gözaltında kaldığım on gün zarfında,
buranın soruşturması bitenlerin mahkemelerini
bekleme yeri olduğunu, soruşturmadan gelenlerin
bir nevi tedavi yeri olduğunu öğrendim.
Burada kaldığım on gün içinde tevkif
edileceğime hiç ihtimal vermedim.
Devamlı olarak 5 No’lu diye adlandırılan
askeri cezaevinde yapılan işkenceleri dinledim.
Nihayet büyük bir ümitle gittiğimiz
mahkemede savcıya ifade verdikten sonra
mahkeme huzuruna çıktık.
Orada da ifadelerimiz alındıktan sonra,
savcılık ve komutanlığın tevkif taleplerini
hâkim okuyup, kendisi de buna iştirak edince
öyle bir şok geçirdim ki
biraz sonra sandalye üzerinde
beni ayıltmaya çalıştıklarını gördüm.
20-22 günlük stresin neticesi
nihayet kendini baygınlıkla göstermiş oldu.
Benimle Bedii Tan hakkında tevkif kararı verildi.
Aziz İpek serbest bırakıldı.
 
5 No’lu hapishaneye gitmek için
ertesi günü bekledik.
Son geceyi başımıza nelerin gelebileceğini düşünerek geçirdik.
Bütün anlatılanlara inanmak mümkün değildi.

 "Yemek yesinler öyle gönderelim, zira 5 Nolu'da yedi sekiz gün yemek yemeyecekler" dedi.

Öğleye doğru 5 No’lu hapishaneye
gönderilmek üzere dört kişi dışarıya çıkarıldık.
Vazifeli başçavuş
yemek yiyip yemediğimizi sordu.
"Yemek yesinler öyle gönderelim,
zira yedi sekiz gün
yemek yemeyecekler" dedi.
Buna inanmak mümkün değildi.
Kapalı kamyonete Bedii Tan’la birlikte
beş kişi bindirilip sevk edildik.
Yolda Bedii Bey’le ilk defa
yan yana oturduk.
Benim kulağıma Birol Binbaşı’nın
hapishane müdürü olduğunu,
kendisini tanıdığını
ve rahat edeceğimizi söyledi.
Hapishaneye teslim alındıktan
ölünceye kadar Bedii Bey’in gözü
hep kapıda oldu. Binbaşı Birol’u bekledi.
Ama maalesef onu görmeden öldü.
Sonradan, mahkûmlardan sorumlu güvenlik amirinin
Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran
olduğunu, Birol Binbaşı’nın güvenlikle
alakası olmadığını öğrendik.
 

Desen: Tan Oral

‘5 No’lu’nun Allahı’ydı, Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran...

Asayişle ilgili her hususta olduğu gibi,
diğer hususlarda da hep
Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dı
tutukluların muhatabı.
Ve Yüzbaşı kendi deyimiyle
"5 Nolu'nun Allahı"ydı.
Bizi hapishanede bir teğmenle
ona yakın asker karşıladı.
Tamamen soyunmamız emredildi.
Eşyalarımızı kontrol ederken
benim tıraş köpüğümü aldılar,
herhalde daha evvel görmedikleri için
bunun ne olduğunu sordular.
Üst kapağa basınca köpüğün fışkırdığını
görünce çok zevklendiler ve köpükleri
hepimizin yüzüne, kafasına ve
vücutlarımıza fışkırtarak,
köpüklü yüzümüze tokat atmaya başladılar.
Tokatladıkça köpük üstlerine
ve etrafa sıçramakta, onlar da
bundan büyük bir zevk almakta ve tekrarlamaktaydılar.
Bir müddet sonra nizami olarak
"geriye dön!" emri verildi.
Ben biraz muntazam dönmüş olacağım ki,
"İbneye bak, nizami dönüyor" diye
hem alay ettiler, hem mükâfat olarak
çıplak sırtıma birkaç darbe vurdular.
Sonra, makatlarımızın içine de baktılar.
Eşyalarımızın kuşak, kravat gibileri
haricindekileri torbalarımıza koyarak
giyinmemizi söylediler.
Ve sonradan öğrendiğimiz 35 No’lu koğuşa,
içinde hücreler bulunan koğuşa bizi götürüp
1 No’lu hücreye sokarak, ‘Soyunun!’ dediler.
Bedii Bey, Hilvanlı Hamdoş dedikleri
50 yaşlarında Hamit Gerger ve
15-16 yaşlarında bir çocukla
aynı yerdeydik. 35 No’lu koğuş üç katlı,
yan yana sıralı hücrelerden ibaretti.
En alttaki hücrelerin önünde genişçe bir kısım vardı.
Girişte, yandaki merdivenlerle
ikinci ve üçüncü katlara çıkılıyordu.
Üst kattaki hücreler de bu boşluğa bakıyor,
ö
nünde dar bir koridor bulunuyordu.
Hücrede bir yatak alacak şekilde
betondan yüksek bir sedirle,
yanında bir o kadar boşluk
ve arkada kapısı olmayan bir tuvalet vardı.

Pis suyu, içinde yüzen boklarla birlikte hücreye doldurduktan sonra,  bu suyla yıkanmamız emredildi

Eşyalarımızı hücreye bırakmamız
ve külot üstümüzde kalacak şekilde
soyunmamız söylendi.
Koridora çıkarıldık.
Diğer hücredekilere arkalarını dönmeleri
ve yere çökmeleri emredildi.
Bize de birer süpürgeyle ortalardaki
bir hücredeki suyun koridora çıkarılması emredildi.
Hücre içindeki tuvaletin tıkalı olduğunu
ve içeride bir karış kadar suyun içinde
pisliklerin yüzdüğünü gördük.
Su ve pislikleri hücrelerin önündeki
geniş koridora yaydıktan sonra,
daha gerideki bir hücreye
tekrar toplanmamız istendi.
Bunları yaparken bir taraftan coplanıyor,
bir taraftan da ‘Son sayı üç!’ deyip,
sayıncaya kadar bitirmemiz isteniyordu.
Bu ‘son sayı üç’ emrinin sonradan
her işte kullanıldığını gördük.
‘Son sayı üç’ dedikten sonra hemen
‘Bir... İki...’ deyip arkasından 
‘İki on beş... İki otuz...’ diye
 
yavaş yavaş sayıyorlardı.
Her seferinde yapılacak iş daha bitmeden
‘İki kırk beş... Üç...’
deyip saymayı bitiriyorlardı.
Tabii emri zamanında
yerine getiremediğin için de
ceza hemen geliyordu.
Bu ‘Son sayı üç’ emrinin tatbik edilmediği
hiçbir anımız yoktu.
İçtimada, yemekte, tuvalette, bulaşıkta,
velhasıl her yerde bu emirle iş yapıyorduk.
Pis suyu, içinde yüzen boklarla birlikte
i
stedikleri hücreye doldurduktan sonra,
bu hücrenin eşiği yüksekliğinde
bir göl meydana geldi.
Bu suyla yıkanmamız emredildi.
Pislikle birlikte avuçlayarak
başımızdan itibaren bu suyla yıkandık.
Müteakiben hepimiz koridorda diz çökerek
başlarımızı birbirimize yaklaştırdıktan
sonra üstümüze bir iki bidon su döktüler.
Böylelikle sözde temizlenmiş olduk
ve 1 No’lu hücremize konulduk.
1 No’lu hücre koğuş kapısının girişindeydi.
İçeriye her komutan (gardiyanlara komutan denirdi)
girişinde, tekmil vermemiz emredilmişti.
"Birinci kat, 1 No’lu hücre mevcuduyla
emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!"
demek lazımdı.
Komutan, diğer hücrelerin önünden geçerken de
her hücre numarasına göre aynı tekmili verirdi.
Hemen hemen her tekmilden sonra,
ya geç tekmil vermekten,
ya yanlış ya da yüksek sesle
verilmediği için ceza almak muhakkaktı.
Hücredeki cezada, parmaklıktan
eller dışarı çıkartılır, cop, haydar
veya ‘kuzu’yla vurulurdu.
‘Haydar’, Haydar isimli bir teğmenin
adından kaynaklanan bir sopaydı
ve bir başka adı da ‘beşeonkalas’tı.
Kuzu ise yuvarlak kavak ağacından
yapma bir sopaydı. Copla dövülürsen şanslıydın,
zira az acıtırdı.
‘Dayak vaziyeti al!’ diye bağırıldı mı,
iki elinin avuçlarını açar öne uzatırdın.
Ceza için en geçerli bahaneleri
tekmil verilirken yeterince canlı olmamaktı.
Ne kadar yüksek sesle tekmil verilirse verilsin,
sesin az çıktığı veya topuk sesinin iyi olmadığı
bahane edilir ve karşılığında ceza verilirdi.
Bu cezalar yalnız hatayı yapanla sınırlı kalmayıp
bütün hücredekilere tatbik edilmekteydi.
Cezada eşitliğe tam riayetti bunun adı...

Desen: Selçuk Demirel

Coplanırken yalvaran ve sızlananlara bu yüzden, sesi çıkmayanlara da ses çıkarmadıkları için ceza aynen tatbik edilirdi

İlk günlerde dikkatimi çeken
bir husus da şuydu:
Coplanırken yalvaran ve sızlananlara
bu yüzden, sesi çıkmayanlara da
ses çıkarmadıkları için
ceza aynen tatbik edilirdi.
Sızlanmanın faydası olmadığını
gördükten sonra
sekiz ay
hep şikâyetçi olmadığım için
dayak yedim.
Hücreye konulduğum 12 Haziran 1982’den sonra
İstiklal Marşı’nın, Gençliğe Hitabe’nin ve Andımız
marşlarının tamamını öğrenmeden
koğuşlara giremeyeceğimiz söylendi.
Hücrelerde sabah 5.30’da mesai başlardı.
Üst kat hücrelerinden birinden
bu marşların her kelimesi bir kişi tarafından
t
ek tek söylenir, bütün hücreler bunu tekrar ederdik.
Marşların çok yüksek sesle ve
canlı söylenmesi şarttı.
Bu canlı söylemenin şekline
hükmetmek komutanların keyfine bağlıydı.
Ne kadar canlı söylerseniz söyleyin,
beğenilmemek muhakkaktı
ve arkadan da cezası hazırdı tabii.
Marşlardan sonra öğlen 12’ye kadar
bütün hücrelerde hayat, hazır ol
durumunda ayakta,
yine yukarı hücrelerden birinin
tek tek söylediği ve hücrelerin hepsinin
tekrarladığı marşlarla devam ederdi.
12’de sabah mesaisinin bitiminde tekrar
İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe
ve Andımız aynı şekilde tek tek okunurdu.
12.00-13.30 arası yemek ve tatil dönemiydi.
13.30’da tekrar üç marşla
öğleden sonra mesaisi başlardı.
Esas duruşta ve marşlarla 18.30’a kadar
devam eder, mesai tekrar
üç marş söylenerek bitirilirdi.
20.30’da yatmak mecburiydi.
Hücrede, elinizde getirdiğiniz poşetler
içindeki eşyanızdan başka
yastık, yatak, yorgan, battaniye
gibi şeyler yoktu. Poşetler
ekseriya yastık olarak kullanılırdı.
Gece eğer tuvalet kapısının önünde
yatmamış isek,
kendimizi çok mutlu hissederdik.

Abi, amca, bey vs. diye hitap yasaktı

Tutukluların birbirlerine isimleriyle
hitap etme mecburiyetleri vardı.
Abi, amca, bey vs. diye hitap yasaktı.
Hücreye beraber konduğumuz
Dicleli çocuk takriben 15 yaşındaydı.
Ben 53 yaşındaydım.
Hilvanlı Hamit Gerger altmış,
Bedii Tan elli civarındaydı.
Bu çocuğun bize Hamit, Felat,
Bedii diye hitap etmesini
evvela çok yadırgamış, sonra alışmıştım.
Hücrede verilen yemekler için
fazla bir şey söylemeye
lüzum görmüyorum.
Hakaret ve eziyet yanında
yemek verilip verilmemesi
benim için önemini kaybetmişti.
Yemek dörtlü birleşik madeni
kaplarda verilirdi.
Dört beş kişiye verilen yemek ve ekmek
bir kişinin dahi doymayacağı kadardı.
Yemekten ziyade su problem oluyordu.
Her hücrenin önüne birer bidon su konulurdu.
Bu sudan ancak komutanın emriyle içilebilirdi.
Bu da sadece yemek saatlerinde mümkündü.
Mesai saatlerinde, yani 5.30-12.30 ve 13.30-18.30
arasında içmek ve içmek için izin istemek de
katiyen yasaktı.
Yemek saatlerindeyse içilecek su miktarını
komutan tayin ederdi.
Hücrelerde sigara içmek tamamen yasaklanmıştı.
Zaten hücreye girerken herkesin sigaraları alınmıştı.
Hücre içindeki tuvalette su akmadığı,
dışarıdan da su verilmediği için
temizlenme imkânı yoktu.
1 No’lu hücrede üç dört gün geçirdikten sonra
bizi daha ortalarda bir hücreye aldılar.
Orada da dört kişi vardı.
Hücrede sekiz dokuz kişi olduk.
Verilen yemek ve su miktarında
bir değişiklik olmuyordu.
Yani dört kişiye verdikleri kadar yemek
sekiz dokuz kişiye veriliyordu.
Yemekleri karavanayla
tutuklulardan iki kişi dağıtıyordu.
Yemek dağıtanlara kaç hücreye dağıtılacağı
söylenmeden her hücreye eşit dağıtmaları emrediliyordu.
 

"Orospu çocukları, bir yemek dağıtmasını bile beceremiyorsunuz, bir de devlet kurmaya kalkışıyorsunuz!"

Dağıtım sonunda yemek artarsa da,
eksik kalırsa da, eşit dağıtmadıkları
gerekçesiyle ceza görüyorlardı.
Müteakip yemek dağıtımında
ayrı iki tutuklu vazifelendiriliyor,
tabii onlar da aynı akıbete uğruyor
ve böylelikle bütün hücredekiler
dağıtıcılardan dolayı cezadan
nasiplerini alıyorlardı.
Ve komutanlar, "Orospu çocukları,
bir yemek dağıtmasını bile beceremiyorsunuz,
bir de devlet kurmaya kalkışıyorsunuz"
diye azarlıyorlardı.
Hücredeki yedi sekizinci gece, saat iki suları.
Cop, sopa sesleri ve feryatlarla uyandık.
Sanki yüzlerce kişi dayak yiyor gibi
geldi bize.
Ve biz hücrelerin basıldığı,
sıranın bize geleceği endişesine kapıldığımız sırada,
hücrelerimizi açıp eşyalarımızla birlikte
‘son sayı üç’le çıkmamız emredildi.
Sırtlarımız coplanarak bir üst kattaki hücrelerden birine tıkıldık.
Yerlerimize dışarıdan yedi sekiz kişi
yine dövüle dövüle getirilip yerleştirildi.
Bu dayak ve yerleştirme işi bir iki saat sürdü.
Bir üst kattaki hücrede sabahleyin
on sekiz kişi olduğumuzu saydık.
Hücremizde artık ancak
yan yana ayakta durabilecek kadar yer vardı.
Mesai aynı şekilde devam ediyordu.
Marşları ayakta söylerken,
bir kısmımız da yatak için yapılmış
beton kısımda duruyorduk.
Yemek ve su dağıtımında,
hücreler arasındaki eşitlik ve mesailer
normal devam ediyordu.
On sekiz kişi olmamıza rağmen
gece yatmamız bir sorun olmadı.
Artık o kadar yorgunduk ki
20.30 olduğu zaman açlık, susuzluk,
yorgunluk, gündüz yenilen copların
tesiriyle uyumuyor, bayılıyorduk.
On sekiz kişinin ayakta zor sığdığı yerde
on sekiz kişi yatıyorduk.
Hücre arkasındaki tuvalete de
üç dört kişi isabet ediyordu.
Hücrede herkesin yalnız başı üstte gibiydi.
Bir kişinin üstünde üç dört kişinin bacakları,
kolları, vücudunun bir kısmına isabet ediyordu.
Artık yastık derdi kalmamıştı.
Başlar muhakkak diğer birisinin vücudunu
yastık gibi kullanıyordu.
Hücrede komutanların dayağına,
hakaretine, yorgunluğa, açlığa,
sigarasızlığa artık alışmıştık.
Eh marşları da az çok öğrenmiştik.
Koğuşlara intikalimizi dört gözle bekliyorduk.
Koğuşlarda yatak olduğu,
gezinilebildiği söyleniyordu.
Üç marş için imtihan yapıldıktan sonra
koğuşlara gidebileceğimiz,
ikinci defa gelen tecrübeli arkadaşlardan
biri tarafından söylendi. Bu gibi hususlarda
komutanlarımız bir izahat vermedikleri gibi,
onlarla konuşmak ve bir şey sormak,
hatta istemek de yasaktı.

Desen: Selçuk Demirel

Co isimli köpekle devamlı muhataptık, sırayla Co’ya tekmil veriyorduk

Bu arada hesapta olmayan
bir şeyle karşılaştık.
Geldiğimiz günden beri
Co isimli köpekle devamlı muhataptık.
Mesela sırayla Co’ya tekmil verdiriyorlardı.
Co’nun karşısında,"Felat Cemiloğlu,
Diyarbakır, emret komutanım" tekmilini
çok yüksek sesle ve topuk sesiyle veriyorduk.
Co, tekmili beğenmezse havlıyordu.
Ve Co’yu memnun edemediğimiz için
cezalandırılıyorduk.
İşte bu Co, marşlar söylenirken
bizi kontrole gelmiş ve marşları
canlı söylemediğimiz için havlayarak
komutanlarımızı haberdar etmiş,
onun için de marş imtihanlarımız
üç gün tehir edilmişti.
Hücrede üç gün daha kalacağımız söylendi.
Müteakip üç gün Co’yu kızdırmayacak
davranışlarda bulunmaya çalıştık.
Bu arada mesai sırasında
bazen bir kısmımızı hücre önündeki
talim yerine çıkarıp, ya talim yaptırıyorlar
ya da birbirimize dayak attırarak
bizimle alay ediyorlardı.
Böyle bir günde Urfalı bir baba oğulla
epey eğlendiler.
Baba 65 yaşlarında, 1,90 boyundaydı.
Oğlu, 25-30 yaşlarında ve babasından
daha iri ve cüsseliydi.
Evvela oğlunu babasına tokatlattılar.
Yavaş tokat vurduğu için
hem oğul hem baba coplanıyordu.
Beş on denemeden sonra
oğulun babaya vurduğu
şiddetli tokatları beğenmediler.
Bu kere oğulu babanın sırtına bindirdiler.
Bir taraftan babayı copluyor,
daha hızlı koşması için zorluyorlardı.
Oğul babasının sırtından indikten sonra
ağlamaya başladı.
Girdiğimiz sırada hepimize ağlamanın inlemenin,
özellikle gülmenin yasak olduğu
5 No’lu’da,
"vatan haini orospu çocuğu ibneler"in
bunların hiçbirine hakkı olmadığı
hepimize söylenmişti. Babayla oğul arasındaki
bu tatbikatta hücredeki bazı tutuklular sırıtmış,
bazıları suratlarını asmış,
oğul da ağlamıştı.
Emirlere itaat edilmediği için
bütün hücreler cezalandırıldı:
"Birinci Hücre, İkinci Hücre...
Dayak vaziyeti al!"
Bu komutla herkes iki elini üst üste koyarak
hücre parmaklığından dışarı çıkarıp
nasibi kadar copu yedikten sonra yerini
aynı hücredeki ikinci sıraya bırakıyordu.
"Dayak vaziyeti al!" komutundan sonra
tekmil verilerek eller birbirinin üzerinde
öne uzatılırdı.
Komutanın her vuruşundan sonra,
Emret komutanım demeye mecburduk.
Hücrede onuncu günümüz dolduğunda
İstiklal Marşı, Türk Gençliğine Hitabe
ve Andımız marşlarında
blok çavuşuyla birlikte iki üç gardiyan
bizi imtihan etti.
Tam bilenler dahi stres içinde söylerken
şaşırdıkları oluyordu. Bu şaşırmalar karşısında
küfür ve coplanmalardan sonra
21 Haziran 1982 günü öğleden sonra
koğuşlara gönderilmek üzere hücrelerden çıkarıldık.

Külot dahil soyunmamız emredildi. Yüzlerimiz duvara döndürüldü, emir verildi: "Domal!"  Makatlar kontrol edildi

Hücre önündeki boşlukta toplandık.
Ben aynı koğuşa düşebilmek için
Bedii Tan’a yaklaşmaya çalıştım.
Ellerimiz yanlara yapışık, başlarımız önde,
etrafa bakmadan bana çok uzun gelen
koridorlardan geçtikten sonra, yine bir koridorda
koğuş gardiyanlarına teslim edildik.
Külot dahil tamamen soyunmamız emredildi.
Eşyalarımız tek tek arandı.
Ondan sonra da yüzlerimiz duvara döndürüldü,
emir verildi:
"Domal!"
Hepimizin makatları kontrol edildi.
Tabii kimsede bir şey bulunmadı.
Bulunması ihtimali de yoktu.
Soruşturmadan, gözaltından,
hücreden gelmiş, zaten defalarca
kontrol edilmiştik.
Koğuşa girerken sırayla hepimiz coplandık.
40-45 kişiydik.
Bu arada herkesin aynı koğuşa gideceğini,
bu koğuşun ‘cezalı bir koğuş’ olduğunu,
bu yüzden şansımız olmadığını söylediler.
Ve bu koğuşun ceza sebebini öğrenmeye
çalışmanın yasak olduğunu,
bize de zaten kimsenin söylemeyeceğini eklediler.
Koğuşa girerken ismini sonradan öğrendiğim
Mehmet Emin Kardeş’e gözleri
m ilişti.
Meğer Mehmet Emin’in 5 No’lu’ya
ikinci gelişiymiş.
İkinci gelenlere çok kızıyorlardı.
Sebep olarak da ‘Birinci sefer demek ki
ders almamış!’ diyorlardı.
Mehmet Emin’i, cop, haydar ve kuzuyla
hemen hemen bayıltıncaya kadar dövdüler.
Akşam karanlığı bastığı sırada
cezalı 33 No’lu koğuşa girdik.
Koğuşun bütün camları kapalı
ve kırmızıya boyanmış
ve de ortasına ay-yıldız çizilmiş olduğu için
koğuş çok loştu.
Koğuş, sonradan söylendiğine göre
atölye olarak yapılmıştı.
Epey büyüktü.
Kapı girişindeki kısım boştu.
Ortada, herhalde sonradan yapıldığı için,
yüksekçe üç tane kapısız tuvalet vardı.
Tuvaletin önüne rastlayan ranzalar
iki katlı, pencere tarafına rastlayanlarsa üç katlıydı.
İçeri girdiğimizde elli kişi kadar bir kalabalık
duvar dibinde, üçlü sıra halinde içtimadaydı.
Ortadaki soluk benizli iki kişi,
sanki mumyadan yapılmışlar
intibaını veriyorlardı. Yalnız çakı gibiydiler.
Her emirden sonra tekmil verip,
topukları üstünde dönerek
söyleneni yaptıktan sonra tekrar geliyor,
avazları çıktığı kadar bağırarak
tekmil veriyorlardı.
Bunların koğuş sorumluları Ekrem Dal,
Selim Dindar ve Fahri Tunç
olduklarını sonradan öğrendim.
Sorumlulara, ‘kırk tane mal’ getirdiklerini,
ranzalarda değil talim yerinde
yerde yatırılmamız gerektiğini,
ihtiyar saydıkları on kişiyi ayırıp
geri kalanlara iki gün
yemek verilmeyeceğini söylediler.
Ben yemek verilmeyecek gruba
dahil edildim.
O gece koğuş sorumluları ellerinde yazılı
14-15 maddeden ibaret koğuş talimatını
bize okudular. Ve bunlara riayet etmek
mecburiyetinde olduğumuzu,
hataların cezasız kalmayacağını söylediler.
Bu koğuş talimatnamesi
günde dört beş kere anlatılıyor
ve tatbikatları yapılıyordu.
Talimattan hatırımda kalanlar şunlar:  

(1) Koğuşta konuşmak yasaktı.
(2) Koğuş içinde dolaşırken
eller iki yanda yapışık gezilecekti.
(3) Komutanla konuşmak,
bir şey istemek yasaktı.
(4) Koğuş sorumluları dahil
her çağrılan canlı tekmil verecekti.
(5) Sabah 5.30’da herkes uyanmış,
20.30’da yatmış olacaktı.
(6) Yatışlar olacak, esas duruş
uykuda dahi bozulmayacaktı.
(Üst ranzada yatıyorsan,
kurtuluş yok, ışık gözünün içindeydi)
(7) Akşam 7.30’dan sonra
tuvalete gitmek yasaktı.
(8) Görüşmelere on iki kişilik
postalar halinde gidilecek,
kapıdan tekmil verilerek,
sayı sayılarak çıkılacaktı.
(9) İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe,
Andımız ve bunlardan gayri
kırk altı marş öğrenilecekti.

Bu marşlardan bugün isimleri
hatırımda kalanlar arasındaki
Tarihi Çevir marşı
otuz beş dakika sürerdi.
Sonra Neslin Dede, Ceddin Baba adını
taşıyan bir marş vardı söylediğimiz.
Marşlar yüksek sesle, hareket halinde,
dizler karnına doğru çekilerek söylenirdi.
Her koğuş aynı anda
ayrı bir marş söylerdi her gün,
her saat, havalandırma dahil...
Bu delirtici, çıldırtıcı bir şeydi.
İlk ve müteakip yirmi gün ranzalardaki
yatakların boş olmasına rağmen yerde,
beton üstünde yattık.
İlk gece beton üstünde olmamıza rağmen,
ayaklarımızı uzatarak yatabildiğim
için çok mesuttum.

İlk üç gece üstümüze su döküyorlardı, bidonlarla su... Dümdüz, yüzüstü, kıpırdamadan yatıyorsun

İlk üç gece üstümüze su döküyorlardı,
bidonlarla su...
Dümdüz, yüzüstü, kıpırdamadan yatıyorsun.
Tam üç gün boyunca.
Kımıldamak yok!
Tuvalete gitmek yok!
Önümüzdeki insanın idrarı gelince...
Sıcak olurdu, ellerimizi ısıtırdı,
hatta birazcık ısınacağımız için sevinirdik
idrarın aktığını hissedince...
Koğuştaki hayatımızın günlük programı:
Sabah kalkış 5.30; tıraş, tuvalet...
Sabun yoktur. Doğru dürüst su akmaz.
Bir haftalığına iki kişiye bir adet permaşarp verilir.
Kahvaltı 5.30- 6.30; 6.30-12.00 içtima,
sayım, eğitim; 12.00-13.30 öğlen yemeği,
istirahat; 13.30-18.00-19.00 eğitim;
18-19-20.30 içtima, sayım;
20.30 ‘Kaybol!’ komutuyla yatma zamanı...

Haftada bir, on günde bir havalandırmaya çıkarsın...
Yemek duayla başlar:

Bismillahirrahmanirrahim.
Allahımıza hamdolsun.
Ordu millet var olsun.
Vatan hainleri kahrolsun!

Yemek gelir önüne konulur,
ayakta hazır olda dua okunur.
Ama yine el süremezsin yemeğe.
Önce komutanın "Afiyet olsun!"
demesi lazım ki yemeye başlayabilesin.
Öyle beklersin hazır olda.
Bazen komutan çeker gider,
afiyet olsun demeden.
On beş, yirmi, yirmi beş dakika,
yemek önünde, sen hazır olda beklersin.
Sonra gelir komutan,
"Getirin yemekleri!" der
ve hepsini döktürür,
"Şimdi sikimi yiyin!" der ve gider.
Mahkemeye gidiş gelişler başka âlemdi.
O tarihte koğuş sorumlusu olan
Vasıf Kahraman şöyle anlatır mahkeme faslını:
"Eller arkadan kelepçelenir.
Kelepçelerin içinden bir zincir geçer.
70- 80 kişi zincirli.
Biri düştü mü, herkes düşer yere.
Ve herkes dayak yer.
Mahkemede, sırada oturuyorsun.
Asker gözünün içine bakar.
Çünkü senin gözün hiç kıpırdamayacak.
Avukatına bile bakamazsın, yasak!
Benim avukat var mı, yok mu,
bazen anlamazdım.
Gözün kaydı mı, tekmil vermek zorundasın hapishaneye döndüğünde,
"Vasıf Kahraman, Diyarbakır,
emret komutanım,
vukuatım vardır komutanım."
“Dayak vaziyeti al!"
Haftada 2 bin lira para gelmesine izin verirler.
Bir başkasından 2 bin fazla geldi mi
o hafta, yanarsın.
Yani para örgütten mi geldi kuşkusu...
Ve dayak!
Korkardık, kimseden ekstra para gelmesin
diye dua ederdik.
Yatmadan sonra bütün koğuştakiler
sırayla ikişer saat koğuş nöbeti tutarlardı.
Bunların biri nöbetçi onbaşı,
ötekisi nöbetçiydi.
Akşam sayımdan sonra kapılar kilitlenirdi.
İçeriye, sabaha kadar kimse giremeyeceği
için rahatlardık. Dışarıda gece nöbeti tutan askerler,
giriş kapısı üstündeki mazgal kapağını
açıp içeriyi kontrol ederlerdi.
Mazgal deliği açıldığında nöbetçiler
koşarak kapı önüne gitmeye
ve en yüksek sesle
tekmil vermeye mecburdular.
Mazgalın bazen beş on dakikada bir
açılmak suretiyle sabaha kadar
tekmil durumu devam ettirilirdi.
Gaye, tutukluları rahat uyutmamaktı.
Tekmil kolay olmakla beraber
nöbetçiler tarafından
daima şu veya bu şekilde yanlış söylenirdi.
Yanlışı yapan tutuklu
nöbetçilerin sabah komutanlarına
tekmil vermeleri emredilirdi.
O nöbetçiler de sabahleyin gardiyan gelince,
gece yaptıkları hatayı
tekmil vererek bildirirlerdi.
Tabii ki her hatanın cezası olduğu gibi,
bu da muhakkak cezalandırılırdı.
Gece nöbetçisi, uykusunda döneni de
görebilmişse, onun da sabahleyin
komutana tekmilinin verilmesini
koğuş nöbetçisine söylerdi.
Sabahleyin geceki bütün vukuatlar
böylece gardiyana intikal etmiş olur,
o da tabii uykusunda dönen,
nizami yatmayan,
böylece emirlere riayet etmeyen tutukluları
cop veya haydarla cezalandırırdı.
Koğuş nöbetçileri şöyle tekmil verirlerdi:

"Yahya Arı, Siirt, emret komutanım,
10-12 nöbetçi onbaşısıyım,
E Blok, 33. Koğuş
yüz beş mevcuduyla
yatak istirahatine çekilmiştir,
vukuatım yoktur komutanım!"

Onbaşıdan sonra nöbetçi er de
aynı tekmili verirdi.
Bu tekmilin çok yüksek sesle,
sert topuk selamıyla verilmesi mecburiydi.
Nöbetçi komutan, sesi veya topuk sesini
beğenmezse, tekmili birkaç defa
tekrar ettirebileceği gibi,
mazgal deliğini kapatıp nöbetçiler
daha koğuşun öbür tarafına gitmeden
tekrar açar, aynı seremoni tekrarlanırdı.
 

Diyarbakır Askeri Cezaevi

Büyük küçük abdestini altına kaçıranlar da sabahleyin durumlarını tekmil vererek komutana bildirmek mecburiyetindeydiler

Bu söylediklerimin hepsi sekiz ay müddetle
hiçbir şekilde aksamadan her gece devam etti.
Gece tuvalete gitme yasağı olduğu için,
büyük küçük abdestini altına kaçıranlar da
sabahleyin durumlarını tekmil vererek
komutana bildirmek mecburiyetindeydiler.
İstisnasız bütün vukuatlar sabahleyin
komutana söylenirdi.
Çünkü, koğuşta sık sık değiştirdikleri
zayıf karakterli ajanları vardı.
İlgili şahıs kendi vukuatını kendisi
bildirmezse, ajanlar mutlaka bildirirlerdi.
Birini getirirler, dövmüşler
eşşek sudan gelinceye kadar.
Ölü gibi atarlar koğuşun ortasına.
Sen de ona açılırsın,
adam bu kadar dayak yemiş diye...
Halbuki o adam ihbarcıdır,
seni aldatmak için
dövüp öyle atmışlardır koğuşun içine...
Her bakımdan seni çökertmek için...
Önünde dizüstü çökertir
ya da hazır ola geçirtir,
sonra da derler ki:  

"Annen, bacın elimizde;
her şeyi yaparız!"

Pis sular çatıdan gelen yağmur oluğuna
bağlanmıştı. Pislik tıkanınca taşardı.
Plastik bidonlara doldururduk.
Aynı bidona su doldurur getirirler,
suyu ondan içerdik.
Yemek çok az verilirdi.
Bir bakarsın bir gün tamamen tuzlu.
Ve yemeği bitirmek zorundasın.
Bundan sonra da üç gün su yasağı koyarlardı.
Tek tip eşofman verdiler.
Numaralı hepsi.
Kırmızı ve mavi renkli.
Eşofmanlar üstünde ıslak kalırdı.
İshal olursun.
Gece tuvalete çıkma yasağı vardı.
Gece gidersen, bunu ihbar etmeyen
daha çok dayak yerdi.
Bir bakarsın gece beş on asker ansızın gelir:

"Kule yapın!"

En alttakinden yukarı doğru huni biçimde,
giderek azalır tarzda üst üste yığılırsın.
En alttakinin bazen kaburgası kırılır, bayılır.
Ya da bir başka komut verilir:

"Kaybol!"

Bu durumda bir anda ranzaların altına
yüz beş kişi sığışmak zorundasın.
Hiçbir el ayak gözükmeyecek.
Ya da arama yapılır.
Kimin ne malzemesi varsa,
yataklar, her şey koğuşun ortasına konur.
Sayma bitene kadar,
"Bir... İki... İki kırk beş... Üç..."
dendi mi hazır ola geçeceksin.
Eşyanı bulamazsan, aynı hızla dayak faslı
başlar, üstelik bütün koğuş dayaktan geçirilir.
Bütün bunlar tabii dayak,
eziyet için bahanelerdi.

Bedii’nin orucunun farkına vardılar, avuçla pislik yedirdiler; Bedii Tan öldü, 50 yaşındaydı

Hamam bir başka âlemdi.
Yirmi günde bir gün sıcak, kaynar su.
Sabun verilir, tam başını sabunlarsın,
"Bir... İki... İki kırk beş... Üç..." denir.
Sabunlu olarak anında çıkman gerekir.
Koğuşa sabunlu başla gidersin.
Tuvalet de öyleydi. ‘Son sayı üç’ vardı yine.
‘Üç’ dediği anda çıkacaksın, yarım kalsa bile...
Ve derhal hazır ola geçeceksin.
Haftada bir gün görüş vardı.
On ikişer kişilik gruplar halinde gidilirdi.
İki asker yanında, ikisinin de ayakları
senin ayaklarının üstünde.
Görüşünle konuşurken, ne dersen de,
asker ayağına bastı mı susacaksın.
Tam ‘Annem nasıl?’ diyeceksin,
‘anne’ der kalırsın,
çünkü ayağına basılmıştır asker tarafından...
Görüşmeler hiçbir zaman kesintisiz
bir dakikayı geçmez.
Mercimek ekmiştik.
Soramamıştım mercimek tarlalarını.
Çünkü mercimek sözcüğünü
gizli bir şifre saymışlardı bir keresinde...
Ramazan geldi.
1982’nin Temmuz ayı.
"Oruç tutmak serbest" dediler.
Sahura kalkmak yok.
İftar ise saat 20.00’den sonraydı.
Bu aslında ‘Oruç tutma, istemiyoruz!’ mesajıydı.
Benim ortağım ve muhasebecim
Bedii Tan Bey oruç tuttu.
Bu arada havalandırmada, betonda,
üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar.
Bedii’nin orucunun farkına vardılar.
Ne yaptılar biliyor musun?
Kanalizasyon kapağını kaldırdılar,
avuçla pislik yedirdiler.
Bedii Tan ishal oldu. Çok hastalandı.
Hâlâ hatırlarım. Koğuş kapısının
önünde, buz kalıbı gibi ‘pat’ diye
betonun üstüne düştü.
Yerde yatıyordu. Bir er ve bir çavuş
gardiyan geldi, koğuşa girdiler.
Yerde yatan Bedii Bey’in karnına bastılar.
Bağırsakları ve böbreği patladı Bedii Bey’in...
Marşlar kesildi.
Marşlar kesildi mi,
ya bir heyetin geldiğini,
ya savcının hapishanede olduğunu
ya da birinin öldüğünü anlardık.
Avrupa Konseyi’nden heyet geldi mi,
Mardin’in Mazıdağı köylerinden iriyarı
Hasan Çelik sahneye çıkardı.
İ
ki oğlu ayrı ayrı koğuşlarda
PKK’dan yatıyordu. Heyet gözüktü mü
koğuşun kapısında, başlardı bağırmaya:

"Allah devlete millete zeval vermesin,
yemekler o kadar çok ki!
"

Yine bir keresinde ‘Heyet geldi’ dediler,
Uludereli Haydar Ürün’ü alıp
revire götürdüler. Hasta gibi, göstermelik...
Yemek vermişler, hizmet etmişler yatakta,
hasta muamelesi yapmışlar
heyet ziyareti yüzü suyu hürmetine...
İş bitip heyet gidince de eşşek sudan
gelinceye kadar dövmüşler Haydar’ı.
Perişan yakınıyordu geri geldiğinde,
"Ben mi istedim revire gitmeyi" diye...
Bedii Tan öldü, 50 yaşındaydı.
Gardiyanlara dava açıldı.
Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi’nden çıkıp
cezaevi hakkında tanık olarak
ilk konuşan ben oldum.
O gardiyan 6 sene 8 ay ceza yedi.
Koğuştaki lakabı Gestapo’ydu. Erdi.
Gümüşhaneliydi, Adnan’dı ismi...
Bir hadise oldu mu, herkes aynı ifadeyi verirdi.
Yüz beş kişi birden aynı ifadeyi:

"Bedii Tan, eceliyle öldü.
Komutanlar ilaçlarını
muntazaman veriyor
lardı."

Bedii Bey 33 No’lu koğuşa girdikten
otuz üç gün sonra öldü.
Üç gün beton üstünde, su içinde yatınca,
hepimiz ishal olduk.
Bedii Bey ölünce,
bizi hastaneye götürdüler, kurtulduk.
Hepimiz ayakta, sırada bekliyoruz.
Eller popomuzda... Kaçırmamak için...
Dayak korkusu!
Altına bir kaçırdın mı dayak...
Yazın koğuşun bütün pencereleri kapalı,
70 derece...
Kışın bütün pencereler açık,
eksi 23 derece...
Böyle günlerde tuhaf düşüncelere
kaptırırdım kendimi,
"Hiç olmazsa balkona çıkabiliyor çocuklarım"
diye geçerdi aklımdan...
Hep çocuklarımı düşündüm.
İki oğlan bir kız. İki oğlum, Haluk ile Haldun.
İkisi de İngiltere’de tekstil mühendisliği okumuştu.
Gardiyanlar koğuşta hep küfürle başlardı konuşmaya:

- Ananı sikim, gel!
- Kızını sikim, gel!
- Karını sikim, gel!

Seni psikolojik olarak da çökertmek,
yıkmak için her şey yapılırdı.

Bedii Tan ve oğlu Altan Tan; 1977, Diyarbakır

Kapının önüne çıkartarak cop sokmak... Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler

Kapının önüne çıkartarak cop sokmak...
Seyredene de o copu yalatırlar.
Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
PKK’nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar
biz bu örgütü Apocular diye bilirdik.
Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
Dişlerimin çoğu sallanıyordu.
Neden mi?
Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak.
Aç ağzını derlerdi, kalası getirir,
iki elleriyle tutar ve küt diye çenenin altından
yukarı doğru vururlardı.
O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi,
eğer tecrübesizsen dilini ısırırdın.
Tecrübeliysen dilini ısırmazsın
ama bu sefer de dişlerin birbirine girer.

“Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler!"

İşte şöyle bir şey.
Bana da bir gün bir avuç bok
yedirdiler de,
bu sallanan dişlerimden kurtuldum!
Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyorum.
Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum.
Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum.
Emre itaatsizlik!
Cezası:
Duvarın dibinde, kanalizasyonun
kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım.
Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim,
öylece duruyorum.
Kıpırdamak yok.
Temizlemek yok.
Yere tükürmek yok.
Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta,
hazır olda bekliyorsun.
Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
Elazığlı arkadaş, ismi Ramazan.
Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti.
Çünkü temizleyemedim dişlerimi...
Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı,
birini bana verdi hatıra olarak.
Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim
dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
Sekiz ay yattım,
Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi
33 No’lu koğuşta.
55 yaşındaydım. Sekiz ayda on sekiz kilo verdim.
İğne iplik kaldım.
Çıktığımda kimse tanımadı beni.”  

*  *  *

Felat Cemiloğlu’nun başından geçenleri
ilk kez bir Diyarbakır akşamında
1990’lı yılların başında
kendi ağzından dinlemiştim.
KÜRTLER isimli kitabımı yazarken
Felat Bey’le 30 Ekim 2002’de,
Diyarbakır’ın Kurt İsmail Paşa, 2. Sokak,
Volkan Apartmanı’nın zemin katındaki
bürosunda yeniden konuştum.
Anlattıklarını biraz düzelterek
tırnak içinde aynen aldım kitabıma.
Felat Cemiloğlu, 21 Mayıs 1982’de
gözaltına alındı. 10 Haziran 1982’de tutuklandı.
14 Ocak 1983’te,
iki ayda bir yapılan incelemenin dördüncüsünde 
mahkemeye çıkarılmadan tahliye oldu.
“Suçlu bugün dahi aynı muameleyle karşılaşsa,
para vermekten başka çaresi olmadığı” gerekçesiyle,
TC Sıkıyönetim Komutanlığı Diyarbakır
2 No’lu Askeri Mahkemesi
tarafından
hakkında verilen beraat kararının tarihi ise
18 Nisan 1984...
Felat Cemiloğlu son olarak bana dedi ki:

“Hapishaneden kurtulduğum zaman
genç olsaydım, en azından soruşturma,
gözaltı, 5 No’lu hapishane cehennemine
tekrar haksız yere girmemek için
dağa çıkardım.”

İlgili İçerikler