Ekranda Paris, Lille, Limoges, Bordeaux, Marsilya olaylarını izleyince iki kelime aklımdan şimşek gibi geçti: Fransa Yanıyor mu? Bu deyiş, zamanında çok meşhur bir kitabın biraz farklı adından esinlenmişti: Paris Yanıyor mu? Kitabı, o vakitler çok ünlü diğer kitapların da yazarı iki gazeteci, Dominique Lapierre - Larry Collins kaleme almıştır ve hiç öyle 1968 Sorbonne isyanını dile getirmiyordu, İkinci Dünya Savaşında, Paris’in işgalden kurtuluşunu anlatıyordu.
Adını, kentin tüm altyapısını yok etme emrini veren Hitler’in bir süre sonra kumandanlarına sorduğu sorudan alıyordu, ‘Paris yanıyor mu’? O sorunun zihnimde büyük Nazım Hikmet’in ‘"Henüz vakit varken gülüm/Paris yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken gülüm/yüreğim dalındayken henüz/ ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri/Volter rıhtımında dayayıp seni duvara/ öpmeliyim ağzından" diye başlayan şiiriyle bütünleşmediğini söyleyecek halim yok... Devrim daima romantizmiyle gelir...
* * *
Elbette ‘devrimci romantizm’ diye bir kavram var. Her ne kadar Enzo Traverso, galiba Türkiye’de ilk kez benim söz ettiğim, etkileyici, Solun Melankolisi adlı kitabında bu romantizmi ‘sol melankoli’yle bütünleştiriyorsa da dileyen Max Blechman’ın çeşitli makaleleri derlediği Sol Romantizm kitabında daha umutlu, coşku dolu değerlendirmeler bulabilir.
Melankoliyle romantizm iç içedir. Sol tarih açısından bu iki kavramın bireşimini devrimler, kalkışmalar, ayaklanmalar hazırlar. İster dünyada bilinen ilk ayaklanma olan Set Ayaklanmasından, ister Mısır’da Piramitlerin yapıldığı sırada meydana gelen ilk grev olan Deir-el-Medina’dan (Medina Tapınağı demektir, Set Maat kasabasındaydı, o da Hakikat Meydanı anlamına geliyordu) ister Spartaküs’ten başlatın, hepsi gelir modern dönemin 1848 Devrimine ve 1871 Komününe dayanır.
1848 Avrupa büyük kalkışmasının hemen ardından Marx, Komünist Manifesto’yu yayınladı. Neyin ne olduğu sadece o kısa ve kızıl metin okunarak anlaşılabilir. 1871 Komünü ise, hala şarkılarıyla içimizde yaşıyor. Bir kere, Enternasyonal o günlerden kalmadır. Dileyenlerin hemen Yves Montand’ın buğulu sesinden dinleyebileceği Kiraz Zamanı (Le Temps des Cerises) o günlere aktarır insanı. Ama beni asıl çeken büyük şair, hala çok büyük şair Arthur Rimbaud’nun Komün şiirleridir. (Rimbaud, Türk şiirini sonradan, çok geç bir vakitte etkiledi, bendeniz de 'Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu' diye bir kitap yazdım ama onun bu şiirleri bizde uzaktan yakından bilinmez.)
1871 Komünü’nden devlet 20 bin ölüyle çıkmıştır. Ölülerin kaldırılıp atıldığı çukurların üstüne, şimdi insanların turistik maksatlarla gittiği ve bir Paris sembolüne dönüşen Sacre Coeur inşa edildi.
Son büyük devrimin Rus Devrimi olduğu ise taşa yazılmıştır, değiştirilemez. Rusya zaten kendi başına büyülü, büyüleyici bir kavramdır. Bizim Ekim Devrimi dediğimiz devrim bugünkü takvime göre Kasım ayındadır. O soğuk ve karanlık ayda, doğa başlı başına bir düşman olarak Kızılların arasına sızarken Lenin’in dehası tüm o cehennemden bir devrim çıkarmayı başarmıştı.
* * *
Şimdi Fransa’nın tüm şehirlerini boydan boya saran hadiselere bakıp geçmişin bu hengâmeli günlerini anmamın nedeni, devrimlerle içli dışlı yaşayan bir ulusun ve tarihin en küçük bir toplumsal kımıltıyı hemen devrim diye nitelendirmesinden ve o coşkuyla dolmasındandır.
1968 olayları bu zincirin son halkasıdır. Bundan yaklaşık 20 yıl önce yine liselere sıçrayan olaylar yaşanmış, ‘artık Fransa’da hiçbir şey eskisi olmaz’ denmiş, ama sonu gelmemişti. Fransa yeniden devrim nidaları arasında bir kere daha lise ve üniversite gençliğinin başkaldırısına tanıklık ediyor.
Hemen belirteyim, bu ayaklanmaların, sokaklara ve her yere sıçramış kalkışmanın bir yumuşak veya sert devrimle sonuçlanması olanaksızdır. Hele bırakıp gitmesine altı ay kalmış bir Cumhurbaşkanı (Macron) bu şartlarda kılını bile kıpırdatmaz. Son konuşmasını canlı olarak izledim. Hazin, sefil, içler acısı bir hitaptı, ne olayları anlamıştı ne yapacak bir şeyi vardı.
* * *
Zannederim olayları doğuran da işte tamı tamına budur: Yönetici sınıfın aymazlığı, vurdumduymazlığı. Sorunu bu açıdan ele almakta yarar var, yoksa okullara az yardım ediliyor, bütçeden eğitime ayrılan para yetersizdir, geçim sıkıntısı had safhaya erişmiştir türünden nedenler böylesi bir kalkışmayı tetiklemez. Rahatsızlık doğurur ama mevcut yapı içinde o sıkıntılar sandıkta iktidarı devirmekle sınırlı kalır ki, son on yıldır öne sürdüğüm görüş bellidir: sandık, artık iktidarları değiştirmeye yetmiyor, çünkü, iktidarları duyarsız hale getiren ‘konformizm’ kitleleri de sarmış bulunuyor.
Fransa olayları, işte bu nedenle diğerlerinden farklıdır. Öte yandan, Fransa’daki şiddette olmasa dahi Avrupa’nın önemli merkezlerinde ayaklanmalar izleniyor, o da bize bu olayların 1848 Devrimi’ne dönüşüp dönüşmeyeceği sorusunu getiriyor. O cevabı da vereyim, aynı nedenlerle, hayır, getirmez.
* * *
Bahsettiğim ‘letarji’ye, kitlelerdeki ağırlığa rağmen bu olayların çıkmasını tetikleyen ana neden, sisteme duyulan güvensizliktir.
Bazı nahif yorumlarda Fransa’nın en büyük sosyal devlet harcaması yapan ülke olduğunu, Fransa’nın neo-liberal ekonomi politikalarını uygulamayan bir ülke olduğunu okuyorum. Safiyane yorumlar bunlar, dünyadan bihaber diyelim. Fransa, istediği kadar sosyal devlet harcaması yapsın, sonunda neo-liberal ekonomiyi tatbik etmektedir ve o ekonomi politiğin oluşturduğu sistemin en güçlü parçalarından biridir. O anlayışın hakim olduğu sistem içinde orada da olanlar olmuş ve Fransa olağanüstü şekilde yolsuzluğa batmıştır, rüşvet ve diğer uygunsuz yöntemler sistemin en önemli mekanizması haline gelmiştir. Sadece bu gerçek dahi kitlelerle sitem arasındaki güvensizliği, uzlaşmazlığı doğurmaktadır.
Tartışma, Fransa’yla sınırlandırılırsa bir yere varmaz. Doğrudur, ateş oraya düşmüştür, orayı yakmaktadır, onu konuşuyoruz fakat, Fransa tüm tarih boyunca, muhtemelen Marx’ın işaret ettiği sınıf savaşları tarihi ve köylü ayaklanmaları nedeniyle bir paratoner veya litmus kağıdıdır. Avrupa’da olacak her şey önce orada cereyan eder. Mevcut isyan, çöken, işlevini yitirmiş, kitlelerle hiçbir bağı kalmamış bir ‘Avrupa birliğine’ tepkidir. Son on yılın en yakıcı sorunu olan göçmen sorunu karşısında gerileyen Avrupa bir sınıra dayanacaktı ki, o sınır, Fransa’daki olaylardır.
* * *
Göçmen sorunu her şeyi açıklamaz.
Avrupa (ve Amerika) kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi kendi üstüne kapanıyor. İngiltere Brexit yapıp çıkmış, AB hayali bir Rusya savaşının peşine düşüp askeri harcamalara ve silahlanmaya para yatırmaya başlamış, Sömürgecilik Sonrası çalışmalarının getirdiği bilinç ertesinde kültürel hakimiyetini yitirmiştir. Üstüne üstlük, Ukrayna’yı savunmasının ve Rusya’ya karşı fiilen bir savaş yürütmesinin nedeni, öyle ulvi görüşleri de değildir. Önce küçük lokma Ukrayna’yı, ardından büyük lokma Rusya’yı kaybettiği Afrika ve Uzak Doğu sömürgelerinin yerine koymak arzusudur. Rusya düşerse zaten içine çektiği zavallı eski Doğu Avrupa ülkeleri kendisine büsbütün ve çok kolay bir yem olacaktır. Plan bu!...
İşler mi bilemem, şimdilik o sömürgeleri yitirdiği için ekonomisi çözülen Avrupa’yı görüyorum ve o Avrupa’nın, sözleşme geleneğini icat etmiş Avrupa’nın kitlelerle hiçbir bağı kalmamasına üzülüyorum. O çözülme neredeyse siyasetin sonunu getirdi. İnsanlar bu sisteme isyan ediyor. Hayır, eğitim harcaması, hayat pahalılığı bu düzeyde isyan doğurmaz. İsyan, durmaksızın dinlenmeksizin süren sermaye transferinin, git gide büyüyen gelir dağılımı eşitsizliğinin soncudur. Daima böyle olmuştur.
Devam edeceğiz...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


