Amerika 250. yılını kutluyor. Nereye gitsem America 250 logosu.
1776’da, bizim hiç mi hiç bilmediğimiz, siyasal düşüncemizin uzaktan yakından dikkatine denk gelmemiş Bağımsızlık Bildirisinin (Declaration of Independence) yayınlanmasından bu yana 250 yıl geçmiş durumda. Evet, Amerikan Bağımsızlık Bildirisini bilmediğimiz gibi Amerikan Haklar Bildirisini (Bill of Rights) de bilmiyoruz. Onları bilmediğimiz gibi o ülkenin yaşadığı iç savaşı, federasyon-konfederasyon zıtlaşmalarını, bana göre hepsinden önemlisi, yeni hazırlanmış anayasanın New York eyaleti tarafından onaylanması için kaleme alınmış, 85 makaleden oluşan ve anayasanın temel konularını irdeleyen Federalist Papers hakkında zerre kadar bilgimiz yok. (Oysa kitabı Tolga Şirin ve Necdet Umut Orcan dilimize çevirdi ki, ne zahmetli bir iş olduğu, ne kadar büyük bir kazanım olduğu malumdur.)
Amerika’nın laiklik anlayışı hakkında hiçbir malumatın sahibi değiliz, kendisini ‘one nation under God’ (‘Tanrı’nın huzurunda tek millet’) diye tanımladığını, parasının üstünde niye ‘we trust in God’ (‘Tanrı’ya sığınıyoruz’) yazdığını hiç düşünmüyoruz. Neden Amerika’da da sabahları çocuklar yemin ederler, diye aklımıza bir soru gelmiyor, bağlılık yemini ettiklerinden (Pledge of Allegience) haberdar da değiliz. O metin önemlidir: ‘Amerika Birleşik Devletleri bayrağına, temsil ettiği Cumhuriyete, Tanrının inayetindeki bölünmez, özgürlükçü ve tüm bireylerine adil ulusa bağlı kalacağıma yemin ederim.’ Dikkat ederseniz, yemin, Amerika’nın alamet-i farikası olan Cumhuriyete ve ulusadır, devlete değildir.
Amerika’da şimdi Kim Phillips-Fein’in yazdığı ve ülkenin nasıl bir plütokrasi tarafından kontrol edildiğini lime lime gösteren Country of Lords’u okumadığımızdan o ülkedeki gelir eşitsizliği, sosyal adalet eksikliği, gelir dağılımı bozukluğu dikkatimizi çekmiyor. Amerika’nın demokrasi götürmek iddiası altında dünyanın çeşitli yerlerini katıp karıştırdığını biliyor ve kınıyoruz ama bu yaklaşımın Peter Beinart’ın tabiriyle ‘Amerikan kibrinden’ kaynaklandığını akıl edemeyiz. Amerika’nın dünyayı bu defa G. John İkenberry’nin deyişiyle ‘liberal Leviathan’ olarak düzenlemeye çalıştığının üstünde durmayız.
Kısacası, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bu ülkeyi demokrasinin en önemli kaynak ülkelerinden biri sayıyor, onunla yatıp onunla kalkıyoruz.
Amerika, şu kısacık sözlerle belirttiğim şekilde birçok olumsuzluğa sahip bir ülkeyken 250. Yılında neyi kutluyor sorusunu sordum kendime, nereye gidersem gördüğüm America 250 amblemiyle karşılaştığımda. Evet, neyi kutluyor Amerika?
***
1970’lerin ikinci yarısında, elifi elifine 1977 yılında, Ankara’daki Amerikan Kültür Merkezinde bir toplantıya katılmıştım. Konferans o yıllarda Amerika’da çok kullanılan ‘melting pot’ (ergime potası) hakkındaydı. Yani, insanlar farklı kültürlerden, geçmişlerden Amerika’ya geliyor ve orada ‘ergiyip’, Amerikan ulusunu oluşturuyordu. Irklar, diller, dinler ve diğer tüm farklılıklar ergime potasında kayboluyor, homojen bir toplum meydana geliyordu. İlgiyle izlemiştim. (Beni yıllardır okuyup tanıyanlar o merkezin içindeki Amerikan Kütüphanesi adının geçtiği her yerde benim de kendimden geçtiğimi bilir. Hayatımda onca mutlu olduğum tek tük yerlerden biridir.)
Fakat şaşırmıştım da. Herhalde diyordum kendi kendime, henüz o yaşımda oradaki ‘bütünlükle’ bizdeki bütünlük birbirinden farklı olsa gerektir. Üstüne üstlük aklımda Başkan Lyndon Johnson’un ancak 1964 yılında çıkardığı Medeni Haklar Yasası (Civil Rights Act) vardı. Vardı ama ortada şaşırtıcı bir durum da vardı. Büyük Abraham Lincoln, köleliği yasaklayan kanunu, öldürülmesinden kısa süre önce, 13. Maddeyle (Amendment) bin bir güçlükle kanun altına 1865 yılında almıştı. 1964’ten 100 yıl önce.
Aradan geçen 100 uzun yıl boyunca siyahlar her türlü haktan mahrum edilmiş, barlara, lokantalara girmeleri yasaklanmış, bakkallara ancak arka kapılardan girmelerine izin verilmiş, onların su içtiği muslukla beyazların musluğu ayrılmıştı. Otobüslerin en arka sıralarında oturtulmuşlardı. Ku-Klux-Klan gibi örgütlerin sürdürdüğü ırkçı eylemler aklın almayacağı şeydi. Nihayet 1964 yılında... (Her zaman söylerim 1960 ve 70’ler yaşayıp bu gelişmeleri izleyenler ayrıcalıklıdır diye.)
Görüşlerime dayanarak, bir zenci konuşmacıya, o yıllarda Afrika’nın birçok yerinde süren sosyalist ve anti-kolonyalist bağımsızlık savaşları hakkında ne düşündüklerini sorup, soruyu bir ‘siyah’ olarak cevaplamasını istemiştim. Maalesef, ‘o başka bir öykü’ diye geçiştirmişti. E, o zaman bu ergime potası nasıl bir şeydir sorusunu yıllar yılı içimde nasıl gezdirmeyecektim?
Üstelik, 1984’te Amerika’ya gitmiş, bir gariplik görmemiştim. Aksine karşılaştığım görüntü beni hayli şaşırtmıştı. Fakat henüz onların ‘derin güney’ (deep South) dedikleri bölgeleri bilmiyordum. Siyah toplum hakkındaki bilgilerim zamanla gelişecekti.
***

1990’larda çanak çömlek patladı. Dünya 1989 sonrasında yeni bir özgürlük dalgasıyla kabardı. Fark, kimlik, tanıma politikaları devreye girdi. Ergime potası kavramı ortadan kalktı. Onun yerini ‘salad bowl’ (salata kasesi) tabiri aldı. Yani, artık kimsenin er(g)imesine gerek yoktu. Tıpkı bir salata kasesinde tüm sebzelerin kendileri olarak bir arada bulunması ve hepsinin sosla birbirine bağlanması gibi Amerika da bir kaseydi. Herkes kendisi olacak ama ortak Amerikan kültürüyle bağlanacaktı birbirine. Bizim çok sevdiğimiz kavramla ‘ulus’ yeni bir aşamaya geçiyordu. Artık sadece zencilerin değil o toplumda birçok alt kümenin özgürlüğü söz konusuydu. Yeni toplum sözleşmesi siyasal doğruluk üstüne kurulduğu gibi yerinden yönetim, sivillik, saydamlık, hesap verme, geri çağırma gibi dünyanın büyük ölçüde Amerikan demokrasisinden öğrendiği olgular asıl anlamlarını şimdi buluyordu. Ve bu durum 1980’lerde yükselen Yeni Sağa rağmen gelişiyordu.
Kuşkusuz bu tabiri benimsedim. Zaten bu kavram kendisini çoğulculuk, çoklu-kültür tartışmalarından sonra, sömürgecilik-sonrası çalışmalarının (pot-colonial studies) devreye girmesiyle ve özellikle de her şeyi yerinden sökmeyi, yerleşik her türlü anlamı kaldırıp altında bakmayı, söylenmeyenin ve kapsanmayanın da bir anlam ve işlev taşıdığını öngörüp onu bulmayı hedefleyen Fransız Kuramının (French Theory) olanaklarından sonra doğmuştu.
***
Amerika’nın gerçek demokrasisi budur ve 2000’lerde başlamıştır.
Daha önce de bu yazılarda belirttiğim gibi, devlet, bu modern Leviathan Amerika’da, müeyyide çerçevesinde güçlüdür, başka türlü mevcut değildir. Amerika, tüm kapsamıyla bir sivil toplumdur ve bu yönüyle eşsizdir. Amerika’daki demokrasinin özünü bu gerçek ve bir de özgürlük kavramı oluşturur. Amerika’da sokaktaki insan sivilliği yaşar ama onu ne kadar bilir meçhuldür. Yine de özgürlük, Amerika’da yaşayan herkesin en küçük gündelik edimde dahi yaşamaktan öte içinde duyduğu ve bütünleştiği kavramdır.
Özgürlük herhalde dünyanın en güç kavramlarından biridir. Antik Yunan’dan beri tüm felsefe geleneğini bu kavramın belirlediğini, dünyanın gördüğü büyük devrimlerin tamamının bu kavram etrafında geliştiğini yinelemeye gerek yok. Amerika’nın bu kavrama getirdiği büyük katkı, özgürleşmenin, gündelik hayatta somutlaşmasıdır. Onun ana yolu da söz söyleme özgürlüğünden geçer.
Ne kadar ilginç. Biz ‘düşünce açıklama/ifade özgürlüğü’ demeyiz. ‘Düşünce özgürlüğü’ deriz. Yukarıda belirttiğim Fransız Düşüncesinin getirdiği ‘yapısöküm’ içinde bakarsak, bu bir tesadüf değildir. Düşüncenin dahi yasak sayılabileceğine inanan bir kültürden geliyoruz. Diğer kültürler bir adım öndedir ve ancak düşünce açıklama, söz söyleme özgürlüğünü tartışırlar. Amerika’da ise sonsuz bir özgürlükten söz edilebilir. Hatta bu maksatla liberal doktrinin bazı ‘doğal’ kısıtlamalarını dahi Amerikan toplumu ve anayasası benimsemez.
***
250. yılı kutlanan Amerikan demokrasisinin ikinci aşamasını yine bu özgürlük anlayışı etrafında biçimlenmiş yapısal özellikler meydana getiriyor.
Çok güçlü bir Anayasa Mahkemesi, çok güçlü bir fren ve denge (checks and balances) sistemi, çok güçlü bir güçler ayrılığı ilkesi bu yapının temel taşlarıdır. Daha ne olsun? Kıta Avrupa’sındaki demokrasilerde de bu ilkeler gözetilir ama uygulanmasındaki güç Amerika’daki kadar yoğun değildir. Bu gücün nereden kaynaklandığını düşünmüşümdür. Galiba onun kaynağı da bir kere daha Amerikan toplumunun sivil yapısıdır. Sivillik bir üst otorite tarafından sağlanmaz. Toplumun kendi kendisini örgütlemesi ve dengelemesiyle oluşur.
O mekanizmanın tek olanağı da ahlak ve vicdandır.
İşte Amerika’da benim adeta taassup (fanatizm) düzeyinde işlerken gördüğüm, adeta bir sivil din mertebesine ulaşmış olan bu doktriner ahlak anlayışı beraberinde yalan söylememe, hile yapmama, çalmama gibi kuralları getirir. Bir bakıma sivil din kavramını öneren Rousseau’nun (tıpkı kuvvetler ayrılığı ilkesini öneren Montesquieu gibi) ruh ve vücut bulduğu asıl ülke Amerika’dır. Amerikan hukuk sisteminin bunca esnek olmasının arkasında yatan gerçeği de bu sularda aramak gerekir. üstelik berrak bir sudan söz ediyoruz.
Aynı kapıya çıkan bir başka olgudan söz edeyim. Amerika’da seçim sitemi merkezi değildir, merkezi bir kontrole tabi değildir. Bir ‘seçim yasası’ yoktur Amerika’da, bir ‘Yüksek Seçim Kurulu’ bulunmaz. Bulunan kurum başka maksatları gözetir. Her eyalet kendi seçim/sayım kurallarını uygular ve böylece, (tıpkı mahkemelerdeki jüri sistemi gibi) yerinden yönetilen, yerinden denetlenen bir seçim çoğulluğu oluşur. Bu yapısal özelliği de demokrasinin bahsettiğim diğer özellikleriyle iç içe geçmiş bir olanak halinde görmek gerekir. Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesi (US Supreme Court) altında her eyaletin bir Anayasa Mahkemesinin (Federal Supreme Court) bulunması gibi.
***
Bütün bunlardan sonra şu 250. Yılı kutlanan demokrasinin din boyutuna değinmesem olmaz.
2005’te, 2006’da, tam yılını hatırlamıyorum, Amerika’da üniversitede çalışırken ortalık birden karıştı. Anayasa Mahkemesi iki eyalette cereyan eden birbirine çok benzeyen neredeyse aynı bir konuda iki ayrı karar aldı. Kentucky’de belediye binasına (yanlış anımsamıyorsam) Musa’nın 10 Emri nakşedilmişti. Metnin etrafında onun tarihselliğini gösteren başka bir ikinci unsur bulunmuyordu. Teksas’ta ise aynı 10 Emir bu defa başka ve benzeri tarihsel metinlerle birlikte yerleştirilmişti kamuya ait bir yere. Anayasa Mahkemesi, Teksas’taki sergilemenin tarihsel bir belgeyi sunduğunu söyleyerek yerinde kalabileceğini belirtti. Ama aynı Mahkeme, Amerikan Anayasasının adeta temeli, çekirdeği, zemini hatta her şeyi olan dini özgürlükleri, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü belirleyen birinci maddesine atfen o metnin başkalarının dini özgürlüğünü kısıtlayabileceğini öngörerek, ileri sürerek metnin ortadan kaldırılmasını emretti. Benzeri bir olay 2003’te (yine doğru anımsıyorsam) Alabama’da cereyan etmişti. Federal Anayasa Mahkemesi Başkanı 10 Emir’i galiba mahkemenin girişine dikmiş, Anayasa Mahkemesi kaldırılmasını emretmiş, yargıç direnince görevden alınmıştı.
Amerika’da din her şeydir. Amerikan püritenizminin esası da dindir. Ama bu din bir başkasını, bir başka dini, bir başka vicdanı baskı altına almaya kalktığında karşısında Amerikan ‘özgürlük’ kavramını bulur. Buluyor da. Eğer çok ileri bir yorum olmayacaksa, din ve vicdan özgürlüğünün asla ifade özgürlüğünden daha ileri olmadığını belirtir anayasa ki, bu durum, dinin sivil alana terk edilmesidir. Fakat yine aynı madde dinsel sembollerin (başörtüsü, türban vd) kamu hizmetinde kullanılmasına engel teşkil etmez. Tıpkı Amerikan bayrağından don yapılmasının yasak olmaması gibi. Nedeni belli: ifade hürriyeti. Keza, üniversiteler ve kamu kuruluşları kişilerin dini bayramlarında onları izinli sayar, sınav tarihlerini onlar için ayrıca düzenler.
***
Amerikan demokrasisi bütün bunlardan oluşan bir bütün. 250 yılda bu demokrasi hep ileriye gitti. Tarihinde lekeler görmezden gelinemeyecek kadar koyu ve katıdır. Özellikle son dönemlerde bahsettiğim şekilde servetin siyaseti belirlemesi özgür siyaseti kısıtlıyor, bu yaşanabilecek en ciddi sorun olarak öne çıkıyor. Kaldı ki, hayatım boyunca bu konuda anlamadığım tek husus Amerika’daki iki partili siyasal sitemdir ve onu nitelikleri belli şu yapıyla hiç bağdaştıramamışımdır. O kısıtlama şimdi servetin siyasete müdahalesiyle birleşince ortaya çok vahim bir tablonun çıkmasına yol açıyor. Buna bir de Trump’ın gazetecileri salondan çıkarmasını eklerseniz, mevcut durumun ürperticiliği daha da iyi anlaşılabilir.
Amerika 250 yılda çok farklı, çok özgün bir örnek oluşturdu. Dünya onu ne kadar benimsedi ve izledi, bilemem. Ama Avrupa birikimini bambaşka bir düzeye taşıdığı su götürmez. Amerika’nın ‘kurucu babaları' Franklin, Jefferson Paris’e gittiler, zaman geçirdiler ve oradaki özgürlük düşüncesini öğrenip geri geldiler fakat onu çok ileriye taşıdılar. Avrupa Pozitivizmi, Darwinci Evrim Kuramı bu ülkede bambaşka çemberlerden geçtiler. (Bilhassa evrimcilikle ilgili gelişmeleri anlatan eşsiz lezzetteki kitabı, Barry Werth’in Banquet at Delmonico’s’u hararetle öneririm.) Sonunda ortaya Amerikan demokrasisi çıktı. O demokrasiyi şimdi tek cümleyle özetliyorum. Avrupa, kendi icat ettiği düşünceleri (laiklik, özgürlük, eşitlik...) negatif bir anlayışla kullandı. Amerika ise onları pozitif bir anlayışla bütünleştirdi ve kendi demokrasisini bu nitelik üstüne inşa etti. Gücünün ve öneminin kaynağı budur.
2026 yılında Amerika demokrasisinin ve cumhuriyetinin 250. yılını kutluyor, İkiz Kuleler saldırısının 25. yılını anıyor. Uçak, gece yarısının karanlığı içinde New York’tan havalanırken bu iki olayın çakışmasındaki irkiltici yanı düşünüyor ve kendime hak veriyordum, çünkü, hayatım boyunca onu bazen ‘uzak-yakın Amerika’ bazen de ‘yakın-uzak Amerika’ diye tanımlamıştım. 250. ve 25. yılların çakışmasındaki sır bu iki tanımın çelişkisinde yatıyor deyip yatmak için koltuğu geriye ittim.
Büyük Elma’nın ışıkları git gide uzaklaşıyordu...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


