Sabacı Üniversitesinin bir salonunda bir tartışmayı sürdürürken dostum Burak Arıkan içeri girdi, yanıma oturdu ve kulağıma duyduklarını söyledi. Amerika’da bir veya birkaç uçak İkiz Kulelere ‘saplanmış’, bazı uçaklar Pentagon’a ilerlerken düşürülmüştü. Aklın alacağı daha doğrusu tahayyül edilecek bir şeyden söz etmiyordu. Nitekim daha sonra bu konuda yazdığım bir yazıya ‘muhayyilenin zaferi’ başlığını koymuştum. Böyle bir ad seçmemdeki önemli bir itki, Bedri Baykam’ın Kemik adlı romanında böylesi bir kurgu geliştirmesiydi. Anlaşılan, diyordum, onca şeyin yanında, dünya tahayyül bile edilemeyeni veya ancak zihinden geçirileni yaşayacağımız bir döneme giriyor. Girdi de. bugün YZ ve robotiklerle ilgili tüm gelişmeler muhakeme değil ancak tahayyül edilecek şeylerdir.
Üç gün sonra evinde yemek yerken ve bu işlerden konuşurken ‘şimdi orada olmak vardı’ sözümü muazzam refleksiyle işiten Mehmet Yılmaz yıldırım gibi ‘gider misin’ dedi. Ertesi gün sabahtan dersimi verip New York uçağına bindim, 10 saat sonra olayı yerinde görmek için New York’taydım.
İkiz Kuleler yıkılmıştı ama şakır şakır yağan yağmur altındaki ‘olay yerinde’ enkazın dumanı hala tütüyordu. New York herhalde tarihinde hiç görmediği ve bir daha da göremeyeceği bir dehşet duygusunun içindeydi. Sevgili öğrencim ressam Haluk Akakçe’yi aradım. Hiç sevmediği Chelsea mahallesinde bir barda buluştuk. İnsanlar yaşadıkları şokun etkisi altında, ne yaptıklarını bilmez bir şekilde avazları çıktığı kadar bağıra bağıra sadece bu konuyu konuşuyordu. Her yerde güvenlik önlemleri birkaç kat artırılmıştı.
O ‘koca elma’ yani New York, distopik bir kente dönüşmüştü ve itiraf edeyim, İK’in çok yakınında yaşayan ve haber alamadığım dostlarımı da düşününce hissettiklerim beni derslerde gösterdiğim, o karanlık, yağmurlu, ‘filthy’ şehir görüntülerinden daha çok etkiliyordu. Giderken de dönerken de koca THY uçağındaki birkaç kişiden biriydim sadece.
***
Beni asıl düşündüren bunların çok dışında bir görüntüydü.
Kulelerin yıkılış haberi geldikten sonra kameralar Orta Doğu kentlerinden, bilhassa Filistin’den görüntüler yayınlamıştı. Hepsinde kadınlar, çocuklar büyük bir sevinç, coşku ve heyecan içinde, ‘şeytan’ dedikleri Amerika’nın aldığı derin ve büyük yarayı ‘kutluyordu’. Evet, açık açık, gülerek, el çırparak, zılgıt çekerek ABD’ye karşı içlerinde biriktirdikleri zehri boşaltıyordu. (O arada belirteyim, ABD ile Amerika birbirinden farklıdır.) O anda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dediğimi bugüne değin unutmadım.
***
Bu yıl da 11 Eylül, 25. Yılında, üstünden çeyrek yüzyıl geçtikten sonra yeni tartışmaların zemini oldu.
New York’ta Belediye Başkanı seçilen Zohran Mamdani Müslüman bir sosyalist. O günü bir anma günü olarak ilan etti. Kararnameyi imzaladığı kalemi verdiği kişi Remzi Kassam, eski bir avukat. 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan yeni ABD’nin simgelerinden olan Guantanamo Körfezi tutuklularından Ahmet el Darbi’nin avukatıydı. O da hem bir El Kaide mensubuydu hem de Pentagon’a saldıran uçağı kullanan pilotun kayınbiraderiydi. İK saldırısında yaşamını yitirenlerin yakınları ayaklandı.
Bu tepkiyi anlıyorum. İzleyen günlerde Cumhuriyetçi Parti mensuplarının sağda solda (daha doğrusu hep sağda) yaptıkları konuşmaların dili, iddiaları bir kere daha yeni bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Konuşmalar önce Müslümanlığı ve Müslümanları hedef alıyor, Amerika’da bu topluluğun sayısının giderek arttığı, cami sayısının çoğaldığı, o kitlenin kültür değerleriyle yerleşik Amerikan değerlerinin çatıştığı vurgulanıyor, sonra da söz kaçınılmaz şekilde Mamdani’nin Müslümanlığına getiriliyor. Tabii, Belediye Başkanının 11 Eylül anma törenlerine katılmamasının istendiğini ayrıca belirtmeye gerek yok.
***
Son dönemde Amerika hakkında yazdığı yazılarda sıklıkla vurguladığım hadise tamı tamına budur.
ABD BU 11 Eylül’ü Çok Sevdi adlı kitabımda, demek ki, daha 2006 yılında bu konuları ele almış, eğer Amerika OD ve Müslümanlarla bir barış yapmazsa işlerin git gide kızışacağını belirtmiştim. Kitap orada duruyor. Üstelik ben o kitabı, ABD, OD’ya uydurduğu bir haberin peşine düşüp saldırdığında oluşturmaya başlamıştım. Yani yayınlandığı tarihten yıllar önce, özellikle 2003 yılında, Irak Savaşı 20 Mart günü başladığında. Kısa süre sonra, 9 Nisan’da Saddam’ın heykelinin yıkıldığı meşhur görüntü ortaya yayıldı.
Aradan bir süre daha geçti. Çok karlı bir New York’ta, kalmakta olduğum ve lobisinde sürekli olarak Ron Fricke’nin çok sevdiğim Baraka filmini geniş bir ekranda oynatan, şimdi hangisi olduğunu bir türlü hatırlayamadığım güzel otelin lobisinde, 13 Aralık 2003 günü sessiz görüntüler kesilmiş (Baraka filminde anlatı yoktur), televizyona bağlanılmış ve ‘we got him’ haberi verilmişti. O sırada kapıdan içeri giriyor, üstümdeki karları silkeliyordum. Az önce de NYU’da bir konferansta bu konuyu tartışmıştık.
***
25 yıl sonra neredeyiz?
Bugün dünyanın görünmeyen en önemli sorunlarından biri Amerika’nın bir tülü ne olduğunu anlayamadığı, ne olduğuna karar veremediği OD’yla sürdürdüğü çatışmadır. Bu ikilem, bu zıtlaşma devam ediyor. Çünkü, her şeyden önce 11 Eylül’ün ne olduğunu hala bilmiyoruz. Bilmiyoruz. Ona bağlı olarak Amerika’nın yarattığı bu OD ve Müslüman öcüsü her şeyden önce kendi gözünde bir heyula haline geliyor. Nasıl gelmez? 11 Eylül’ün hemen öncesinde, 1996 yılında Samuel Huntington’un yayınladığı Medeniyetler Çatışması (Clash of Civilizations) kitabı var. Dünyanın Soğuk Savaş ertesinde dokuz uygarlığın temas noktalarında yaşayacağı çatışmalarla tayin edileceğini söylüyordu. Ardından İK saldırısı gerçekleşiyor. Ne diyeceğiz yani, Müslümanlar, Taliban, Amerika’ya savaş açtı ve Huntington haklı çıktı diye mi düşüneceğiz, yoksa bu işin içinde başka bir boyut var diye akıl yürütmek daha makul olmaz mı? Kaldı ki, hemen ertesinde, ABD dünyaya savaş açmadı mı?
Açtığı savaşı ‘cihad’a karşı ilan etmişti. Cihat, Amerika’ya göre bizdeki meşhur tabirle ‘Aydınlanma’dan nasip almamış, karanlık, akıl ve ‘uygarlık’ dışı gelişmemiş, ilkel düşüncelerle donanmış insanlara, örgütlere savaştı. Bu yaklaşımın ne olduğunu merak edenler, Taliban’la önce Reagan döneminde, sonra baba-oğul Bush döneminde ABD’nin yaptığı görüşmeleri nasıl açıklayacak? Merak edenler Columbia Üniversitesi profesörü Timothy Mitchell’ın Carbon Democracy kitabındaki ‘McJihad’ bölümünü hararetle okusun.
Öbür tarafta, ABD’nin bazı Arap ülkeleriyle kurduğu kopmaz bağlar var. hatta o grupların bazıları daha ılımlı ve modernist İslam modellerine mukabil, radikal İslamcı görüşleri savunuyorlar ve ABD onlarla temasta bir beis görmüyor, çünkü, klasik Amerikan dış politika modeli devreye giriyor. Ayrıntıları bilmeyen bazılarının ‘pragmatik’ diye nitelendirdiği, öyle belirtince, kavramı dile getirenin dahi bizzat anlayamadığı o modelin tek bir dayanağı vardır: çıkar. OD’da bazı ülkelerle dost bazı ülkelerle düşmansa, bu durum ABD’nin çıkar elde ettiği ülkelerle, isterse onlar radikal İslamcı olsun, sorun yaşamadığı anlamına gelir. Özellikle şu günlerde devam eden Filistin-İsrail savaşı bu bakımdan bıçak sırtı bir denge kuruyor, ABD için. Böylesi dramatik bir dış politika içinde nihai karar üretmemek aklın alacağı iş değildir ve OD yarasını sürekli olarak kanatmak demektir. Yani, ilk söz, ‘11 Eylül sonrası karanlık’ şeklinde olmalıdır.
***
Söylediklerim ve durum Türkiye’yi de kapsamaktadır. 2001’den beri Türkiye’yi İslam’la ideolojik planda hemhal olmuş bir hükümet yönetiyor. O iktidarın da 25. Yılındayız. Bu durum, Ak Parti açısından başlı başına bir olgudur. ABD’de değişen hükumetler, İslam’la doğrudan savaşmayı göze alan Cumhuriyetçiler, ne yapacağını bilemeyen Demokratlar geldi geçti ve tüm iniş çıkışlara rağmen Türkiye-ABD ilişkileri, Türkiye’nin İsrail’le sürdürdüğü akılcı politika neticesinde ve dış politikada jeopolitiğiyle git gide daha fazla bir oyun kurucu olma pozisyonuyla büyük sarsıntı geçirmeksizin sürdü geldi. Bugün Trump yönetimiyle iç yüzünü pek de iyi bilemediğimiz ama ‘iyi’ hiç değilse ılımlı bir ilişki yürüyüp gidiyor. Üstelik, Türkiye, bu şartlarda hem Kürt meselesini bir noktaya kadar getirdi hem de Kuzey Irak, Suriye, özellikle Musul-Kerkük üstünde bir güce ve eyleme sahip.
Jargon kullanmaktan da kullanılmasında hazzetmem hele beylik hale gelmişse o jargonun geçtiği yerde bir yüzeysellik var diye düşünürüm, ama 11 Eylül, ‘kolonyal’, güzel Türkçesiyle ‘sömürgeci’ diyeceğim bir anlayışın dönüm noktasıydı. Ya ABD daha fazla anlayış gösterecekti bölgeye ve kültürüne, ya da daha sertleşecekti. Demokrasi iddialarını öne sürerek ve kullanarak şiddeti tercih etti. Bu açılımın altında iki büyük neden yatıyordu. Birincisi, Musevi-Müslüman çatışmasıydı. Binlerce yıldır devam eden bu probleme acil bir çözüm yok. Ama daha akıllıca yaklaşımlara duyulan ihtiyaç ortada. Yine de Amerika’nın bölgede attığı her adımın İsrail’e daha geniş bir manevra alanı hazırlamak maksadı taşıdığını belirtelim.
İkincisi, ABD’nin bölge hakkında bir türlü karar verememesidir. Bir yandan 1979 yılında İran’da başlayan devrimle birlikte İslam’ı büsbütün korkulu rüyası haline getirmiştir ABD, ama 1970’lerden itibaren Brzezinski’nin başını çektiği Yeşil Kuşak projesini ortaya çıkaran da ABD’dir. 1979’da gerçekleşen İran hamlesiyle Türkiye’deki askeri darbe arasındaki kesin ilişkiyi de bu nedenle unutmamak gerekir. Kısacası, İslam bir olgudur ve ABD’nin bu olguyu içselleştirmesi (contain) şarttır. Bush’tan sonra gelen iki Demokrat Başkana rağmen ABD, Huntington’un tezini sıkı sıkıya sürdürmüştür.
Bugün tartışma başka bir yerde duruyor.
1979’dan sonraki ellinci yılı dolduruyoruz ve ABD İran’a saldırıyor. İlginç değil mi? Afganistan, Irak, Suriye bitti ve İran bugün topun ağzına, füzelerin hedefine geldi. Oturup asıl bunu düşünmek gerek. Bu bir. İkincisi, bugünkü OD’nun el yakan, can yakan konusu Kürtlerdir. ABD, o işi de bazen anlıyor, bazen anlayamıyor. Irak müdahalesinin bu kesime, Kürtlere doğrudan alan açtığını ne kadar düşündü bilinmez (bölgedeki diplomat Peter Galbraith’in The End of Iraq kitabı bu bakımdan ilginçtir, Galbraith, Saddam’ın Kürtlere karşı kullandığı kimyasal gazları ortaya çıkaran kişidir.) ama bugün Kürtlerle sürdürülen dansta da ABD yalpalamaktadır.
***
11 Eylül aklın almayacağı bir ‘şey’di. ‘Şey’di. (‘Şey’ az buz bir sözcük ve kavram değildir. Heidegger de felsefe için ‘nedir bu felsefe denen ‘şey’ diye soruyordu.)
Tekrar edeyim, hala bilmiyoruz iç yüzünü ve muhtemelen hiç bilmeyeceğiz. Ama ABD’ye ve dünyaya başlı başına bir çığır açtığı gerçektir. Son 25 yıl içinde dünyanın hiçbir köşesinde meydana gelen hiçbir olay bu hadiseden masun değildir. 11 Eylül, bir başka Rubicon’dur. Aşılmıştır ve bugüne değin hiç geriye bakmaksızın belli bir noktaya varılmıştır. O nokta ne parlaktır ve umut vaat ediyor. Aksine hem karanlık bir geçmişi hem de karanlık bir geleceği içeriyor.
Yine de Mamdani gibi bir kişinin NY’a Belediye Başkanı olmasını bir ışık olarak görmek gerekir. Barışın, dostluğun, karşılıklı anlayışın, yani Aydınlanma düşüncesinin gerçek anlamının gelişeceğine dönük bir umut ışığı olarak nitelendirmek gerekir o gelişmeyi. Amerika da dünya da bu umudu, tıpkı 11 Eylül 2001 sabahından itibaren büyük İK enkazının önünde Amerikalıların yaktığı, yağan yağmura, esen rüzgara rağmen, titreyen ama sönmeyen mumların ışığı gibi canlı tutmak zorundadır.
Ve ABD artık bu 11 Eylül’ü sevmekten vazgeçmelidir.


