Amerika (4): Kimlikler, üniversiteler, politika...

Amerika (4): Kimlikler, üniversiteler, politika...

Amerika, üniversitelerden yönetiliyor. Amerika, tarihteki rolünü iki şeyi keşfederek gerçekleştirdi. Birincisi, kapitalizmi sonuna kadar götürmek ve onu bugün kapitalosen denecek (antroposen’i kısmen aklayan bir kavram) düzeye tırmandırmak. Amerika, çok erken bir tarihte, finans kapitalin ancak teknolojik gelişme yarattığında güce dönüşebileceğini keşfetmişti. Buna bağlı olarak ikinci adımını attı: bilgi tek başına dahi bir değerdir ve o bilgi ancak üniversitelerde üretilebilir. Üniversiteler bilgi sadece entelektüel çaba değildir, akademik araştırma ve buluştur

Amerika (4): Kimlikler, üniversiteler, politika...

Amerika 2026 sonbaharına hazırlanıyor.   

Filistin meselesi, Rusya savaşı, İran savaşı, Trump Amerika’sının sorunlarıyla iç içe yüz yüze, Amerika şu yazsonu (bu deyimi büyük romancımız Adalet Ağaoğlu buldu, ‘yaz sonu’ değil, tıpkı ilkbahar sonbahar gibi, başlı başına bir mevsim olarak görülmesi gereken ‘yazsonu’) günlerinde, her şeye rağmen bütün tarihi boyunca olduğu gibi tek bir sorunla ilgili, o da özgürlük: her boyutta, her düzeyde yeniden ve yeniden ele alınan, yeniden tanımlanan özgürlük. Kuruluşunun 250. Yılında bu kavram daha da önemli. İnsan, bütün varlığıyla ve kapsamıyla o kavramının orta yerinde duruyor. Gerçekten de insanla bütünleşmeyen bir özgürlük ütopik veya kuramsal ya da ideal düzeyde hiçbir anlam taşımıyor. İnsanda karşılığını buluyorsa özgürlük anlamlıdır. İnsansa, sınırsız bir varlık.  

* * * 

Herhalde dünyada yapılacak hatta yapılması gereken en ilginç şeylerden biri, havanın güzel olduğu bir Pazar günü öğleden sonra New York’un kalabalık mahallelerinde, Soho’da, Village’da, East Village’de, Harlem’de dolaşmaktır. İnsan her bir saniye yeni, ilginç, şaşırtıcı, bazen ürpertici, irkiltici bir ‘şey’ görerek ilerler. Asıl önemli olanı bu sıfatların eşyalar, binalar, sokaklar için değil, doğrudan insanlar için kullanılmasıdır. 

* * * 

Evet, karşımızda ulaştığımız yeni teknoloji düzeyiyle iç içe geçmiş bir insanlık var. Bu insan, cinsiyet kavramını iki gruba sıkışmış olmaktan çıkarıyor, ona yepyeni boyutlar ekliyor. Sokaklarda translar var, gay’ler var, ‘dominatrisini’ boynundaki zincirinden tutup yürüten, kendisi zincirler, demirler, kelepçelerle donanmış SM’ler var, spor yapanlar, üstü çıplak koşanlar var, siyaset ve din konusunda söylev verenler var, akla hayale gelmeyen kıyafetler içinde gezinenler var. Bambaşka bir yeryüzü orası.  

Bütün bunlar yeni bir davranış kip ve kültürünün gelişmesiyle iç içe geçmiş durumda. Asıl tartışmaların toplumsal cinsiyet konusunda sürdüğü açık. Judith Butler’ın ilk kez 1990’da yayınlanan Gender Trouble (Cinsiyet Belası adıyla çevrildi) kitabından bu yana cinsiyetin ‘verilen’ değil ‘edinilen’ bir şey olduğunu, bir ‘tercih’ ve ‘kabul’ durumu olduğunu biliyoruz.  

O kadar ki, artık üniversitelerde ve tüm kurumlarda, herkes hangi cinsiyetin kipiyle (he, she, they) anılmasını istiyorsa onu gösteren, girişlerde ve kabul masalarında duran rozeti alıp yakasına takıyor. Kendinizi erkek ve kadın olarak tanımlamakta ve çağırmakta bir sorun yok. Ama kendilerine verilmiş cinsiyetlerle mutabık olmayanlar, ‘trangender’ veya ‘transqueen’ler kendilerine ‘onlar’ (they/them) diye hitap edilmesini istiyor. Bugünlerde Amerika’da birisine e-mail yazacaksanız bu önemli, çünkü herkesin kimlik notunun altında nasıl çağrılmak istendiği mutlaka kaydedilmiştir.  

Bu gelişmeler ‘siyasi doğruluk’ (political correctness) tanım ve tartışmalarından sonra gelişti. Siyaseten doğruculuk, yine Judith Butler’ın Excitable Speech: a politics of the performative kitabından sonra eril dilin, yasal dilin, askeri dilin neyi ‘icra’ ettiğini ve nasıl bir bilinç oluşturduğunu 1990’ların ilk yarısında saptadı. Şimdi ne hikmetse Türkiye’de bazılarının galiba alıştıkları bütün kalıpları kırıp alt üst ettiği için çok eleştirdiği Fransız Yapısökümcülüğü (decontructionism) dille edim arasındaki ilişkiyi zaten saptamıştı. Amerikan üniversiteleri French Thought/Theory (Fransız Düşüncesi/Kuramı) denen birikimi ele alıp tartışmaya başladıktan sonra bu gelişmeler ilerledi.  

Herkes şimdi Amerika’da bu siyasi doğruluğu diline, kimliğine ve davranışına yansıtmaya çalışıyor. Ortada hemen hazmedilmesi kolay olmayan (hiçbir zaman kolay olmadı) yeni bir toplum sözleşmesinin bulunduğu açık. Herhangi bir yanlışlık bağışlanmıyor. O defa da devreye ‘woke culture’’ giriyor. Woke hareketinin ayrımcılığa, her türden eşitsizliğe, ırkçılığa, bilhassa örtülü, dile saklanmış, dışlamacılığa karşı geliştirdiği barajların önemi belli. Hele insan soyunun bunca önemli bir değişim geçirdiği şu dönemde bu tutum ister istemez daha da büyük bir işlev kazanıyor.  

* * * 

Gelin görün ki, Amerika’nın en büyük özelliği homojen bir toplum olmaması. O gerçek bu tartışmada da devreye giriyor. Trump dönemi, sağ siyaset, bahsettiğim ‘olgu’nun üstüne gidiyor. Geçenlerde televizyonda Amerikan Senatosu’nda gerçekleştirilen bir soruşturmayı dinledim. Ülkenin en önemli kültür kurumlarından biri olan Smithsonian bünyesindeki National Museum of American History’nin başındaki Anthea M. Hartig bir Cumhuriyetçi kadın senatör tarafından Amerikalıların tabiriyle ‘grill’ ediliyor, Türkçe tabiriyle ‘şişe diziliyor’du. Düzenledikleri bir sergide, kadın kıyafeti giydirilmiş bir oğlan çocuğu ve insan cinsiyetini kendisi bulur ifadesi nedeniyle, karşısındaki yöneticiyi sorguyu çeken senatör aklına ve diline geleni söylüyordu. Doğrusu ya, Hartig’in çok çekingen, çok çekinik ve ketum tutumu beni düşündürdü. Sergiyi düzenlemişti ama savunamıyordu.  

Anlaşılan bütün özgürlükçü yaklaşımına rağmen Amerika’nın bile daha alması gereken bir yol var. O yol, Trump’ın sağ iktidarını açıklayan unsurlardan biri. Teknoloji odaklı dönüşüm toplumun yeterli eğitime ve sosyal statüye sahip olmayan çevrelerinde belli bir tepki topluyor. Toplumun eğitimli ama muhafazakar çevreleri de o kitleyi yönlendirmek için bazen dinsel, bazen kültürel, bazen ahlaki, bazen geleneksel değerleri kullanıyor. Muhafazakarlık zaten bu. Ben söylemiyorum, Thomas Chatterton Williams, Summer of Our Discontent: The Age of Certainty and the Demise of Discourse adlı kitabında söylüyor. Fazla önemli bir kitap değil ama 2020 sonrası Amerika’yı belli bir açıdan veriyor.  

* * * 

Bütün bunların çok daha farklı bir düzey ve boyutta yaşandığı yerler üniversiteler.  

Bu kurumlar çoğulculuğun, eşitliğin, yenilikçiliğin temel olduğu kurumlar. Gelin görün ki, Amerikan üniversiteleri ciddi sorunlarla karşı karşıya. O sorunların başında şu sıralar Trump’ın kestiği devlet fonları geliyor, ama o benim için öylesine önemli bir sorun değil. Küçük üniversiteler bu gelişmelerden ciddi şekilde etkileniyor. Ama büyük üniversiteler sahip oldukları vakfiyeler, işlettikleri fonlar, projelerden elde ettikleri gelirlerle akıl almaz paralara hükmederken devletten gelen paradan mahrum kaldıklarında o kadar etkilenmezler. Sorun da orada başlıyor. 

Maalesef o büyük üniversiteler son elli yılda çok önemli bir dönüşüm geçirdi. Yapılan bir araştırmaya göre 1975’te profesörlerin yüzde 67’si bugünün parasıyla yılda 85 bin dolar kazanırken, aynı grubun yüzde 73’ünün eline bugün 25 bin dolar geçiyor. Dehşet veren şey, aynı dönemde öğrencilerden temin edilen yıllık üniversite ücretlerinin üç katı artması. 1975’te hocaların yüzde 70’i kadroluyken o oran bugün yüzde 25’e düşmüş durumda. Öğretim üyesi kadrosunun yüzde 75’ini yarı zamanlı hocalar oluşturuyor. Eskiden dönem başına iki ders verilirken şimdi bu yarı zamanlı hocalar geçimlerini sağlayabilmek için şanslılarsa aynı üniversitede değillerse birden çok okulda haftada 7-8 derse giriyor.  

Peki, kazanılan para nerede? Bir kere rektörler yılda en az bir milyon dolar civarında kazanıyor, bu para 3.5 milyon dolara kadar çıkıyor. Bir de idari elemanlar var. Bugün üniversitelerdeki idari kadro sayısı hoca sayısını geçmiş durumda. Bazı okullarda hoca kitlesinin iki katına çıkıyorlar. Muazzam bir altyapı ve lüks harcaması var üniversitelerde. Yönetimler, kampüslerin ‘güzelliğiyle’, çok pahalı ve çekici binalarla daha fazla öğrenci çekeceklerini varsayıyor. Öğrencilerin durumu da parlak değil. Her bir mezun okuldan ortalama 37 bin dolar borçla ayrılıyor. ‘Grade inflation’ dediğimiz ve daha 1990’larda karşımıza gelen not patlamasıyla herkes yüksek not alıyor, kimse sınıfta kalmıyor. Yılda şu kadar yüz bin doları ödeyen ailenin çocuğuna kimse zayıf not veremiyor.  

Kısacası, Amerika’nın en büyük ihracat kalemi olan üniversiteler birer ‘business’e dönüşmüş durumda. Öğrenci, ‘paydaş’ gibi pırıltılı bir sözcüğün ardında müşteri olarak görülüyor, dersler iş garantisi, sağlık sigortası olmayan ve sesini yükseltmesine imkanı bulunmayan hocalar tarafından veriliyor, yöneticiler büyük gelirler elde ediyor. Burslar kısıldıkça kısılıyor. Buna bir de Trump’ın dışarıdan gelen öğrencilerin eğitimlerini dört yılda tamamlamasını isteyen yeni yasasını eklemek gerek.  

Ama daha önemli bir sorun var. V-Dem’in yaratıp izlediği Akademik Özgürlük Endeksine göre 2010’dan sonra üniversitelerdeki özgürlük muazzam bir düşüş gösteriyor. Tepetaklak aşağı giden bir indeksten söz ediyoruz. Sayısız sebebe dayaklı bir gerileme bu ve anlaşılan dünyadaki son politik gelişmelere bağlı olarak daha da gerileyecek.  

Sonuç, öncelikle eğitimin düzeyindeki düşüş, iyi öğrenci bulmakta çekilen güçlükler. Yaratıcı zekanın ve akademik çalışmanın en önemli özelliği olan huzur kampüslerden firar etmiş durumda. Ayrıca Trump Amerika’sında ağzını açanın başına nelerin geleceğine dair duyulan endişenin düzeyini öğrenmek isteyenler buyursunlar bizde de çok önemsenen ‘rekabetçi otoriterlik’ kavramını geliştiren Steven Levistky’nin yeni yayınlanan Tyranny of the Minority adlı kitabını okusunlar, alt başlığı, Amerikan Demokrasisi Kırılma Noktasına Nasıl Geldi? 

* * * 

Yine de değişmeyen bir gerçek var. Amerika, üniversitelerden yönetiliyor. Daha önceki yazılardan birinde değinmiştim. Yinelemem gerek: Amerika, tarihteki rolünü iki şeyi keşfederek gerçekleştirdi. Birincisi, kapitalizmi sonuna kadar götürmek ve onu bugün kapitalosen denecek (antroposen’i kısmen aklayan bir kavram) düzeye tırmandırmak. Amerika, çok erken bir tarihte, finans kapitalin ancak teknolojik gelişme yarattığında güce dönüşebileceğini keşfetmişti. Buna bağlı olarak ikinci adımını attı: bilgi tek başına dahi bir değerdir ve o bilgi ancak üniversitelerde üretilebilir. Üniversiteler bilgi sadece entelektüel çaba değildir, akademik araştırma ve buluştur.  

Bu çaba özellikle doktora eğitimiyle ve özellikle enstitü yapısıyla hayat bulur. (Amerika’da master derecesi hemen hemen yoktur, daha çok bir meslek üstü eğitim gibidir.) Enstitü, üniversitenin içinde ama aynı zamanda dışında olan bir kurumdur. Üniversitenin akademik eğitim sırasında zorunlu olduğu müfredatın dışına çıkar ve en üst düzeydeki bilgiyi sağlar. Onu elde etmek için özel yöntemler kullanır ki, başında ilgili olduğu endüstrilerle kurduğu ilişkiler gelir. Amerikan üniversiteleri bu çerçeve içinde ilerliyor. Lisans eğitiminin o ülkede alınması o kadar önemli değil ama bu nedenlerle doktora eğitiminde Amerikan üniversitelerinin bileğini bükmek zor. 

* * * 

Karşımızda bir de YZ heyulası duruyor. Lamı cimi yok, çok ciddi bir sorunla, evet ‘sorunla’ karşı karşıyayız. Makine yapan makineler, düşünen ve özgür iradesiyle karar veren makine-programlar çağına intikal ettik. O sistemleri üretenler dahi yakın gelecekte ne olacağını bilmiyor. Üniversiteler bu riske karşı hazırlanıyor, önlem alıyor. Çünkü, ben işin gerçeğini söyleyeyim, bugünkü koşullarda YZ üniversite eğitimi alacak öğrencinin motivasyonunu bütünüyle bitirmiş durumda. Öğrenciler üniversitenin işlevini ve yararını sorguluyor. Kısmen haklılar. Üniversitelerin ilk iki yılını YZ ile mükemmelen dışarıdan vermek mümkün. Kampüsler hızla küçülüyor.  

Üniversite bu gelişmeyle bütünleşmek zorunda. Bu işi en iyi bilecek kurum onlardır. Dünyanın tartışmasız en iyi teknik üniversitesi olan MIT bir YZ komitesi kurdu ve o komite ‘önerilerini’ yazılı bir metin haline getirdi. Bütün üniversitelerin onu eline alması ve kendi özelliklerine, niteliklerine uygulaması gerekir. YZ karşısında direnmek, konvansiyonel eğitimle hareket ederek ayakta durmak artık söz konusu bile değil. 

* * * 

2026 sonbaharında Amerika bu olgularla iç içe ve bunların tümünün politik bir boyutu var. gelin görün ki, Amerika politika kavramını daima başka türlü anlayan bir ülkedir.  

7 Eylül günü Emek Günü (Labor Day) idi. Her yıl, Eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanır. Amerika, kıta Avrupa’sında olduğu gibi ‘işçi sınıfı’ kavramını, proleteryayı bilmez, bildiği kadarıyla da sevmez. Bütün o ürkütücü dereceye ulaşmış bireyciliğine rağmen tam bir cemaat toplumu olduğundan ideolojik ayrışma getirecek her şeyden çekinir. Amerika’da bu nedenle sendika hareketi zayıftır. En büyük sendikacıları Hoffa’yı öldürdüler, cesedi hala bulunamadı. Emeğe saygı duyar ve onu yüceltici değerlerinden sayar. Emek gününü de bizdeki 1 Mayıs gibi kutlamaz. Bir türlü İngilizce öğrenemeyen Türklerin ‘banka tatili’ sandığı, ‘bank holiday’la yani her yerin kapalı olduğu bir günle kutlar. (Kavramın ‘bankayla’ ilgili bir yanı vardır ama çoktan aşılmıştır.) Bu işçi ve emek ayrımı önemlidir. Birisi, işçi, politiktir ve bir sınıftır. Emek ise genel bir kavramdır ve elbette daha yumuşaktır, çünkü, bu haliyle ideolojiden arınmıştır.  

Amerika hiçbir şeyin öncelikle ideolojik olmasını istemediğinden her şeyi bir kaplamayla izole eder. Şimdi sokaklarda ve kampüslerde cereyan eden Filistin çağrıları da öyle. Politik değil, insani bir açıdan bakılıyor o meseleye. Yine de bakılıyor. Nereye gittiysem bir ‘Filistin duyarlılığı’ gördüm. Yine de o vahşet ortamı sürüyor. Bir türlü sonuca ulaşamıyor, çünkü bir türlü politikleşmiyor. Sadece Vietnam savaşında tersi bir durum görüldü, konu politikleşti ve sonuç ancak o zaman alındı. Bir de Amerikan Sivil Haklar Hareketi politikti ve toplum sonucunu elde etti.  

Oysa bugün ideolojik ve politik içeriğinden arındırılmış bir ortamda merkezi otorite çok daha büyük kararlar alarak belli bir politik durumu ters yüz edebiliyor. İran savaşıyla Epstein dosyaları arasında kurulan ilişki bugün kimin malumu değil ki? Fakat, İran savaşının politik boyutu da tıpkı Filistin sorunu gibi kimsenin umurunda değil, sadece artan petrol fiyatlarıyla ve ülkede yaşanan enflasyonla ilgilendiriyor insanları. Anlaşılan muhalefet Amerika’da da bir sorun.  

* * * 

Amerika, 2026 sonbaharına giriyor.  

Bu Amerika 2001 yılında İkiz Kuleler’in yıkılmasıyla başladı. 2001 yılının bugünkü gününde, 11 Eylül’de saldırıldı o kulelere ve o günden sonra karşımıza bambaşka bir ülke ve kültür geldi. Yine de orası dünyanın çatısı. Kırk beş yıldır gözlemlediğim, içinde soluk alıp verdiğim, hiç değilse son iki yılda altı kez gittiğim bu ülkeyi izliyorum ve hakkında yazdığım yazıların oluşturacağı kitaba ad olarak acaba çocukluğumuzda dinlediğimiz ‘America I love you’ şarkısından yola çıkarak ‘America do I love you’ başlığını koysam mı diye düşünüyorum.  

Tabii, o zaman bir de soruya cevap vermek gerekecek...


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

  

 

 

İlgili İçerikler