Rahmi Koç’un “Kürt kadın hasta fıkrası”na niçin gülmedik?

Rahmi Koç’un “Kürt kadın hasta fıkrası”na niçin gülmedik?

İsmimiz ne olursa olsun, kadınları şakalarınızın ve reklamlarınızın mezesi yapmayı artık bırakınız

Rahmi Koç’un “Kürt kadın hasta fıkrası”na niçin gülmedik?

İzmir’de gerçekleşen bir hastane açılışında Rahmi Koç’un anlattığı “fıkra”, etrafındakiler tarafından gülünerek onaylandı.

Ben şaka konusu edilenler ne diyecek diye merak ettim.

Yani kadınların sesini duymak istedim.

Ne düşündüler? Ne hissettiler? Bu durumu nasıl yorumladılar?

Konuştukça bazılarımız daha önceden yaşadığımız travmaları hatırladık.

Size şunu sormak isterim. Konuyu sağa sola çekmeden...

Hiç şaka konusu edildiniz mi? Etrafınızdakiler o sırada güldü mü?

Ya da başkaları şaka yaparken gülmek zorunda kaldınız mı?

Belki de bu tarz “şakalar” yapan birisinizdir.

Freud’un Jokes and Their Relation to the Unconscious (Şaka ve Bilinçdışı ile İlişkisi, 1905) adlı kitabında şunu diyor: Sosyal olarak kabul edilemez fikirlerin ifade yolu şakalardır.

Freud’dan bahsederken duraksadım; çünkü bilgi üretimini sadece beyaz ve “bilen” adamların tekeline bırakmak, tarihin eksik yazılmasına göz yummaktır. Neyse ki, bu tek sesliliği bozacak olan sesleri yazının içinde bulacaksınız.

Sevgili kadınlar, bu konunun size nasıl hissettirdiğini, neler düşündürdüğünü bana yazmak isterseniz haberlerinizi beklerim. Sizleri bu tanıklıkları çoğaltmaya davet ediyorum.

Benimle daha önce söyleşi yapan “gazeteciler” kelimelerimi değiştirdiği, yazdıklarını yayımlamadan önce gönderip fikrimi almadığı için, kurgulanarak başka türlü temsil edilmenin ne kadar rahatsız edici olduğunu ilk elden biliyorum. Bu nedenle, hakkaniyetli temsil üzerine çalışan biri olarak kadınların görüşlerini kesip biçmeden, olduğu gibi sunuyorum.

Şimdi kadınların görüşlerini paylaşma vakti, yani L.T., Mihrican ve Bêrîvan’ın sesini…

L.T.

“Kapitalizm, sosyo-ekonomik bir sistem olarak, ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe zorunlu olarak bağlıdır.” (“Capitalism, as a socio-economic system, is necessarily committed to racism and sexism.”)— Silvia Federici, Caliban and the Witch

Sermayenin Şakası

“Bir fıkra masumdur deriz; ta ki kime ve neye gülündüğüne bakana kadar. Çünkü sermaye yalnızca emeği değil, o emeği üreten bedeni de nesneleştirir—önce değersizleştirir, sonra sömürür. Küçümseme, sömürünün zeminini hazırlar. Kapitalizm, kendini fabrikalar, vakıflar, kurumlarla yazar tarihe. Görünür olan budur. Görünmez olan ise şudur: Bu sistemi bizzat inşa eden bedenlerin, aynı zamanda bir alay nesnesine dönüştürülmüş olması. Sömürülen el ile küçümsenen kimlik, tek ve aynı bedendir. Kürt kadınına dair anlatılan bu fıkra, o sermayenin en çıplak tezahürlerinden biridir. Alay, bu sistemde yukarıdan aşağıya doğru akar—ırkçılık ve cinsiyetçilik, sömürünün altını çizen birer kahkahaya dönüşür. Kötülük, bu kadar alışılmış, bu kadar sıradanlaşmış olduğunda artık kötülük gibi görünmez.

Edward Said’in işaret ettiği gibi, ötekini tanımlamak onu kontrol altına almaktır. Kürt kadını burada üç kez ötekileştirilir: Etnik kimliğiyle, cinsiyetiyle ve sınıfıyla. Fıkra bir şaka değildir; bir hiyerarşinin haritasıdır. Sömürülen, gülünen ve yine de ayakta kalan... Özelde Kürt kadını, genelde tüm kadınlar—fıkranın nesnesi değil, tarihin öznesidir. Hiçbir ‘kahkaha’ bunu değiştiremez.”

Mihrican

“Kendi ofis balkonumuza file taktırmak istiyorduk, güvercinler yuva bellemişlerdi çünkü balkonu, artık balkon bize ait değil onlara ait gibiydi, hastalık olur endişesi ile file taktırdık. Bir sonraki gün ofise gelince güvercinlerin yumurtaları için bir yolunu bulup yine fileler arasından geldiğini gördüm. Diğer güvercinler de fileye yanaşıp iletişim kuruyorlardı. Bir anne masanın üstüne koyduğum yavrusunu aşağıya taşımıştı. Velhasıl kelam bu dayanışmayı takip ettim bir süre. Ne de olsa belli bir müddet sonra burada artık yuva yapmanın zorluğunu anlarlar bir daha gelmezler diye müdahale etmedim. Onları izledim hep bir kenardan. Etrafları filelerle sarılıydı ama sanki hiç bunlar olmamışçasına yavrularını beslemeye başlarında beklemeye devam ettiler. Aralarındaki ilişki fedakarlığın, merhametin hatırlatıcısı oldu. Annenin mücadele alanı zorlaşsa da hangi koşulda olursa olsun fedakarlığı elinden bırakmadan yuvayı terketmeden yavrusunu yaşatmaya çalışıyordu. Bazı kadınlar da böyledir işte. Fileler etrafını sarmışken yavrusunu yaşatmayı bilirler. Talan olur yaşadığı yer, o yuvasını terketmez. Ürkekliğine rağmen yüreğini cesaretten kanatlandırır. Varlığı yok sayılır ama en çok o vardır yaşamın izinde. Bu yüzden onların varlığına sadece saygı duyulur, bunun aksi hadsizlik, kendini bilmezlik olur.”

Bêrîvan

“Rahmi Koç’un Kürt kadınlarla ilgili fıkra üzerine kopan tartışmaları izlerken açıkçası ne şaşırdım ne de büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü Türkiye’nin ekonomik, kültürel ve siyasal elitlerinin önemli bir kısmının kadınlar ve Kürtler hakkında bundan çok farklı düşündüğüne hiçbir zaman inanmadım. Bu yüzden beni rahatsız eden şey fıkranın kendisinden çok, normalde daha dikkatli kurulan cümlelerin bir anlığına filtresiz biçimde ortaya dökülmüş olmasıydı. Ben bunu daha çok bir ifşa anı olarak gördüm. Güç sahibi insanların zihin dünyasını bütün çıplaklığıyla gösteren anlardan biri. Rahatsız edici olan da tam olarak buydu: söylenen şeyin istisna değil, büyük ölçüde norm olması. Bu nedenle meseleyi kişisel bir alınma ya da ahlaki panik konusu olarak değil, sınıfsal ve tarihsel bir gerçekliğin dışavurumu olarak okuyorum. Ancak mesele sadece bir kişinin ne düşündüğü de değil. Çünkü fıkralar, masallar, deyimler ve gündelik dil dediğimiz şeyler aynı zamanda toplumsal hafıza üretir. İnsanlar birbirlerini çoğu zaman tarih kitaplarından değil, bu anlatılar üzerinden tanır. Bizlerin belli kalıplar içinde temsil edilmesi de böyle bir hafızanın sonucudur. Bu yüzden burada tek bir fıkradan değil, Kürdistan’a ve Kürtlere sömürgeci bir gözle bakan zihniyetin ürettiği bir anlatı geleneğinden söz ediyoruz.

Sömürgeci hafıza, egemen olanın kendisini merkeze koyup ötekini eksik, geri, kaba, komik ya da aşağı görülmeye uygun biri olarak tasvir etmesiyle çalışır. Fıkralar da çoğu zaman bu mekanizmanın taşıyıcısı olur. Bu nedenle Kürt kadınları hedef alan cinsiyetçi bir anlatı sadece bireysel bir önyargıyı değil, uzun yıllar boyunca üretilmiş ve dolaşıma sokulmuş bir tahakküm dilini yeniden üretiyor bence. Elbette Kürt kadınlarını aşağılayan, cinsiyetçi ve etnik önyargılarla örülmüş bir dile tepki gösterilmesi gerekir. Yine de bütün enerjiyi buna şaşırmaya ya da öfke kusmaya harcamayı anlamlı bulmuyorum. Çünkü varlığımı ve politik pozisyonumu, karşımdakinin benim hakkımda ne düşündüğü üzerinden kurmak istemiyorum. Bu sözler yeni bir şey söylemiyor; sadece zaten var olan güç ilişkilerini, hiyerarşileri ve sömürgeci bakışı bir kez daha görünür kılıyor. Belki de bu olayın tek olumlu tarafı, normalde üstü örtülen bir zihniyetin kısa bir an için kendisini sansürsüz biçimde açığa vurmuş olmasıdır.”

* * *

Kadınların sesleriyle “ana akım” medyada umduğum kadar karşılaşamadım.

TikTok’ta onlara daha çok rastladım.

“Ben bir Kürt evladıyım, öyle bir fıkradan haberim yok.”

Rojda ablanız: https://vt.tiktok.com/ZSCdAoqNm/

Siverekli hanımağa: https://www.tiktok.com/@siverekli_hanimaga/video/7648317185193987348?_r=1&_t=ZS-97LsFF1Kknk

Tepki yürüyüşü: https://www.tiktok.com/@ys21n/video/7648714322847239432?_r=1&_t=ZS-97P48fHYU7A

Ayşegül Altınay, Vatan, Millet, Kadınlar (2016) adlı kitabında, “Erkeklere yalnız ‘insan’ olarak değil, ‘erkek’ olarak da bakılmaya ve farklı erkeklikler araştırılmaya başlandığında tarih şüphesiz ki çok farklı yazılacak,” diyordu (s. 12).

Bu sözlere kulak vermeliyiz.

Bir diğeri için bakınız: Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın (1996, Fatmagül Berktay).

Ve Zelal, Narîn, Pelşîn, Ayşe, Fatma, Fadime, Arin, Ani, Eleni, Piri, Rümeysa, Elif, Hande…

İsmimiz ne olursa olsun, kadınları şakalarınızın ve reklamlarınızın mezesi yapmayı artık bırakınız.

İlgili İçerikler