Brexit’in Türkiye’ye tuttuğu ayna: Gerçekleşmeyen üyeliğin siyasi, ekonomik ve toplumsal bedeli
Türkiye ile Avrupa arasındaki bağlar sürüyor; üyeliğe uzanan yol tamamlanmayı bekliyor. Yapay zekâ ile hazırlanmış kavramsal illüstrasyon.
Brexit, ortaklığın değerinin çoğu zaman ortaklığın dışına çıkıldıktan sonra daha iyi görüldüğünü gösterdi. Britanya, kendi kararlarını daha serbest alırken Avrupa’daki kararları etkileme gücünün bir bölümünü bıraktı. Ticari bağlar sürdü, fakat bu bağların koşulları değişti. Ayrılık, karşılıklı bağımlılığı ortadan kaldırmadı; onu daha fazla müzakere ve maliyet gerektiren bir ilişkiye dönüştürdü.
Türkiye’nin hikâyesi farklıdır. Türkiye sahip olduğu üyelikten ayrılmadı; hedeflediği üyeliğe ulaşamadı. Üstelik Avrupa ile ekonomik ilişkisi dışarıda kalmaya rağmen yoğun biçimde sürdü. Bu nedenle Brexit’in Türkiye için anlamı, Britanya’nın zararını Türkiye’ye uygulayacak bir katsayı bulmak değildir. Asıl soru, Avrupa ile böylesine iç içe bir ülkenin ortak kurumların dışında kalırken hangi imkânları kaybettiğidir.
Bu kaybın bir bölümü açıktır: Üyelikle elde edilebilecek temsil, dolaşım ve ortak politikalara katılım hakları gerçekleşmedi. Bir bölümü daha dolaylıdır: İnandırıcı bir üyelik sürecinin içerideki reformları destekleme gücü zayıfladı. Bir başka bölümü ise mevcut ilişkinin sınırlarından doğar: Türkiye ticarette bütünleştiği yapının kararlarında üye devletlerle aynı konuma ulaşamadı. Bunlar birbirini etkiler; fakat bütün ekonomik ve demokratik sorunlarımızın tek nedeni olarak gösterilemez.
Yapılmayan yatırımı, geliştirilemeyen beceriyi ve güçlenemeyen kurumu muhasebe defterinde görmek zordur. Buna rağmen kaçırılan gelecek maliyetsiz değildir. Türkiye’nin Avrupa tartışmasında üyeliğin gerektireceği yükümlülükler sıkça sayıldı. Gerçekleşmeyen üyeliğin ve giderek zayıflayan üyelik perspektifinin bedeli ise aynı ciddiyetle hesaplanmadı.
Bir adaylığın içinde geçen yıllar
Türkiye’nin Avrupa ile kurumsal ilişkisi 1963 Ankara Anlaşması’na uzanıyor. Adaylık 1999’da kabul edildi; katılım müzakereleri Ekim 2005’te başladı. Avrupa Birliği Konseyi Haziran 2018’de müzakerelerin fiilen durma noktasına geldiğini belirtti. Böylece adaylık statüsü sürerken üyeliğe ilerleyen siyasi süreç işlemez hale geldi. Geçen süreyi yalnızca ertelenmiş bir diplomatik takvim olarak görmek, o takvime bağlanan dönüşüm beklentisini gözden kaçırır. [1, 10]
Senem Aydın-Düzgit ve E. Fuat Keyman’ın 2012 çalışması, özellikle 1999–2005 döneminde inandırıcı Avrupa koşulluluğunun demokratik reformlar için oluşturduğu teşviki, Türkiye’nin kendi siyasi dinamikleriyle birlikte ele alıyor. Daha sonraki dönemde hem içerideki gelişmeler hem de Avrupa’daki siyasi engeller bu etkiyi aşındırdı. Bu tarihsel değerlendirme, reformların yalnızca Brüksel’in baskısıyla yapıldığı anlamına gelmez. İçeride değişim isteyen aktörlerin, ulaşılabilir görünen bir ortak hedef sayesinde daha güçlü bir dayanak bulabildiğini düşündürür. [2]
Bir üyelik perspektifinin değeri, son gün verilecek üyelik kararından ibaret değildir. Geçiş döneminde hangi kuralların yerleşeceğini, hangi kamu kararlarının denetleneceğini ve hangi hakların güçlendirileceğini öngörülebilir hale getirebilir. İşletme yatırımını, kamu yönetimi kapasitesini, yurttaş da hak talebini bu yön içinde kurabilir. Hedefin inandırıcılığı azaldığında yalnızca varış noktası uzaklaşmaz; yol boyunca kararları birbirine bağlayan istikamet de zayıflar.
Bu nedenle Türkiye’nin kaçırdığı ilk imkân, bütün sorunları çözecek bir üyelik kartı değildir. Daha güvenilir kurallara ulaşmak için siyasi iradeyi, toplumsal talebi ve uluslararası taahhüdü birbirine bağlayabilecek bir sürecin sürekliliğidir. Bu sürekliliği kuramamak, kısa vadeli tercihlerin ülkenin uzun vadeli yönüne daha kolay üstün gelmesine zemin hazırlar.
Avrupa’nın engelleri Türkiye’nin tercihleri
Gerçekleşmeyen üyeliğin bütün sorumluluğunu Türkiye’ye yüklemek adil olmaz. Avrupa’da Türkiye’nin üyeliği, teknik ölçütlerin ötesinde kimlik, kültür ve siyasi aidiyet tartışmalarının konusu oldu. Aydın-Düzgit ve Alper Kaliber’in çalışması, üyeliğin arzu edilirliğine ilişkin süregiden tereddütlerin ve tutarlı bir Avrupa taahhüdünün eksikliğinin Türkiye’de Avrupa’ya güveni nasıl aşındırabildiğini ele alıyor. Bu engelleri görmezden gelmek, ilişkinin neden tıkandığını eksik açıklar. [3]
2005 müzakere çerçevesi de sonucun garanti edilmediğini, sürecin açık uçlu olduğunu belirtiyordu. Kıbrıs’la ilgili yükümlülükler ayrıca somut müzakere engellerine dönüştü. Reformların üyeliği otomatik olarak getireceği varsayımı, bu siyasi ve hukuki yapıyı hesaba katmaz. Avrupa’nın Türkiye’ye karşı sözünü ne ölçüde tutarlı kurduğu, bugün de sorgulanması gereken bir meseledir. [1, 4]
Ancak Avrupa’daki tereddütler, Türkiye’deki demokratik gerilemeyi kaçınılmaz kılmaz. Avrupa Komisyonu’nun 2025 Türkiye Raporu, demokratik standartlar, yargı bağımsızlığı, temel haklar ve hukukun üstünlüğü konusunda ciddi sorunların sürdüğünü kaydediyor. Avrupa Parlamentosu’nun 17 Haziran 2026 kararı da somut demokratik ilerleme olmadan katılım sürecinin yeniden canlandırılamayacağını vurguluyor. Bunlar AB kurumlarının değerlendirmeleridir; ilişkinin bugünkü siyasi durumunu anlamak için belirleyici belgelerdir. [5, 6]
Ekim 2026’da da aynı ayrım gündemdeydi. Reuters’ın 9 Ekim tarihli haberine göre, AB’nin genişlemeden sorumlu Komiseri Marta Kos, Türkiye’deki son adımların üyelik hedefiyle mesafeyi açtığını söylerken başka alanlarda işbirliği imkânlarını da tartışıyordu. Ekonomik ve stratejik temasların sürmesi, demokratik koşullar konusunda ilerleme sağlandığını göstermiyor. [7]
Avrupa’nın tutarsızlığı ile Türkiye’nin kendi tercihleri birbirini besleyen bir aşınma yarattı. Üyelik ihtimali zayıfladıkça reformların dış dayanağı daraldı; reformlar geriledikçe üyelik ihtimali daha da zayıfladı. Bu döngünün hesabını tek tarafa kesmek kolaydır. Döngüyü kırmak ise iki sorumluluğu birlikte kabul etmeyi gerektirir. Avrupa’nın siyasi engelleri eleştirilmeli; Türkiye’nin yurttaşına karşı yükümlülükleri Avrupa’nın tutumuna bağlanmamalıdır.
Kurumsal güven yurttaşın gündelik ihtiyacıdır
Bağımsız yargı, şeffaf ihale ve hesap verebilir yönetim, dış politika bildirilerinde kullanılan soyut ölçüler değildir. Bir işletmenin alacağını tahsil edebilmesi, bir yurttaşın idare karşısında hakkını arayabilmesi ve kamu parasının hangi gerekçeyle harcandığının bilinmesi bu kurumların işleyişine bağlıdır. Kuralın kim olduğuna göre değişmeyeceği güveni, ekonomik hayatın da toplumsal huzurun da temelidir.
Kurallar öngörülemez hale geldiğinde kararların süresi kısalır. Uzun vadeli üretim yatırımı yerine daha çabuk geri dönüş arayan faaliyetler öne çıkabilir. İşletme rekabette üstünlüğünü verimlilikte aramak yerine, karar vericiye yakınlıkta arayabilir. Yurttaş hakkını hukuk yoluyla güvenceye almak yerine kişisel bağlantılara ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bunlar Türkiye’deki bütün işletmelerin ve yurttaşların aynı biçimde davrandığı iddiası değildir; kurumsal belirsizliğin yaratabildiği teşvikleri anlatır.
AB üyeliği bu sorunları kendiliğinden çözmezdi. Avrupa Sayıştayı’nın 2018’de Türkiye’ye sağlanan katılım öncesi yardımları inceleyen raporu, projelerde elde edilen sonuçların kalıcı kurumsal değişime dönüşmesinde sınırlılıklar bulunduğunu gösterdi. Siyasi iradenin yetersizliği ile AB’nin koşulluluk araçlarını kullanma biçimindeki eksiklikler, maddi yardımın etkisini sınırlandırabiliyordu. Eğitim vermek, yeni bir sistem kurmak veya mevzuat hazırlamak, o sistemin siyasi baskı karşısında çalışacağını garanti etmiyordu. [8]
Üyelik sonrasında da gerileme mümkündür. AB Konseyi’nin 2022’de Macaristan için hukukun üstünlüğüyle bağlantılı bütçe tedbirlerini gündeme getirmesi, üye olmanın bu alanda kalıcı bir güvence yaratmadığını hatırlatır. Avrupa’nın kendi içindeki sorunları, Türkiye’ye üyeliği kusursuz bir çözüm olarak sunmamamız için yeterli nedendir. Bununla birlikte ortak denetim ve yaptırım araçlarının varlığı, üyelik düzeninin hiçbir ek koruma sağlamadığı anlamına da gelmez. [9]
Türkiye’nin kaçırdığı kurumsal imkân, güvenilir bir katılım sürecini içerideki hukuk ve denetim talebiyle daha kalıcı biçimde birleştirememesidir. Böyle bir sürecin değeri, dışarıdan alınacak bir iyi hal belgesinde aranamaz. Değer, kamu gücünü kullananların yurttaşa karşı daha fazla hesap vermesini sağlayabilmesindedir. Hukuk güvencesi, üyelik pazarlığında sunulan bir taviz olmadan da ülkenin ihtiyacıdır.
Ticarette içeride kararlarda dışarıda
Türkiye Avrupa’dan ekonomik olarak kopmuş bir ülke değildir. Avrupa Komisyonu’nun verilerine göre AB ile Türkiye arasındaki mal ticareti 2025’te 217,6 milyar avroya ulaştı. Türkiye’nin mal ihracatının yüzde 42,7’si AB’ye yönelirken mal ithalatının yüzde 35,3’ü AB’den geldi. Bu rakamlar, üyeliğin gerçekleşmemesine rağmen güçlü bir ekonomik bütünleşmenin zaten var olduğunu gösteriyor. Kaybı tartışırken mevcut kazanımı silmek doğru olmaz. [10]
1996 başında uygulamaya geçen Gümrük Birliği, sanayi mallarında ticari bütünleşmenin temelini oluşturdu. Kapsamı, tarımın tamamını ve hizmetleri içeren bir tek pazar üyeliğiyle aynı değildir. Sanayinin Avrupa üretim zincirleriyle ilişkisi gelişirken ekonomik ilişkinin diğer alanlarında farklı düzenlemeler ve sınırlar devam etti. Avrupa Komisyonu’nun 2016’da önerdiği modernizasyon ve kapsam genişletme için Konseyin müzakere yönergelerini henüz kabul etmemiş olması da bu eksik bütünleşmenin siyasi tarafını gösteriyor. [10]
Dünya Bankası’nın 2014 Gümrük Birliği değerlendirmesi, ekonomik katkıların yanında yapısal bir asimetriye dikkat çekiyor. Türkiye, Gümrük Birliği kapsamındaki ticari kurallara uyum sağlıyor; fakat bu kuralların AB içinde oluşumunda bir üyenin sahip olduğu karar hakkına sahip değil. Ortaklık kurumları ve istişare imkânları vardır. Bunlar, Avrupa Parlamentosu’nda ve Konseyde üyelikten kaynaklanan temsilin eşdeğeri değildir. [11]
Üçüncü ülkelerle ticaret anlaşmaları da bu asimetrinin bir boyutudur. AB’nin bir ülkeyle yaptığı anlaşma, Türkiye’ye aynı ülkenin pazarında otomatik ve eşit erişim sağlamaz. Türkiye’nin ayrıca anlaşma araması gerekir; sonuç her zaman aynı zamanda veya aynı koşullarda ortaya çıkmayabilir. Her anlaşmanın Türkiye için kesin bir kayıp yarattığını söylemek yerine, karşılıklılığın kendiliğinden sağlanmadığı bu yapıyı tartışmak daha doğrudur. [11]
Brexit’in Türkiye’ye tuttuğu ayna burada belirginleşir. Britanya, ortak kararların içinde sahip olduğu konumdan ayrıldı. Türkiye ise ekonomik olarak etkilenmeye devam ettiği karar düzeninde eşit üyelik konumuna hiç ulaşamadı. Egemenliğin hesabı yalnızca hangi yükümlülüklerden kaçınıldığıyla yapıldığında, hangi kararları etkileyemediğimiz gözden kaybolur. Yakın ekonomik ilişkiyi sürdüren bir ülke için karar hakkı, soyut bir prestij meselesinden fazlasıdır.
Kayıp hesabını hangi Türkiye ile karşılaştıracağız
“Türkiye AB’ye üye olsaydı bugün ne kadar zengin olurdu?” sorusuna tek bir doğru rakam verilemez. Önce üyeliğin ne zaman gerçekleştiğini, hangi koşullarla gerçekleştiğini ve o koşulları sağlayan Türkiye’nin hangi kurumlara sahip olduğunu tanımlamak gerekir. 2010’da gerçekleşmiş bir üyelik ile 2020’de gerçekleşmiş bir üyelik aynı tarihsel yolu ifade etmez. Üyeliğin kendi etkisiyle, üyelik öncesinde yapılmış reformların etkisi de birbirine karışabilir.
Sağlıklı bir araştırmada mevcut ekonomik ilişki, modernize edilmiş bir Gümrük Birliği, üyelik gerçekleşmeden yapılan güçlü iç reformlar ve tam üyelikle birlikte gerçekleştirilen reformlar ayrı senaryolar olarak incelenmelidir. Türkiye’nin bağımsız yargıyı güçlendirmesi için üye olması gerekmez. Gümrük Birliği’nin geliştirilmesi için de tam üyelikle aynı hukuki süreç işlemez. Her kazanımı üyeliğin doğrudan ürünü saymak, ülkenin bugün kendi iradesiyle yapabileceği işleri görünmez kılar.
Avrupa Komisyonu için hazırlanan 2016 tarihli BKP, Panteia ve AESA çalışması, genişletilmiş ticaret çerçevesi senaryosunda Türkiye’nin reel GSYH düzeyinde yüzde 1,44 artış hesaplıyor. Bu bir tam üyelik hesabı değildir. 2011 veri tabanına dayanan ve 2026 için kurulmuş model senaryosunda daha kapsamlı bütünleşmenin, aynı yıl için öngörülen temel senaryoya göre etkisidir. Bugün gerçekleşmiş bir kazanç veya her yıl yeniden eklenecek büyüme oranı olarak kullanılamaz. [12]
Arjan Lejour ve Ruud de Mooij’in 2004 araştırması ise olası üyeliği tek pazar, işgücü hareketliliği ve kurumsal reform kanalları üzerinden değerlendiriyor. Eski çalışmanın bugün yararlı yanı, sayısal sonuçlarını güncel Türkiye’ye taşımak değildir. Yararlı olan, gümrük tarifelerinde zaten önemli ölçüde bütünleşmiş bir ülke için asıl ek kazancın başka alanlarda aranması gerektiğini göstermesidir. Kurumlar, hizmetler ve yatırım beklentileri hesaba katılmadığında üyeliğin ekonomik etkisi eksik ölçülür. [13]
Nauro Campos, Fabrizio Coricelli ve Luigi Moretti’nin Avrupa’daki üyelik deneyimleri üzerine araştırması, incelenen genişleme dalgalarında üyeliğin gelir düzeyine etkisini karşılaştırmalı bir yöntemle ele alıyor. Bulgular ülkeler arasında farklılaşıyor; Türkiye araştırmanın örnekleminde bulunmuyor. Dolayısıyla başka ülkeler için hesaplanan ortalama bir kazancı Türkiye’nin bugünkü millî gelirine uygulamak doğru değildir. Araştırma, incelenmesi gereken bir etki olduğunu gösterir; Türkiye için hazır bir kayıp katsayısı vermez. [14]
Bu modellerin oranlarını ve başka çalışmalardaki yatırım tahminlerini toplayarak büyük bir “üyelik faturası” çıkarmak da yanıltıcı olur. Güvenilir kurumlar yatırımı, yatırım verimliliği, verimlilik de gelir ve ticareti etkiler. Aynı ekonomik zincirin farklı halkalarını ayrı kayıplar gibi eklemek, maliyeti iki kez sayabilir. Ölçüm güçlüğü karşısında yapılacak iş kaybı yok saymak değil, varsayımları açık bir araştırma kurmaktır.
Daha fazla sermayeden daha nitelikli üretime
Türkiye’nin kaçırdığı ekonomik imkânı yalnızca yabancı sermaye miktarıyla anlatmak dar bir yaklaşım olur. Bir yatırımın ülkeye gelmesi ile araştırma, tasarım ve yüksek katma değerli karar süreçlerini de burada kurması aynı şey değildir. Montaj kapasitesini büyütmek önemlidir; fakat tasarım yeteneğini, teknolojik öğrenmeyi ve yerli tedarikçinin niteliğini geliştirmek ülkenin daha uzun vadeli kazancıdır.
Teknoloji geliştiren bir işletme; yetişmiş çalışan, fikrî mülkiyet güvencesi ve kararlarını planlayabileceği bir düzenleme ortamı arar. Yerli bir işletme de aynı güvencelere ihtiyaç duyar. Bu nedenle üyelik perspektifinin ekonomik değeri, yalnızca dışarıdaki yatırımcıyı ikna etmekte aranamaz. Türkiye’de birikmiş sermayenin daha uzun vadeli ve daha verimli faaliyetlere yönelmesini kolaylaştırması da olası kazancın parçasıdır.
Avrupa üretim ağlarına yakınlık, kendi başına bu dönüşümü sağlamaz. Eğitim politikası, üniversitelerin niteliği, mesleki beceriler, rekabet düzeni ve kamu kaynaklarının kullanımı aynı yönde çalışmalıdır. Üyelik, bu çabanın yerini alamaz; inandırıcı bir reform programı ve daha geniş ekonomik bütünleşmeyle birlikte onu destekleyebilir. Kaçırılan imkân, başka ülkelerin başarılarını Türkiye’ye kopyalamak değil, Türkiye’nin mevcut sanayi birikimini daha güçlü bir kurumsal çevrede geliştirebilmektir.
Bu dönüşümün çalışanlar açısından karşılığını da sormak gerekir. Daha fazla ihracatın daha iyi ücret, güvenli çalışma ve mesleki ilerleme doğurması otomatik değildir. Üretim politikasının başarısı, yalnızca firmaların satışlarıyla ölçülmemelidir. Çalışanın becerisi ve pazarlık gücü artmıyorsa, ekonomik bütünleşmenin kazanımları toplumun dar bir bölümünde birikebilir. Türkiye için tartışılması gereken Avrupa perspektifi, üretim artışıyla toplumsal ilerlemeyi birlikte düşünmelidir.
Yeşil dönüşümün dışında kalınamıyor
AB ile yoğun ticaret, Türkiye’nin Avrupa’daki yeni düzenlemelerden etkilenmesini kaçınılmaz hale getiriyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın kesin dönemi 1 Ocak 2026’da başladı. Kapsama giren ürünlerde karbonla ilgili yükümlülükler, Avrupa pazarına satışın koşullarına dahil oluyor. Böylece ekonomik bütünleşmenin yeni aşaması, yalnızca fiyat ve kaliteyi değil, üretimin karbon içeriğini de öne çıkarıyor. [15]
Üyelik, karbon maliyetini ve çevre yükümlülüklerini ortadan kaldıracak bir yol olarak görülemez. AB içindeki üreticiler de karbon düzenlemeleriyle karşı karşıyadır. Fark, ortak düzenin oluşumuna katılım, geçişin yönetimi ve kullanılabilecek finansman araçları bakımından değerlendirilmelidir. Türkiye’nin dışarıda kalırken Avrupa kurallarından bütünüyle etkilenmeyeceği varsayımı da, üye olduğunda dönüşüm maliyetinden kurtulacağı varsayımı da yanlıştır.
Sanayinin temiz enerjiye erişimi, emisyon ölçümü, yeni teknoloji yatırımları ve tedarik zincirlerindeki uyum kapasitesi bu nedenle ülkenin kendi kalkınma meselesidir. Özellikle küçük işletmeler açısından geçişin teknik ve mali yükünü azaltmak gerekir. Dönüşümün yalnızca büyük firmaların karşılayabildiği bir koşula dönüşmesi, mevcut üretim yapısındaki eşitsizlikleri derinleştirebilir.
Burada Avrupa perspektifinin değeri, tek bir fonun tutarında aranamaz. Uzun vadeli bir dönüşüm takvimi, yatırımları aynı hedefe yöneltebilir. Üyelik gerçekleşmeden de birçok hazırlık yapılabilir. Fakat ortak karar ve finansman düzenine katılamamanın ek maliyetleri ayrıca incelenmelidir. Türkiye’nin ekonomik geleceği, bu soruları yalnızca gümrük tarifesi tartışmasının içinde tutamayacak kadar değişti.
Fonlar ve uyumun toplumsal hesabı
Tam üyeliğin olası ekonomik kazanımları arasında ortak bütçe ve politikalara katılım da vardır. Ancak buradan Türkiye’nin belirli bir miktar parayı otomatik olarak alacağı sonucu çıkarılamaz. Olası üyelik tarihindeki AB bütçesi, katılım koşulları, Türkiye’nin bütçeye katkısı ve kaynakları kullanma kapasitesi birlikte hesaplanmalıdır. Başka bir üyenin aldığı fonu nüfusa göre çarpmak, Türkiye için güvenilir bir gelir tahmini oluşturmaz.
Kaynağın tahsis edilmesi ile etkili kullanılması da aynı şey değildir. Proje hazırlayabilen belediye, denetlenebilir ihale, şeffaf seçim ölçütleri ve yerel ihtiyaçla bağlantılı yatırım programı gerekir. Böyle bir kapasite yoksa fon, kalıcı verimlilik ve hizmet kalitesi yaratmadan harcanabilir. Katılım öncesi yardım deneyiminin gösterdiği sınırlılıklar, üyelik sonrasında kullanılabilecek kaynakların da kurumsal niteliğe bağlı olacağını hatırlatır. [8]
Diğer tarafta uyumun maliyetleri bulunur. Rekabete daha fazla açılan sektörler, yeni çevre standartlarına uyması gereken işletmeler ve değişen tarım düzeninden etkilenen üreticiler aynı kazancı elde etmeyebilir. Ekonominin toplam kazanımı pozitif olsa bile belirli bir bölgede iş ve gelir kaybı yaşanabilir. Üyeliğin toplumsal olarak savunulabilir olması, bu farkların önceden görülmesine bağlıdır.
Brexit’in Türkiye’ye verdiği önemli derslerden biri de burada yatar. Bütünleşmenin toplam faydasını anlatmak, dışarıda kaldığını düşünen yurttaşın itirazını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Türkiye’nin olası Avrupa dönüşümünde bölgesel yatırım, mesleki eğitim ve gelir güvencesi, üyelik sonrasında düşünülecek telafi araçları olarak bırakılamaz. Dönüşüm programının başından itibaren onun parçası olmalıdır.
Yurttaşın önündeki görünür ve görünmez sınırlar
Toplumsal maliyet, üyelik tartışmasının çoğu zaman geride kalan tarafıdır. Oysa bir öğrencinin konferansa, bir girişimcinin müşteriye, bir sanatçının ortak çalışmaya zamanında ulaşabilmesi ülkenin kapasitesiyle doğrudan ilgilidir. Vize işleminin maliyeti yalnızca harç değildir. Belirsizlik, belge hazırlığı ve seyahatin zamanında gerçekleşmeme ihtimali, kimi temasların daha başlamadan terk edilmesine yol açabilir.
Avrupa Komisyonu’nun Mayıs 2026’da açıkladığı verilere göre 2025’te Türkiye’de yapılan kısa süreli Schengen vizesi başvurularının sayısı yaklaşık 1,26 milyondu. Bu, başvuru sayısıdır; tekil kişi sayısı veya bütünüyle Türk vatandaşlarının sayısı olarak okunmamalıdır. Rakam yine de Avrupa ile temas talebinin ölçeğini gösterir. Başvuruların hepsini reddedilmiş gibi anlatmak da doğru değildir; mesele, temasın büyük bir başvuru ve izin sürecinden geçmek zorunda olmasıdır. [16]
Tam üyelik, Schengen’e katılım, kısa süreli vize muafiyeti ve çalışma hakkı farklı hukuki düzenlemelerdir. Bunların aynı gün ve aynı koşullarla gerçekleşeceği varsayılamaz. AB yurttaşlığının serbest dolaşım ve ikamet çerçevesi de çeşitli koşullar içerir; katılım süreçlerinde geçiş düzenlemeleri bulunabilir. Türkiye’nin üye olduğu gün bütün hareketlilik meselelerinin tek hamlede çözüleceğini söylemek gerçekçi değildir. [17]
Yine de üyelik, yurttaşın Avrupa’yla ilişkisinin niteliğini değiştirebilecek bir imkândır. Hareketlilik, yalnızca başka bir ülkede yaşamak değildir. Yeni bilgi edinmek, geçici çalışma yapmak, mesleki ağ kurmak ve edinilen beceriyle geri dönmek de bu alanın içindedir. İzin sürecinden daha güvenli bir hak çerçevesine geçebilmenin değeri, tek bir seyahatin maliyetinden daha büyüktür.
Türkiye’nin burada kaybettiği fırsatı, gençlerinin ülkeden ayrılmasını önleyebilecek bir üyelik olarak da tarif edemeyiz. Daha serbest hareket, nitelikli insanların dışarıya gitmesini artırabilir. Kazancı belirleyen, ülkenin içeride iyi iş, bilimsel özgürlük ve yaşanabilir bir gelecek sunup sunamadığıdır. İnsanların dünyaya açılması ile Türkiye’de gelecek kurması birbirini dışlamak zorunda değildir. Bu iki imkânı birlikte taşıyabilen bir düzen gerekir.
Toplumun Avrupa ile bağı zaten var
Gerçekleşmeyen üyelik, Türkiye’nin Avrupa’daki eğitim ve araştırma programlarının bütünüyle dışında olduğu anlamına gelmez. Türkiye Erasmus+ programına katılıyor; Horizon Europe araştırma programına da ilişkili ülke statüsüyle dahil. Dolayısıyla bugün var olan öğrenci, akademisyen ve araştırmacı imkânlarını üyelik olmadığı için hiç yokmuş gibi anlatmak doğru olmaz. Mevcut araçların ne ölçüde kullanılabildiği ve hangi alanlarda ek erişimin mümkün olduğu ayrı ayrı incelenmelidir. [18, 19]
Bu ayrım, toplumsal kaybı küçültmez; nerede aramamız gerektiğini gösterir. Bir araştırmacı programa başvurabiliyor olabilir. Fakat çalıştığı kurumun niteliği, ifade ve araştırma özgürlüğü, uluslararası meslektaşlarıyla ilişki kurma kolaylığı ve uzun vadeli mesleki geleceği ayrıca önem taşır. Programlara erişim, bunların hepsini kendiliğinden sağlamaz. Üyelik perspektifinin zayıflaması da var olan temasların tamamen ortadan kalkması demek değildir.
Kadınların eşitliği, çalışanların hakları ve farklı kimliklerin güvenliği de dışarıdan alınacak bir kimliğin unsurları olarak görülemez. Bunlar Türkiye toplumunun kendi talepleridir. Güçlü bir Avrupa perspektifi, talepleri ortak bir reform programına bağlayan ek bir dayanak sunabilirdi. Fakat toplumsal hakların gerçek güvencesi, içeride onları savunan örgütlerin, bağımsız kurumların ve hesap verebilir siyasetin varlığıdır.
Bu nedenle kaçırılan toplumsal geleceği yalnızca daha fazla seyahat ve daha çok proje olarak düşünmemek gerekir. Yurttaşın kamusal kararları etkileyebilmesi, hak ararken yalnız bırakılmaması ve kamusal hayatta eşit muamele görmesi de bu geleceğin parçasıdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Avrupa tartışmasının topluma sunabileceği en güçlü anlam, ülkenin yurttaşına hangi güvenceyi vereceğini yeniden ciddiye almasıdır.
Stratejik önem üyelik hakkının yerine geçmez
Türkiye ile Avrupa’nın ticaret, göç, güvenlik ve enerji gibi alanlarda işbirliği yapması mümkündür ve gereklidir. Türkiye’nin NATO içindeki konumu ve coğrafi önemi de bu ilişkinin ağırlığını artırır. Ancak bu işbirliği biçimlerinin her biri, tam üyeliğin ortak karar düzeninden farklıdır. Bir ülkenin vazgeçilmez bir muhatap olması, o ülkenin ortak kurumlarda temsil hakkına sahip olduğu anlamına gelmez.
Burada aday ülke ile stratejik ortak arasındaki fark ortaya çıkar. Adaylık, ortak bir siyasi ve hukuki düzene katılmanın koşullarını tartışır. Stratejik ortaklık, tarafların çıkarlarının hangi somut alanlarda buluştuğuna odaklanabilir. İkincisi yararlıdır; birincinin dönüşüm imkânını bütünüyle taşımaz. Yakın ekonomik ilişki ve sık diplomatik görüşme, üyelik perspektifinin yerini otomatik olarak dolduramaz.
Avrupa açısından da ilişkinin yalnızca ihtiyaç ortaya çıktığında Türkiye’den işbirliği istemeye dayanması yetersizdir. Yurttaş hareketliliği, eğitim, sivil toplum ve ekonomik ilişkinin yapısal sorunları, güvenlik gündeminin gerisine sürekli itilirse ortaklığın toplumsal temeli zayıflar. Türkiye’nin demokratik eksiklikleri eleştirilirken Türkiye toplumunun Avrupa ile temas imkânlarının korunması ve genişletilmesi gerekir.
Türkiye açısından ise stratejik önemi, üyelik koşullarının yerine geçen bir pazarlık üstünlüğü olarak görmek sonuç vermiyor. Bağımsız yargının, temel hakların ve demokratik denetimin gerekliliği ülkenin coğrafi önemine göre değişmez. Diplomatik ağırlık bazı kapıları açabilir; yurttaşın haklarının güvencesini tek başına kuramaz.
Kaçırılan geleceği yeniden kurmak
Türkiye AB’ye üye olsaydı bütün sorunlarını aşmış bir ülke olacağını söyleyemeyiz. Üyelik yeni rekabet baskıları, mali yükümlülükler ve uyum maliyetleri getirirdi. Kazançlar toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmayabilirdi. Reform yapılmadan üyelik varsaymak da, üye olununca reformların sonsuza kadar korunacağını düşünmek de araştırmanın yerini alan temennilerdir.
Fakat üyeliğin gerçekleşmemesini bedelsiz bir bağımsızlık kazanımı gibi sunmak da aynı ölçüde eksiktir. Temsil hakkının eksikliği, ekonomik ilişkinin yapısal sınırları ve inandırıcılığını yitiren reform perspektifi ülkenin hareket alanını etkiledi. Bunların Türkiye’nin diğer sorunlarıyla etkileşimi araştırılmalıdır. Her kayba kesin bir tutar verememek, kaybın bulunmadığını kanıtlamaz.
Yeniden başlangıcın ilk işi, üyelik tarihi beklemek değildir. Türkiye bağımsız yargıyı, kamu kaynaklarında şeffaflığı ve temel hak güvencelerini kendi yurttaşının ihtiyacı olarak güçlendirmelidir. Üretim ve eğitim politikasını daha uzun vadeli bir yön içinde kurmalı; Avrupa ile mevcut ekonomik ilişkinin eksiklerini, Gümrük Birliği’nin geliştirilmesini ve hareketlilikteki güçlükleri somut olarak ele almalıdır. Bu işlerin bir bölümü üyelikten önce de yapılabilir. Yapılabilenleri ertelemek, kayıp hesabını her yıl büyütür.
Avrupa’dan beklenen ise koşullarında ve karşılığında tutarlılıktır. Reform talebi, yerine getirildiğinde hiçbir sonuç üretmeyen bir söyleme dönüşmemelidir. Üyelik kararı bütün üyelerin siyasi iradesini gerektirir; kimse bugünden kesin bir tarih veremez. Buna rağmen inandırıcı bir yol, dürüst bir ilişki ve toplumsal temasları genişleten somut adımlar kurulabilir. Türkiye’ye ilişkin kimlik tartışmalarını değişmez bir dışlama gerekçesine dönüştürmek, Avrupa’nın kendi ilkelerini de zayıflatır.
Britanya, dışına çıktığı ortaklığın değerini yeniden tartışıyor. Türkiye’nin de eşiğinde beklediği ortaklığı, kendi geleceği bakımından yeniden değerlendirmesi gerekiyor. Brexit’in öğrettiği, her uluslararası ortaklığın doğru olduğu değildir. Ortaklığın yükümlülüklerini sayarken sağladığı etkiyi, güveni ve imkânları hesaptan çıkarmanın, sonunda daha dar bir geleceğe yol açabileceğidir.
Türkiye Avrupa’nın eşiğinde yalnızca yıllar geçirdiği için eskimiyor. O yıllar içinde kurulabilecek kurumlar, yapılabilecek yatırımlar ve genişletilebilecek yurttaş imkânları ertelendikçe eskime riski büyüyor. Kaçırılan geleceğin hesabını açmak, geçmişe hayıflanmak için değil, hâlâ kurulabilecek geleceği daha fazla geciktirmemek için gereklidir.
Kaynakça
[1] Avrupa Birliği Konseyi. (t.y.). Türkiye: Adaylık ve müzakere süreci. Kurumsal değerlendirme
[2] Aydın-Düzgit, S. ve Keyman, E. F. (2012). EU–Turkey relations and the stagnation of Turkish democracy. Global Turkey in Europe Working Paper No. 2. Istituto Affari Internazionali. Tam metin
[3] Aydın-Düzgit, S. ve Kaliber, A. (2016). Encounters with Europe in an era of domestic and international turmoil: Is Turkey a de-Europeanising candidate country? South European Society and Politics, 21(1), 1–14. Makale
[4] Avrupa Birliği. (2005, 3 Ekim). Negotiating framework: Turkey. Müzakere çerçevesi
[5] Avrupa Komisyonu. (2025). Türkiye Report 2025. SWD(2025) 756 final. Rapor
[6] Avrupa Parlamentosu. (2026, 17 Haziran). Resolution on the 2025 Commission report on Türkiye. 2025/2256(INI). Karar özeti
[7] Reuters. (2026, 9 Ekim). EU commissioner says recent Turkish actions widen gap with its EU membership goal. Haber
[8] Avrupa Sayıştayı. (2018). EU pre-accession assistance to Turkey: Only limited results so far. Special Report No. 07/2018. Denetim raporu
[9] Avrupa Birliği Konseyi. (2022, 12 Aralık). Rule of law conditionality mechanism: Council decides to suspend €6.3 billion given only partial remedial action by Hungary. Bütçe koşulluluğu
[10] Avrupa Komisyonu, Ticaret Genel Müdürlüğü. (t.y.; 2025 ticaret verileri). EU trade relations with Türkiye. Ticaret verileri ve çerçeve
[11] Dünya Bankası. (2014). Evaluation of the EU–Turkey Customs Union. Tam rapor
[12] BKP Development Research & Consulting, Panteia ve AESA. (2016). Study of the EU–Turkey bilateral preferential trade framework, including the Customs Union, and an assessment of its possible enhancement. Avrupa Komisyonu için hazırlanan rapor. Tam rapor
[13] Lejour, A. M. ve de Mooij, R. A. (2004). Turkish delight: Does Turkey’s accession to the EU bring economic benefits? CESifo Working Paper No. 1183. Araştırma metni
[14] Campos, N. F., Coricelli, F. ve Moretti, L. (2019). Institutional integration and economic growth in Europe. Journal of Monetary Economics, 103, 88–104. Makale
[15] Avrupa Komisyonu. (2026). Carbon Border Adjustment Mechanism: Definitive regime. Uygulama çerçevesi
[16] Avrupa Komisyonu. (2026, 28 Mayıs). Schengen short-stay visa applications rise in 2025 but remain below pre-pandemic levels. 2025 başvuru istatistikleri
[17] Avrupa Komisyonu. (t.y.). Free movement: EU nationals. Dolaşım ve çalışma hakları
[18] Avrupa Komisyonu. (t.y.). Erasmus+ opportunities in Türkiye. Programa katılım
[19] Avrupa Komisyonu. (2021, 21 Aralık). Updates on the association of third countries to Horizon Europe. Türkiye’nin ilişkilendirilmesi
Tamamlayıcı kitaplar
Aydın-Düzgit, S. ve Tocci, N. (2015). Turkey and the European Union. Palgrave Macmillan. Kitap bilgisi
Türkiye–AB ilişkisinin adaylık, komşuluk ve ortaklık boyutları.
Hoekman, B. M. ve Togan, S. (Ed.). (2005). Turkey: Economic reform and accession to the European Union. Dünya Bankası ve CEPR. Kitap bilgisi
Ticaret, sektörler ve ekonomik reform üzerine derleme.
Müftüler-Baç, M. (2016). Divergent pathways: Turkey and the European Union. Barbara Budrich. Kitap bilgisi
İlişkinin siyasi ve kurumsal ayrışması.
Ketola, M. (2013). Europeanization and civil society: Turkish NGOs as instruments of change? Palgrave Macmillan. Kitap bilgisi
Sivil toplum ve Avrupa perspektifi.
Süleymanoğlu-Kürüm, R. ve Cin, F. M. (Ed.). (2021). Feminist framing of Europeanisation: Gender equality policies in Turkey and the EU. Palgrave Macmillan. Kitap bilgisi
Toplumsal cinsiyet eşitliği ve politika dönüşümü.
(*) Tükel Araştırma ve Proje Danışmanlığı.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


