Salon Müziği

Salon Müziği

Chopin çalmayı bitirince bu duyduğunuz müziğin o an odada bulunanlardan kimi  betimlediğini tahmin etmeye çalışıyorsunuz:)

Salon Müziği

İki yazı önce kendi evimde yapacağım salon toplantılarını duyurmuştum. Bu hafta salon konseptinin kendisini biraz açalım dedim.

18. ve 19. yüzyıllarda aydınlanmakta olan Avrupa’nın asilzadelerinin malikanelerinde bir hareketlilik vardır. Varlıklı ailelerin hanımları evlerinde yemekli, içkili toplantılar düzenlemektedirler. Bir bakıma bizimkilerin “gün” veya “konken partisi” gibi bir şey; ama kadınlı erkekli. Önceleri bu buluşmalarda sohbetin yanı sıra oyunlar da oynanır. Sonra olay büyür, elit birer sanat etkinliğine dönüşür.

1830’lara gelindiğinde Paris’in salonlarında Chopin ve Liszt gibi önemli müzisyenleri görüyoruz. Bir müzisyenin kariyeri için önemli bir mecra, salon. Yüksek sosyeteye kendi müziğini tanıtmanın ve sevdirmenin yolu. Zîra o dönemde müzik endüstrisini ayakta tutan onlar: orta-üst sınıflar, burjuvazi. Filarmoni derneğini kuran, destekleyen, konsere, operaya, baleye bilet alan, bestecilere beste siparişi veren, davetlerde konuklarına en kaliteli canlı müziği dinleterek -canlıdan başka seçenek yok o zaman- yüksek sanat zevkini yaşatan, bir yandan bununla kendi sosyo-ekonomik statüsünü perçinleyen bir tabaka.

Salonlarda sahne alan müzisyenler çok çeşitli. Bazen tek bir piyanist-besteci tüm geceyi götürüyor, -Viyana’daki “Schubertiade” akşamlarında Schubert’in yaptığı gibi- bazen de birden fazla müzisyen sırayla çalıyor, söylüyor; arada oda müziği icraları, hatta bazı senfoni ve konçertoların küçük gruplar için düzenlenmiş oda müziği versiyonları bile çalınabiliyor. 

Bu gecelerin yıldız müzisyenleri doğaçlama da yapabilen piyanist-besteciler. İşin ilginç tarafı burada başlıyor.

Hayal edin: 1830’larda Paris’te yaşıyorsunuz. Bir akşam Kont Potocki’lerin evine davetlisiniz. Herkes çok şık, avizeler ışıl ışıl, uşaklar koşturuyor. Geniş bir salonun odak noktasında bir kuyruklu piyano. Piyanoda Chopin oturuyor. Elinizde şarap kadehinizle, etrafınız dönemin önemli yazarları, ressamları, bilim insanlarıyla çevrili, hep birlikte Chopin’i dinliyorsunuz. 

Çok bilgili ve meraklı bir müziksever olarak o tarihî anda orada olabildiğiniz için kendinizi şanslı sayıyorsunuz. Fakat şansınız bununla kalmıyor! Resmen ballısınız! Çünkü Monsieur Chopin, henüz bestelemeyi bitirdiği mazurkalarından veya valslerinden birkaçını çaldıktan sonra daha önce hiç kimsenin duymadığı bir eser çalmaya koyuluyor: o anda doğaçlama olarak yaratıyor bunu. Döktürüyor tabii;) Peki bu müzik ne üzerine? Orada bulunan birisini anlatıyor! Chopin çalmayı bitirince bu duyduğunuz müziğin o an odada bulunanlardan kimi  betimlediğini tahmin etmeye çalışıyorsunuz:) Bir de sizi anlatmışsa, şansınız üçe katlandı demektir! 

O an orada bulunanlar dışında bir daha hiç kimsenin duyamayacağı bir müziğe şahit oldunuz. Üstelik size özel, sizi anlatan bir müzik. Ancak onu bir daha siz bile dinleyemeyeceksiniz. Anılarınızda yaşayacak. 

Derken Franz Liszt geçiyor piyanoya. “Un thème! Un thème!” nidaları atılıyor. Konukların arasından biri bağırıyor: “Mariage de Figaro”! Maestro Liszt anında dalıyor, gösterişli arpejlerle, oktavlarla, piyanonun bir ucundan diğer ucuna fırtına gibi eserek “ben buradayım” diyor. O arpejler durulup da sakin bir denizin dalgalarına dönüşüyor, sonra onların yanına daha evvelsi gün operada izlediğiniz Figaro’nun Düğünü’nden bir ezgi ekleniyor. Gözünüzü kapatsanız, 3 el çalıyormuş gibi duyuluyor: bir yandan dolgun bir bas partisi, bir yandan gökyüzünü boyarcasına klavyenin üst rejistrinde sürekli gidip gelen arpejler, bir yandan bu yer ve gök arasında, ortada şarkı söyleyen bir piyano sesi. Mozart’ın müziğini kendi süzgecinden geçiren Liszt, 2 saatlik operadan seçtiği 3 temayla eseri 15 dakikaya indirgiyor, bu temaları kendi özgün piyanistik fikirleriyle birbirine bağlayarak, bazen varyasyon yaparak müzikle oyuncak gibi oynuyor. 

Henüz Rock’n roll icat edilmemiş. Kadınlar bayılıyor -lafın gelişi değil, cidden düşüp baygınlık geçiriyor kimileri- yakışıklı ve havalı Liszt’in piyanoda art arda sergilediği akrobatik numaralar karşısında.

Ne kadar insancıl bir etkinlik formatı, değil mi? Her kültürde benzeri var. Çünkü insan işten arta kalan zamanda dinlenmek ister. Dinlenirken yemek, içmek ve eğlenmek ister. Kültür seviyesi yükseldikçe bu eğlencenin niteliği de incelir. 

…Ve insan tüm bunları paylaşmak ister. Dostlarıyla paylaştığı için daha değerlidir o anlar.

Bizim sıra gecelerimiz de aynıdır: evlerde yapılıyor; sofra var, yeme var, içme var, sohbet var, müzik var, adap var, gelenek var, paylaşım var. Müziği yapan dönemin iyi ustalarıysa olay daha da özel, anlayana tabii.

19. yüzyıl Avrupası’nda salon düzenleyen her ev sahibi eşit derecede şanslı değildi tabii. Sadece Chopin, Beethoven yoktu o salonlarda. Ferdinand Hiller, Francis Thomé, Franz Behr gibi adını, sanını duymadığınız bir sürü bestecinin hafif karakterli eserleri de buralarda icra ediliyordu -klasik müziğin “lay lay lom”u-. Öyle ki, “salon müziği” denince akla bu hafif piyano parçaları gelir oldu.

“O zamanda yaşamak ve o geceleri deneyimlemek nasıldı acaba?” diyorsanız, 17 Şubat akşamı ilkini yapacağımız “Salon Toker”e buyrun. Kontenjan sınırlı. Müracaat: Öznur Bülbül  0 (507) 427 71 72

Ama önce buradan kuralları okuyunuz:)

İlgili İçerikler