İlk kez 12 yaşımda piyanom oldu. Akustik, 80 yaşında bir Alman piyanosu. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı çello bölümüne kabul edilmiştim. Yaşım büyük bulunduğu için piyano bölümüne alınmamıştım ama tüm tutkum piyanoydu. Babam -nur içinde yatsın- sistemin bana biçtiği rolden çok kendi seçtiğim yolu onurlandırarak bana piyano aldı. Okulun ödünç verdiği çelloyla çello derslerine gidiyor; ancak okulun telkin ettiği günde 4-6 saatlik çello çalışmasını yapmıyor, bilakis haftada 1 kere, dersten hemen önce 15-20 dakika çello çalışıyordum. Buna karşın okulun bir çello öğrencisinden hiç talep etmediği oranda, tüm boş zamanımı piyano başında geçiriyordum.
Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Müzik Hazırlık Okulu (orta-lise kısmı) beni piyano bölümüne kabul edene kadar İstanbul’da yaşadığım o bir yıllık süreyi babaannem ve dedemin evinde, yüksek bir apartmanın en üst katında geçirdim. Piyano çalmayı bitirme saatim yanlış hatırlamıyorsam 21:00 veya 22:00 idi. Akşam yemeğinden sonra o saat yaklaştıkça gerilimim artardı, zira ben durmazsam hacı dedem tam dakikasında kapıdan başını uzatır, gerekli uyarıyı yapardı. Ben o sırada ya beste yapıyor olurdum ya da doğaçlamayla müzikle ifade yolları arıyor, keşfediyor, ya da duygusal bir boşalım yaşıyor olurdum. Durmak çok zordu! Zamanımı sonuna kadar kullanır, mümkünse azıcık daha ekstradan süre isterdim.
Neyse ki o binadaki kimsenin piyano sesiyle problemi yoktu. Bir kere bile şikayet gelmedi. Beni geren dedemin titizliğiydi.
Ertesi yıl ailemle birlikte taşındığım Ankara’da Koru Sitesi’nde 16. kattaki dairemizde de şanslı çıktım. Piyano çalışmalarımda 23:00’ü geçirmemeye çalışıyor, çok ihtiyacım varsa gece yarısını bile bulabiliyordum. Bu bazen bireysel bir çalışma oluyor; zaman zaman da annemin donattığı ziyafet sofralarının ardından misafirlerimizi eğlendirmek üzere odamda piyano başında yapılan bir müzikli keyif toplantısı oluyordu.
Koru Sitesi’nden sonra Konutkent II sitesinde birkaç yıl müstakil evimiz oldu. En alt kat komple benimdi. Bize daha iyi koşullar sağlayabilmek için Rusya’da çalışmaya gitmiş olan babam bu sefer yarım kuyruklu bir Kawai almıştı bana. Bir müzik öğrencisi daha ne isteyebilir? Canım istediğinde, çalışma ihtiyacım olduğunda, ilham kulaklarımdan fışkıracak boyutlara ulaştığında sabahın 4’üne, 5’ine kadar piyano çaldım o evde. Bahçe ötesindeki diğer müstakil evlerden birindeki bir komşumuz bir keresinde bana demişti ki “sen çalışırken benim dinlediğim müzik seni rahatsız ederse pencereden elinle bir kısma işareti yapman yeter”.
O evden sonra yurt dışına gittim. Amerika’da tüm çalışma ihtiyacımı müzik fakültesinin gece yarısına kadar açık binalarındaki piyanolarda karşıladım. Eve piyano alacak durumum olmadı. Mezun olduktan sonra da aynı çalışma düzenine devam ettim, zira daha önceki bir yazımda da yazdığım gibi, orada bizdeki gibi bir denetim yoktu: “Hayrola birader? Sen burada okuyon mu? Kimliğini göster!” diyen yoktu. Elini kolunu sallayan içeri girip, boş bulduğu piyanolu odaya yerleşebiliyordu.
10 yıl sonra Türkiye’ye temelli dönüş yaptığımda annemler Ema Asmabahçe Konutları’na taşınmışlardı. Yine Ankara’nın Çayyolu bölgesinde, eski evimizden çok uzakta olmayan, dubleks dairelerden oluşan bir apartman sitesi. Yatak odaları üst katta, oturma düzeni alt katta olan evler. Piyano, dairemizin alt katında, salondaydı. Ailem resmen salonu bana bir çalışma alanı olarak tahsis etmişti. Ben gece çalışacak bile olsam onlar üst katta buna katlanıyorlardı. Çok güzel! Peki ama komşular olacak?
Alt kat komşumuz gündüz bile çalışmamdan rahatsız oluyordu. Defalarca kapımıza geldiler, piyanoya son vermem için ricacı oldular. Bir ortak paydada buluşalım, gece çalışma olmasın dedik; piyano çalmaya akşam 19:00’da son vermemi istediler! 19:00 ne ki?! “Biz sanata karşı değiliz, biz de müzik severiz. Dinleti formatında bir piyano sesi olsa dinleriz. Ama Hakan Bey'in çalmasının başı yok, sonu yok!” demişler anneme. Haklılardı. İster icracı olsun ister besteci, bir müzisyenin çalışmasını dinlemek kimse için keyifli değildir; çünkü hazır bir performans dinlemeye benzemez; çalışılan pasajların kesit kesit tekrar edilmesi; devamlı baştan alınması, evire çevire türlü tempolarda tekrar edilmesi gibi şeyler içerir.
Bir gün bir deneme yapmak üzere annemi aşağıya, onların evine gönderdim. Ben çaldım, o dinledi, sonra yanıma döndü. “Aynı odada çalıyormuşsun gibi geliyor ses” dedi. Ne yapılabilirdi ki? Onların sükunete ihtiyacı vardı, benim de çalışmaya.
Tam da beste yaptığım bir dönemdi. “Aslı için Üç Parça”yı yazıyordum. O yıllarda ilham kapımı çaldı mı, deri değiştiren bir yılan kadar tehlikeli olurdum. Saat kaç olursa olsun, hiç kimse hiçbir şey pahasına sürecimi bölmemeliydi. Bana dokunulmamalıydı. İçime doğan bu çok özel çağrıya cevap vermek her şeyden önemliydi.
Komşularıma bir mektup yazdım. “Yaşadığınız rahatsızlığı anlıyorum. Ancak ben Tanrının yeryüzündeki elçilerinden biriyim. Yaptığım iş kutsal. Bu rahatsızlığa katlanmakla insanlık adına hayırlı bir şey yapmış olursunuz. Katlanmanızı rica ediyorum” dedim. Eserlerimden derlediğim bir CD eşliğinde kapılarına bıraktım.
Hayatımda hiç kimseye böyle megalomanca bir şey söylememiştim! Ama bulabildiğim tek çözümdü.
Aslı için Üç Parça’yı o evde yazdım, bitirdim. Sonra taşındık. Bu eserimin kaydı 2 gün önce dijital mecralarda çıktı. Buradan dinleyebilirsiniz.
Bir yıl sonra da annemlerden ayrılıp İstanbul’a taşındım, Sarıyer/Ferahevler’de küçük bir apartmanın en üst katına. Yeni evimde kirada olmama rağmen bir hayli masraf edip ses yalıtımı yaptırdık. Alt katlara giden sesi tamamen kesmese de ciddi oranda azaltan bir yalıtım. Halen orada yaşıyorum ve komşularımdan yana çok şanslıyım. Gece yarısından sonra çalmamaya dikkat ediyorum, ama ara sıra 01:00’e kadar süren bir çalışmam olsa bile ses eden olmuyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|
Ne demişler: “Ev alma, komşu al”. Darısı tüm meslektaşlarımın başına!


