Müzikte kamplaşmalar

Müzikte kamplaşmalar

Büyük resmi göremeyen küçük insanlar, önemsiz şeyler üzerinden gereksiz yere kamplara bölünüp savaşmaya mahkumdurlar

Müzikte kamplaşmalar

Sizce enstrümantal müzik, yani sözleri olmayan müzik de sözlü müzik gibi bir konudan bahsetmeli mi, yani gerçek hayattan bir şeyleri betimlemek için mi yazılmalı? Yoksa besteci sadece içinden gelen, gönlüne hoş gelen sesleri kağıda dökse olur mu, ardında herhangi bir anlam olmaksızın? Yeri geldiğinde her ikisi de güzel değil mi -iyi bestelenmişse-? İlle biri veya diğeri olmak zorunda olsa saçma olmaz mıydı?

Bugünün penceresinden bakınca tahmin ederim böyle bir konunun zevk meselesi değil de kutuplaşma vesilesi olması hepimize saçma gelecektir. Müzik, müziktir. İsteyen kelebeğin uçuşundan esinlenir de yazar/çalar/söyler, isteyen adını koymadan seslerle oynar.

Ne var ki 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'da bazı müzisyenler bu konuda iki kampa bölünmüşlerdi.

Bir taraf programlı müziği savunuyordu; yani yazılan her eser -sözsüz bile olsa- müzik haricinde bir şeyleri betimlemek zorundaydı onlar için. Bu kampın temsilcileri F. Liszt, R. Wagner ve teorisyen Franz Brendel'di. Liszt'in senfonik şiirleri vardır mesela, Orpheus, Prometheus, Hamlet gibi mitolojik veya edebi metinlerden esinlenmiş.

Karşı kampta ise eserlerine sonat no. 3, senfoni no. 5 şeklinde teknik başlıklar veren Brahms, Clara Schumann ve bu yaklaşımı savunan ünlü kemancı Joseph Joachim ve teorisyen Eduard Hanslick gibi isimler vardı.

Tartıştıkları tek konu müziğin konulu olup olmaması değildi; "programcı" kamp aynı zamanda form ve armoni gibi teknik konularda daha ilerici, daha arayışçı bir tutum içindeyken, "mutlak müzikçi" kamptakiler teknik bakımından bir önceki yüzyılın "klasik" yaklaşımlarına daha yakındılar. Brahms elbette Mozart stilinde müzik yazmıyordu, ancak Wagner'e kıyasla daha muhafazakar bir müzik dili vardı.

Bu iki kampın temsilcileri birbirlerini alaya alan, küçümseyen ve kendi yaklaşımlarını tek doğru yol olarak savunan manifestolar, dergilerde eleştiri yazıları vs. yazıp duruyorlardı.

Peki, şimdi her iki kamptan birer eser dinleyelim:

Liszt'in "Mazeppa" Senfonik Şiiri

Brahms'ın 4. Senfonisinin 3. bölümü

Ne düşünüyorsunuz? Elbette iki farklı karakterde eser. Ancak ikisi de klasik müzik. İkisi de romantik dönem müziği, belli. İkisinde de inişler, çıkışlar var. İkisi de usta işi. Mazeppa'nın öyküsünü biliyor musunuz? Durun, hemen bakmayın. Tahmin etmeye çalışın, Liszt neyi anlatmış olabilir? Peki, Brahms neyi anlatmaya çalışmış? İlle bir şey anlatmak zorundalar mı? İsteyen bir öykü yakıştırabilir. Tamam, şimdi Mazeppa'nın öyküsüne bakabilirsiniz. Ne değişti? Bu öykü bir eseri diğerinden daha değerli kılıyor mu?

150 yıl öncesinin bu kavgaları muhataplarıyla birlikte gömüldü, gitti. Sonrasında başka kavgalar, çekişmeler yaşandı müzik dünyasında: Avrupa'da ve Amerika'da 20. yüzyıl yenilikçiliği, 20. yüzyıl gelenekçiliği, bizim memlekette Doğuculuk, Batıcılık...

Tüm bunlara uzaktan baktığınızda müzikte tek bir ayrımın önemi olduğunu görürsünüz: kalite. İyi müzik vardır, vasat müzik vardır. Gerisi hikaye. Her tür müziğin iyisi, usta elinden çıkma örnekleri değerlidir; kaliteli olduğu ölçüde insanlığa mal olmaya adaydır, arkasında bir ideoloji olsun, olmasın, hatta isterse bestecisi ırkçı (Wagner) veya katil (Gesualdo) olsun. Her müziğin kötüsü ise zamanla unutulmaya mahkumdur, isterse en büyük insani değerleri anlatsın, en yüce ideale hizmet etsin (memleketin sol parti mitinglerinde çalınan müziklerden güncel örnek verdirmeyin şimdi bana. Gına geldi!). Daha iyisi er ya da geç yerini alacaktır.

Jonathan Swift'in klasikleşmiş romanı Gulliver'in Gezileri'ni bilmeyenimiz var mıdır? Yumurtayı sivri tarafından kıran Lilliputlularla yumurtayı geniş tarafından kıran Blefusculular arasındaki bitmek bilmez savaşları hatırlayalım. Büyük resmi göremeyen küçük insanlar, önemsiz şeyler üzerinden gereksiz yere kamplara bölünüp savaşmaya mahkumdurlar.

Böyle savaşların kazananı kim olur dersiniz? Bölücülük fikirlerini topluma aşılayan, okyanus ötesinden "böl-yönet" politikaları güderek kendi halinde insanları birbirine düşüren, bu ortamı yönetsin ve ülkenin tüm zenginliğini hortumlasın, yarısını efendisine aktarsın diye kendi kuklalarını başka ülkelere yönetici atayanlar tabii ki. Tanıdık geldi mi?

Kusura bakmayın, bağlıyorum siyasete:

O halde biz birbirimize karşı değil, ortak düşmana karşı savaşmalıyız. Evet, bizim için yumurtanın sivri ucundan kırılmasının çok mantıklı gerekçeleri olabilir. "Olmazsa olmaz"ımız bile olabilir! Ama bize hiç yumurta yedirmeyen bir canavara karşı savaşırken bu konuda ayrışmamız neye yarar, kimin işine yarar?

Ben diyorum ki, önce onu, bunu bırakıp, eğri, doğru demeden birleşelim, önce şu canavarı yenelim. Tek bir birleşme kriterimiz olsun: Canavardan yana mısın, değil misin? Canavarın karşısında olan herkes birleşsin! Tek bir partide! Hangisi olduğu umrumda değil. Hangisinde birleşmek daha kolay ve hızlı olacaksa. Öylesine güçlü bir birlik refleksimiz olsun ki, canavar o partinin içine nifak soksa, genel başkanını satın alsa, kayyum atasa, hatta partiyi kapatsa bile biz dağılmayalım; ya topluca tek odakta direnelim, ya da balık sürüsü gibi topluca yön değiştirelim. Bunun için bir liderimizin olması bile gerekmesin, sadece toplu hareket içgüdüsü; gidilecek en doğal yönü bilme ve topluca yönelme eğilimi olsun. Çok basit bir mantık, ama başarırsak çözümün başlangıcı olmaz mı? Balıklar başarıyorsa biz neden başarmayalım?

Kurtuluşu bu şekilde, aşama aşama gerçekleştirebiliriz. Önce şu iktidar bir değişsin! Ondan sonra yeni iktidar döneminde dönelim yumurta kavgamıza; ikinci, üçüncü aşamada düzeltelim pürüzleri. Evet, benim bir siyasi görüşüm var. Ben yumurtamı sivri tarafından kırarım. Nedenlerini de savunurum. Ancak şu anda bu konuyu askıya almaya hazırım, yeter ki en acil sorunumuz öncelikli olarak çözülsün.

Bu işleyişi nasıl harekete geçirebileceğimiz ve vatan yüzeyine akışı engellenemez bir su gibi nasıl hızla yayabileceğimiz konusunda fikri olan varsa yazsın, konuşalım, birlikte yayalım.

Gezi eyleminin ortasında tanışmış bir grup arkadaş olarak 2013'te bu amaç doğrultusunda Gezi Partisi'ni kurduk. Tek amacı vardı: iktidara karşı direnen tüm direnişçileri, tüm gaz yiyenleri, tüm tencere-tava çalanları tek bir siyasi yapıda toplayıp iktidarı almak. Hayır, Gezi'nin adını siyasetle kirletmek, nemalanmak, olayı belli bir çıkar veya görüş doğrultusuna çekmek falan değildi amacımız. İnsan hakları beyannamesi dışında bir siyasi ideolojisi olmayan, başkanı bile olmayan bir parti olsun istedik -herkesin içine sinsin diye-, yasalar gereği başkan seçmek zorunda kaldık: onun da her üye kadar oy hakkı olan, sembolik bir başkan olmasını sağladık tüzüğümüzle. "Atatürk'ü sevmiyorum" diyen bir abiyle bile yan yana oturdum o partide. Onun da benimle aynı şeyi istediğini, yüreğinde kötülük olmadığını biliyordum. Atatürk'ü yanlış anlamıştı sadece. Atatürk'ü ona anlatmanın sırası değildi, o yüzden onunla tartışmadım, birlik olmayı seçtim. Ama biz konuyu diğerlerine anlatamadık: çevremize, millete anlatamadık; büyüyemedik, kısa bir süre debelendikten sonra kapandık. GZP kapandığından beri CHP'yi destekledim (öncesinde de). O da şu ana kadar bir işe yaramadı.

Peki şimdi ne olacak?

Bir mutlak butlan olayını tartışıp duruyoruz. Butlanla veya başka yolla isterse tüm siyasi partilere kayyum atayabilecek, isterse bir gecede tüm parti liderlerini hapse atabilecek, isterse tüm partileri kapatabilecek bir güçle karşı karşıya olduğumuzu unutmayalım; adil bir dövüşün içindeymişiz gibi hesap yapmayı bırakalım. Böyle bir güçle bir kahraman kaplan değil, ancak tek vücut halinde hareket eden bir balık sürüsü kazanabilir gibime geliyor -elbette, sürü halinde tuzağa düşürülemeyecek kadar da aklı olan bir sürü-.

İlgili İçerikler