İyi bir sanatçı olmak ustalık gerektirir; yıllarca özveriyle çalışarak özel yetiler geliştirmeyi gerektirir. İyi bir sanat eseri yaratmak için bu yetileri koordineli bir şekilde kullanabilmek gerekir: Usta, hangi noktada hangi gereci devreye sokacağını bilir, hangi malzemeden nerede, ne oranda kullanacağını bilir. Güç, güzellik, denge bu yolla sağlanır.
Tüm bunlar akıl, zekâ, muhakeme işidir. İşte yapay zekânın sahip olabildikleri bunlarla sınırlıdır. Fakat bir grup unsur daha vardır ki, o insana özgüdür: kalp, ruh, sezgi.
Sanatında ustalaşmak için yıllarını vermiş bir müzisyen hayal edin, aklıyla kusursuz yapılar yaratsın, ama ruhunu ortaya koymasın. Var mı böyle örnekler? Var. Tek yaptıkları seslerle oynamak. O da az şey değil aslında. Ben de seslerle oynarım bazen. Zevklidir.
Ancak bu oynayış sırasında ortaya çıkabilen çok özel bir durum var ki, peygamberlere gelen vahiyle veya vecdle aynı sınıfa girdiğini düşünüyorum: ilham.
İlham, sanatının malzemesiyle rastgele oynarken, gereçlerini kurcalarken, bazen de durup dururken gelebilir. İnsanın içine bir şey doğar, ışık gibi, ses gibi. Bir tür aktarım başlar. Beraberinde bir duygu seli de olabilir; gözyaşlarına veya kahkahalara boğulabilirsin, ama olay bir duygulanımdan ibaret değildir. Bir akıştır bu. Bir şeyler senin içine akar, bir şeyler seni akışa sürükler ve sen onunla birlikte akmaya başlarsın. O ana kadar çalışarak biriktirdiğin ne kadar bilgin, becerin varsa, hepsi bu akışla uyumlanıverir. O an sen adeta bir antene dönüşürsün, ihtiyacın olan bilgi başka bir yerden sana gelir, senin kanalınla dünyaya aktarılır. Başka zaman bir eser üzerinde çalışırken “şimdi ne yapsam?” diye boş boş düşünürken, bu akış başladı mı hepsinin cevabı kolayca geliverir sana. Müzik yazıyorsan, bir sonraki yazman gereken nota silsilesi doğal bir şekilde içine doğar. Metin yazıyorsan kelimeler, çiziyorsan şekiller, renkler akar, felsefe yapıyorsan fikirler akar.
Klasik Türk musikisinin 20. yüzyıldaki büyük ustalarından Cinuçen Tanrıkorur 10 günde bestelediği mevlevi ayini için “ben bestelemedim! Onlar söyledi, ben yazdım” diyor, göksel varlıklara işaret ederek.
Orkestra şefi Sergiu Celibidache, tam olması gerektiği gibi hayat bulmuş müzik şaheserlerini hayranlıkla dinleyen insanları işaret ederek diyor ki: “Ah! Ne kadar güzel, derler hep, ama hayır, bu, güzellik değil, gerçekliktir”. Besteci gerçeği bulmuştur!
Nedir o gerçek? Zaman ötesi olandır. Çağlar geçse bile insanların hep içinde kendinden bir şeyler bulabileceği, insanın insanla bağını kuran, insanın evrenle bağını kuran, daha doğrusu, var olan bağların farkına varmasını sağlayan bir şeydir o.
Evet, biz insanlar zeki varlıklarız. Diğer hayvanlardan daha zekiyiz. zekâmızla bizden daha güçlü iş makineleri yaratabildiğimiz gibi, zekâmızla bizden daha zeki makineleri de yarattık sonunda. Ancak bu insandan öte bir varlık yarattığımız anlamına gelmiyor.
İşin püf noktası insanı diğer hayvanlardan üstün yapan şeylerde değil; insanı doğanın parçası yapan şeylerde saklı.
Carl Gustav Jung, psişeyi anlatırken bilinç ötesinden ve kolektif bilinçten bahseder. Bunlar zekâ ötesi alanlardır. Uyanık halimizle, salt aklımızı kullanarak varmakta zorlandığımız bazı soruların cevapları bilinç ötesindedir. O cevaplar bize rüyalarda, Hira Dağı’nda mağarada veya Himalaya’da zirvede, yoğun meditasyon halinde, bir ormanda yürüyüş yaparken, bir gölde yüzerken veya hiç beklemediğimiz bir yerde ve anda gelebilir.
Hepimiz birbirimizle, tüm canlılarla, tüm hayatla ve tüm evrenle bağlantılıyız; uzamsal ve zamansal olarak kozmik bir bütünün parçalarıyız. Yapay bir zekânın dahil olamayacağı muazzam bir network'ün parçalarıyız.
Hayvanlar, yaşamları içerisinde gerçekleştirmeleri gereken bazı dönüşümleri bilerek doğarlar. İmparator kelebekleri, zamanı gelince Kanada’dan Meksika’ya kadar göç edecekleri yolu bilerek çıkarlar yumurtadan. Erkek beneksiz balon balığı, dişisini etkilemek için kumda çizmesi gereken şekilleri bilerek çıkar yumurtadan. Bu bilgileri ona anne babası öğretmez. Bu kolektif bilinçtir, genlerinde vardır, içgüdüleri onu yönlendirir.
Jung, bazı danışanlarının rüyalarında, bazı azizlerin görülerinde, o insanın kişisel yaşantısında hiç yer almamış bazı sembollere rastlıyor ve bunları insanlığın kolektif bilincinden yüzeye çıkan aktarımlar olarak sınıflandırıyor.
İster böyle bakın, ister “boyut kapısı açıldı” deyin, Tanrıyla, melekle konuşma deyin; hazır olduğu zaman kâmil insana gelen bir şey var ki, sanatçı o sırada alanında yeterince ustalaşmışsa, ölümsüz sanat eserlerinin doğmasına vesile olabiliyor.
Bunun için sanatçının ustalığının zirvesine varmasını beklemesi gerekmez. Ama sanatçının belli bir potansiyelin üzerinde olması gerekir, “gerçek”e veya mutlak bir güzelliğe varmak için derin bir açlık hissetmesi, onun peşinde koşarak yıllar geçirmesi gerekir, bu yolla hatırı sayılır bir birikim ve beceri düzeyine gelmiş olması gerekir. Sanatçı o an çiçek açmaya hazır bir bitki, taşmaya hazır bir baraj, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibidir. Son olarak onu ateşleyecek bir kıvılcım gerekir. O kıvılcım bir mekan değişimi, taze bir soluk, veya pek çok zaman aşktır.
Bu kıvama gelmiş genç bir ustaya gelen ilham, hele ki aşkla tutuşurken gelmişse ortaya çıkabilecek olan eser çok insanı kalbinden vurabilir, insanlığı ortak paydada buluşturarak esere ve yaratıcısına ölümsülüğü getirebilir.
Frederic Chopin ünlü Do diyez minör Noktürnünü yazdığında 20 yaşındaydı ve âşıktı. Çok şey biliyordu, çok şey öğrenecekti. Varşova Konservatuvarı'ndan henüz bir yıl önce mezun olmuştu. Daha Paris'e gidecek, orada dinleyeceği operalardan etkilenecek ve daha da girift eserler verecekti. O sırada Soprano Konstancja Gładkowska için yanıp tutuşuyordu, ama ona aşkını itiraf edemeden memleketini terk etmişti. Bir daha geri dönemeyecekti.
Mary Shelley, Frankenstein'i yazdığında 18-19 yaşlarındaydı ve âşıktı. Çok şey biliyordu, çok şey öğrenecekti. Örgün eğitim almamıştı ama sorgulayıcı bakış açısı ve bitmek bilmez okuma sevgisiyle edebi birikimini yıllarca artırmaya devam edecekti. Mutsuz bir evliliği olan şair Percy B. Shelley'le kaçmış, onda aşkın ve tutkunun doruklarını yaşamaktaydı.
Ben de "Bir Pichu için Kişisel ve Utanmaz Valsler"imi yazdığımda 21 yaşındaydım ve âşıktım. Çok şey biliyordum, çok şey öğrenecektim. Henüz üniversitenin ortasındaydım. Daha Amerika'ya gidecek, tekniğimi geliştirecek, farklı müzik türleriyle ufkumu genişletecektim. 10 yıl ümitsiz aşkların ateşiyle yanıp kavrulduktan sonra ilk kez severken sevilmenin mutluluğundan çıldırmış haldeydim. Bu aşkın hikayesini şu yazımda okuyabilirsiniz.
Bugün 50 yaşında, çok daha olgun bir ustayım. Buna rağmen, o aşkla ve o ilhamla genç yaşımda yazdığım kimi eserler benim için en değerli yaratılarım arasında yerlerini hep koruyacak.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


