Bir esere neden isim verilir? Ne işe yarar bu isim? Başlık esere bir şey katar mı, yoksa ondan bir şeyler mi alıp götürür?
Başlık vermenin ilk sebebi pratiktir: her şeye bir isim verilir, onu diğer şeylerden ayırt etmek için.
Bununla birlikte, herhangi bir şeye bir isim verdiğiniz anda, ister istemez onun başka şeylerle de ilişkilendirilmesine vesile olursunuz, yani çağrışımlara davetiye çıkarırsınız. Bazen karşınıza çıkan isimler, önünüzdeki nesneye ilişkin çağrışımlarınızla bağdaşmazsa aklınız karışabilir. Bir aile dostumuz -galiba Gülay Erdem- bir sohbet sırasında şunu demişti "İnsanların isimlerine yakışmalarını beklersin. Oysa bazen kocaman, şişman bir kadın gelir karşına, adı Tülin!". Belli ki Gülay Teyze, ince ünlüleri ince insanlarla, kalın ünlüleri tıknaz yapılı insanlarla ilişkilendiriyordu. Aslında bunu hepimiz az çok yapmıyor muyuz? Ben de şahsen tüm "Osman"ların kel, göbekli ve yaş almış kişiler olmalarını beklerim. Adının "Ferit" veya "Cem" olmasını beklediğim cılız bir delikanlı karşıma geçip de "adım Osman" dediği zaman o adı hatırlamakta zorlanırım.
Bir sanat eserine isim verdiğiniz anda o eserin alıcı nezdinde ikincil bir anlamı oluşur, hele ki bu isim eserin adını bilmeden önce alıcıda uyandırdığı çağrışımlarla çelişiyorsa.
Gezdiğiniz bir sergide yağlıboya gerçekçi bir elma tablosuyla karşılaşırsanız adına bakmadan "güzel çizmiş" veya "benzetememiş" deyip geçebilirsiniz. Bakarsanız ve adı "Elma"ysa değişen bir şey olmaz. Harikulade bir eser değilse veya şaşırtıcı bir yanı yoksa veya sizin için kişisel olarak güçlü bir çağrışım yapmıyorsa onu unutursunuz. Ancak tablonun adının "Yılanın intikamı" olduğunu okursanız düşünmeye başlarsınız. Ressam oradaysa gidip sorarsınız "Ne demek istediniz?" diye ve sohbet Adem'le Havva'nın cennetten kovulma hikayesine kadar uzanır gider. O gece yastığa başınızı koyduğunuzda belki halen o tabloyu ve hikayesini düşünüyor olursunuz.
Diğer durumda, hiçbir şeye benzemeyen, soyut şekillerden ve renklerden oluşan bir resim varsa karşınızda, o eserin başlığına bakmadan geçemezsiniz; çünkü onu bir şeye benzetmek istersiniz, adını bilmek onu bir perspektife oturtmanıza yardımcı olur.
Her iki durumda da burada sanatçı için bir fırsat vardır: Dimağları karıştırarak, kışkırtarak, güdümleyerek, belki güldürerek, belki hüzünlendirerek eserinin yarattığı etkiyi büyütme -veya kifayetsiz eserin yaratamadığı etkiyi başlık yoluyla yakalama- ve onu pazarlama fırsatı. Burada yapılacak başlık seçimi iki ucu keskin bir kılıçtır. Bir yandan, eserinize hiçbir başlık vermeyecek olsanız -pek çok tablo "Başlıksız", pek çok müzik eseri "piyano parçası no. 4" gibi etiketlenmiştir- onun yapabileceği çağrışımlara hiç sınır koymamış olursunuz; herkes onun hakkında dilediğini düşünür, hisseder, kendilerine tanınmış olan bir özgürlüğün tadını çıkarır. Öte yandan, ona vereceğiniz herhangi bir başlık bazı insanların içine sinerken diğerlerinin içine sinmeyecektir, bu da eserin beğenilme ve hatırlanma oranını olumlu/olumsuz etkileyecektir.
Chopin 1841'de dostu Fontana'ya yazdığı mektupta eserlerine kendi kafasına göre başlıklar veren yayıncı Wessel hakkında ateş püskürüyor. Başlık verme konusunda tam bir "mutlak müzikçi" olan Chopin -bu konuya "Müzikte Kamplaşmalar" başlıklı yazımda değinmiştim- olağanüstü duygu yüklü, kimisi alabildiğine hüzünlü, kimisi alabildiğine coşkulu eserlerinin hiçbirine betimleyici bir başlık vermemiş. Dinleyicinin hayal gücüne bırakmış! Kullandığı başlıklar sadece ayırt etme işlevini yerine getirmeye yönelik, eserin türünü belirtiyor: Polonez no. 1, Polonez no. 2, Polonez no. 3... Mazurka no. 1, Mazurka no. 2, Mazurka no. 3... Bir de Opus numaraları var, yayınlanma sırasını belirten -o konuyu da bu yazımda işlemiştim-. Wessel -ne yapsın adamcağız, pazarlama stratejisi gütmüş!- Op. 9 noktürnlere (Op. 9 no. 1, Op. 9 no. 2, Op. 9 no. 3) "Les Murmures de la Seine" (Sein Nehri'nin Mırıltıları), Op. 15 noktürnlere (no. 1, 2, 3,) "Les Zéphyrs" (Zefirler), Op. 20 birinci Scherzo'ya ise "Le Banquet Infernal" (Cehennem Ziyafeti) adını uydurarak ve kim bilir nasıl cafcaflı birer kapakla yayınlamış!
Chopin en fazla "Grande Valse Brillante" (Büyük Parlak Vals) gibi bir ifadeyi Op. 18 ve Op. 34 valslerinde kullanmış, ki, bu da, bence "amatörlere göre değil" mesajı vermek için.
Ne var ki, kendisi her ne kadar buna karşı olsa da, 39 yıllık kısacık bir ömrün ardından klasikleşen, aradan geçen yüzyıllar boyu hem piyanistler, hem dinleyiciler arasında vazgeçilmezler listesinde yeri perçinlenen bu büyük ustanın eserlerinin pek çoğuna halk isim takmış durumda. Bunlar kâh icracılar, kâh dinleyiciler veya eleştirmenler tarafından yakıştırılmış ve zamanla tutulmuş, bugün ciddî edisyonlarda notanın üzerine yazılmasa da halk arasında kullanılmaya devam eden takma adlar: tıpkı Beethoven'in Op. 27 no. 2 Do diyez minör Sonatına "Ay Işığı" dediğimiz gibi -Beethoven duysa muhtemelen çarkımıza okurdu-, Chopin'in Op. 10 no. 12 Do minör etüdüne "İhtilal", Op. 69 no. 1 La bemol Majör Valsine "Veda", Op. 64 no. 1 Re bemol Majör Valsineyse kâh "Küçük Köpek" kâh "Dakika Valsi" veya "Küçük Vals" diyoruz.
Spotify'a sığmayan başlıklar
İlk gençlik yıllarımda bir sürü kısa piyano parçası yazım. Salon müziği sınıfına sokabileceğimiz romantik stildeki bu parçalarımın kimisini arkasında özel bir ilham kaynağı olmaksızın, piyanoda doğaçlama yaparken bulduğum fikirler üzerine besteledim, bazılarınıysa adını koyabileceğim olaylar ve duygular yazdırdı.
Klasik müzik literatüründe benden önce gelen bestecilerin kısa piyano parçalarına verdikleri çeşitli adlar var. Bunlar sonatlar, marşlar, valsler gibi belirgin bir türe girmiyorlar. Chopin her tondan bestelediği 24 piyano parçasına "prelüt" veya "prelüd" demiş. Bir çokları da onun izinden gitmiş. Ne var ki prelüdün daha önceki dönemlere ait farklı bir anlamı ve işlevi var: giriş müziği demek. Bach zamanında dans süitlerinin ilk bölümleri, veya füglere giriş niteliğinde yazılan parçalar prelüd adını almış. Yani prelüd tek başına bir parça değil, bir aperatif; hatta bazen yazılı bir parçadan önce kulağı ilgili tona alıştırmak üzere yapılan doğaçlamanın adı. Bu nedenle bu başlığı kullanmak istemedim.
Romantik dönem bestecileri arasında prelüde alternatif olarak öne çıkan bir diğer tür bağlığı: bagatel. Beethoven'in prelüdleri yok, bagatelleri var. "Bagatel" kelime anlamı bakımından "kır çiçeği" demek. Küçük, sade, belirli bir form kalıbına uymak zorunda olmayan piyano parçalarına verilen bir başlık. Zaman içinde anlam kaymasına da uğramamış. Ben bu başlığı seçtim ve parçalarımı besteleme sırasına göre numaralandırdım: Bagatel no. 1, Bagatel no. 2, Bagatel no. 3...
Bunlar arasında bazılarına ek olarak betimleyici başlıklar verdim, çünkü belli bir konu üzerine yazılmışlardı. Örneğin Bagatel no. 8'in bir başlığı yok, o sadece Bagatel no. 8. Ama Bagatel no. 14 "Mektup" diye bir başlık taşıyor, çünkü o dönem aşık olduğum kıza bir mektupla birlikte yazıp göndermiştim notasını; bir duygu aktarımıydı.
Geçtiğimiz yaz bu bagatellerimin çoğunu kaydettim ve dijital mecralarda piyasaya sürmek üzere dağıtımcıma gönderdim. Gönderirken başlık konusunda bir ikileme düştüm: Spotify, Apple Music vb. dijital platformlarda Bagatelle no. 14 "The Letter" şeklinde bir başlık, satıra sığmaz, sonu üç noktayla kesilir.
En ünlü klasik müzik eserlerinden birisi Beethoven'in "Für Elise" başlıklı bagatelidir. Bunun dijital mecralar icad olunmadan önce klasik konser programlarında yazılması gereken künyesi şudur:
Bagatelle No. 25, WoO 59 in A minor "Für Elise" L. Van Beethoven
Bunu bu şekilde yazıp dijital dağıtıma gönderdiğiniz zaman Spotify aramasında böyle çıkıyor:

Bu parçayı bir albüme kaydettiyseniz, albüm linkine tıklayınca bile ismi aynı şekilde kesik görünüyor. Yani kimse eserin asıl bilinen adı olan "Für Elise"yi görmüyor!
Dinleyicilerim arasında ismi olan bagatellerimin kuru bir numaradan ziyade betimleyici isimleriyle tanınmalarının daha yüksek şansı olduğunu düşünerek, eserlerimin tüm haklarına bizzat sahip bir besteci olarak bu künye kuralını esnetmeye kalkıştım. Dağıtımcıma şöyle gönderdim:
"The Letter" Bagatelle no. 14
İtiraz ettiler. Klasik müziğin sıkı künye kurallarına uymalıymışım. Yahu dedim, bakın, bir sürü sanatçı bu kuralı ihlal etmiş! Gösterdiğim örnekte kırmızıyla işaretlediğimin hemen altında görüyorsunuz, koskoca Lang Lang'ın kaydı "Für Elise Baga..." diye okunuyor. "Bizi ilgilendirmez" dediler.
Bagatel no. 14 ifadesini sadece parça görselinde kullanıp, parça adı olarak sadece "The Letter" demeyi denedim, "Başlıkla görsel aynı olmak zorunda" dediler. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!
Epeyce düşündükten, tarttıktan sonra tür belirteci olarak "bagatel" kelimesini dijital ortamda hiç kullanmamaya karar verdim. Betimleyici ismi olmayan bagatellerime de birer isim uyduruverdim, kısa ve sade başlıklarla sisteme yükledim, kabul edildiler.
İki gün önce "Abant Bagatelle" çıktı (burada tür belirteci değil, betimleyici başlığın parçası). Yıllardır benim için "Bagatel no. 9" olan bu parçanın -ki onu çalmak isteyebilecek piyanistler için imslp.org'da bulunan ücretsiz notası halen bu adı taşıyor- artık yepyeni bir adı var! Ne alakası mı var Abant'la? Anlatayım:
Abant Otel'de Cemil Başargan'la karşılaşma
17 yaşımdayken bir yaz ailemle birlikte Abant Gölü kenarında bulunan bir otelde -sanırım adı da Abant Otel'di- kısa bir hafta sonu tatili yaptık. Otelin bir akustik kuyruklu piyanosu vardı -bulunmaz nimet!-. Yemekte veya lobide onu çalan yaşlı, babacan bir beyefendi vardı. Ara verdiğinde gidip kendisiyle tanışmış, sohbet etmiş ve ona kendi bestelerimden birkaçını çalmıştım. Benden, yeteneğimden çok etkilenmişti. "Chopin'in falan reenkarnesi olabilir misin acaba? Öyle bir şey hissediyor musun?" diye sormuştu. Bunca iltifat üzerine utanmış, kendimi borçlu hissetmiştim. O gece el ayak çekildikten sonra o piyanonun başına kendim geçmiş ve oracıkta kısacık bir bagatel besteleyivermiş, kendisine ithafen. Eserin ne o kibar piyanist amcanın bendeki izlenimiyle, ne de Abant Gölü izlenimlerimle ilgisi var. Aşk acıları içinde kıvranan melankolik bir genç olarak yazıverdim işte. O an o geldi içimden! Ertesi sabah notayı kendisine takdim edip piyanoda çaldığım zaman çok mutlu olmuştu, "çok hoş bir salon parçası" demişti.
Abant Bagatelle ilk sayfa
O günden sonra kendisini bir daha hiç görmedim, hiç haberleşmedim. Zaten iletişim bilgisini de almamıştım. İsmini söylemişti, notaya da yazmıştım, ancak sonradan öğrenecektim ki "Cemil Başargan" bir dönemin ünlü ismi, Türkiye'de 1950'lerden 90'lara kadar kaliteli hafif müzik denince akla gelen Cemil Başargan Orkestrası'nın kurucusu ve şefiydi. Nur içinde yatsın. Facebook'ta eski bir videosu var.
...
Önümüzdeki birkaç hafta boyunca her cuma bagatellerimden bir yenisi çıkacak ve buradan Pazarları size bu eserlerimin öykülerini anlatıyor olacağım.
...
18 Eylül Cuma akşamı İzmir'de çalıyorum. Biletler ve detaylar burada.
19 Eylül Cumartesi akşamı Seferihisar-Sığacık'ta çalıyorum. Onun detayları da burada.
İzmirlileri beklerim!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


