Yaşı bizim gibi 60’ı devirmiş olanlar, 80’lerin başındaki Banker Kastelli vakasını iyi hatırlar. Cevher Özden, milletten topladığı paralarla (yaklaşık 3 milyar USD) bankalardan çok daha yüksek faizler vermeye başlamış ve sonrasında batarak yurtdışına kaçmıştı. Bu hadise, 12 Eylül döneminde Türk ekonomisindeki belki de en önemli hadiseydi; sonrasında Turgut Özal’ın istifasına sebep olan gelişmeler arasında gösterilir. Cevher Özden 1982’de yakalandı, Türkiye’ye getirildi ve kısa süre içinde serbest bırakıldı; hattâ davalardan beraat etti! Epey sonra Kadıköy-Altıyol’daki ofisinde intihar edecektir (2008).
80’ler başındaki o furya sırasında, dönemin neredeyse bütün ünlü sanatçıları-oyuncuları “Banker Kastelli” nidalarıyla radyo ve TV’leri sarsan reklam filmlerinde rol aldı. Darbenin getirdiği acılı-işkenceli-idamlı o günlerde, yüksek faiz getirisiyle sebeplenen kimi kardeşlerimiz ise vur-patlasın, çal-oynasın hâlinde hayatlarını sürdürdüler. Ülkemizde yaşanan son kepazeliği biraz olsun anlamak için, en azından yakın tarihli rezilliklere biraz dikkatli bakmak lazım; yoksa bu işler “eski Türkiye” diyerek geçiştirilir ve tabii tekrar eder, ediyor.
Bu son fan-fin-fon meselesinde, iç edilen ve toplamda kaybolan para için yaklaşık 20 milyar USD hesabı yapılıyor. Tabii bunun borsada, piyasalarda, ekonomik hayatın genelindeki maliyeti çok çok daha yüksek ve önümüzdeki günlerde büyük ihtimalle daha hazin bir tablo ortaya çıkacak. Sözkonusu rakamlar o kadar büyük ki, uluslararası medyada bile uzman gazeteciler şaşkınlıklarını gizleyemediler ve “nasıl olabilir?” diye yazdılar. Normal. Onların anlayabileceği şeyler değil bunlar.
Kastelli’ye rahmet okutan bu gelişmeler üzerine, çeşitli gözaltılar oldu; takibat başlatıldı. Bu dünyaya pek aşina olmadığım için, bu işlerin başında bulunan kardeşlerimizin kim olduklarına, nereden geldiklerine, ne iş yaptıklarına baktım herkes gibi. Gerçekten inanılması güç bir kombinasyon! Hem resmî görevi olan hem fon şirketi sahibi olanlar mı istersiniz! Aynı zamanda üniversite yönetim kurullarının başında bulunanlar mı? Gazetelerde yazarlık yapan “uzman” kişiler, bilmemne ülkesinin fahri konsolosu ve diplomatik plaka sahibi kardeşlerimiz! Suni zekadan yatırımlarından tutun da siyasi mekanizmalara ve vakıflara ve dinî organizasyonlara ve spor sektörüne kadar uzanan; bizim gibi normal insanların anlayamayacağı çeşitli iktidar odakları.
Tabii sadece bu para babalarını suçlamayalım! Fona koyduğu diyelim 100 bin TL’ye, ayda yaklaşık 25 bin TL alan ve şimdi “mağdur oldum” diye ağlayanları ne yapacağız? Bunların çoğunluğu özellikle son 8-10 yıldır çalışmadan-etmeden bu şekilde nemalanan orta sınıf insanlarımız değil mi? Türkiye’deki bu spekülatif hayatın, oturduğu yerden para kazanmanın, özellikle son 3-4 yıldır “işini bilmek” sayıldığı yalan mı? Kumarbazlar için bile bir şans, bir hesap, bir risk faktörü vardır; her zaman kazanamazlar. Bu kardeşlerimiz ise dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen-görülemeyecek bir “kazan-kazan” vaziyetiyle devam etmişler hayata. Dolayısıyla bu durumdaki yaklaşık 500 bin kişi için bir “mağduriyet”ten bahsetmek, ülkemizde hayatın diğer alanlarında hakiki anlamda belki milyonlarca mağdur varken hakkaniyetli değildir.
Kapitalizm dediğimiz sistem, 1. Dünya Savaşı’nın bitişinden bu tarafa bir dünya sistemi. Kendisini çok geliştirmiş zamanla. “Geç kapitalizm” de deniyor uzun süredir ama, bir türlü yaşlanmak bilmeyen bir sistem! Bunun gayet sert kuralları, acımasız uygulamaları, vatan-millet dinlemeyen kodları var malum. Adına “demokrasi” denilen bir siyasal tanımla da, kendine meşruiyet sağlamış. Türkiye 80’li yıllara kadar iyi-kötü idare etti kendini. Bugün artık hiçbiri olmayan tarım-hayvancılık-madencilik-balıkçılık gibi asetleri sayesinde ve nüfusunun kabul edilebilir bir seviyede bulunması nedeniyle, uluslararası kapitalist düzen içerisinde tutunabildi.
Bizdeki Sağ da Sol da, bir taraftan Türk kimliği ile din-imanı diğer taraftan Stalin kimliği ile işçiyi-öğrenciyi kullanarak kendine bir siyaset alanı açmaya çalıştı. Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkta ortaklaşan bu sözde karşıt taraflar, tabii her seferinde ya askeriye ya da kendilerinden daha da sahtekar profesyonel politikacılar tarafından kullanıldı. Dünya sistemi de “ya, bunlar birbirlerini yeterince şeyediyor; bizim ekstra bir müdahalede bulunmamıza gerek yok; bütün tarafları, çeşitli şekillerde yemleyelim; bu kardeşlerimizi bir şekilde idare edelim; zaten bizim çok daha ciddi problemlerimiz var” diyerek bugünlere kadar sabretti.
Kapitalizmin, artık kelimenin coğrafi anlamıyla da bir atmosfer olduğunu idrak edemeyen biz Türkler; bu son fan-fin-fon krizinde de “ilelebet payidar kalacağımız” lafını işimize geldiği gibi kullanarak hayata devam edeceğimizi sandık. Halbuki başta Elon Musk ve Trump beyler olmak üzere çoktan bu atmosferin ötesine geçen SpaceX önderleri; bundan 100-150 sene sonra bile şimdiki suratları ve AI tabanlı robotik bedenleri ile geberen dünyanın ötesindeki uzay istasyonlarında “post-post kapitalist” düzeni aynı kodlarla sürdürecekler.
Bize gelince… Artık her türlü ulusal rezervlerimizin sonundayız; dip gözüktü. Dışarıya karşı kuyruğu dik tutmaya çalışıyoruz ama, mama olmadan nereye kadar. 87 milyon insanız ve hâlâ birbirimizin gözünü oymaya çalışıyoruz. Anlamsız kamu harcamaları ve “taşra örgütü” ziyaretleri ve açılışlar ve “kendileri halka hitaplarını gerçekleştirdi”ler ve benzeri hareketlerle sanki kesemiz bolmuş gibi atıp tutuyoruz.
“Yok, tablo o kadar karanlık değil” diyenlere can-ı gönülden katılmak isterim ama, yıl sonundan önce ABD taraflarından şöyle en az bir 50-60 milyar USD gelmediği takdirde durumlar pek fena. Ülkemizde özellikle son 10-15 yıldır yükselen tek sektör olan inşaat sektörünün de son zamanları. Yeni evler boş, eskiler dayanaksız… Konutların piyasa değerleri ve kira bedelleri giderek düşüyor. Yine de bitirirken “enseyi karartmayalım” diyeceğim ama, yok; tarihimizin en ağır kışlarından biri geliyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


