Meşhur atasözlerimizden biri de “kol kırılır yen içinde kalır”. Yani -genç kuşaklar için söylüyorum- bir yanlışlık yapılmışsa kendi aramızda hâllederiz; dışarıya duyurmaya gerek yok anlamında. Peki, bir değil birçok yanlışlık yapılmış; kolun kırılma sesi bütün mahalleden duyulmuş; vücudun diğer kısımlarında da irili-ufaklı hasarlar oluşmuşsa ne olacak?
“Herkes kendi bedenine baksın kardeşim. Sizin mahalledekiler sanki sağlam mı?” diyerek durumu idare etmeye çalışırız. Ancak bu ilk mahalle, aynı zamanda şehri hattâ memleketi idare edenlerden oluşuyorsa? O zaman ne yapacağız?
Orta Çağ diye adlandırılan dönemde (kabaca 5 ila 15. yüzyıl arası), etrafı surlarla çevrili irili-ufaklı şehirleri herkes bilir. En meşhurlarından biri de, malum Kostantiniyye’dir (İstanbul). Bu merkezlerin dışarıya karşı olağanüstü korunaklı bir şekilde olmaları, saldırgan barbarlara karşı bir önlem diye düşünülür. Değil tabii. Bırakınız bombayı mombayı, henüz top-tüfek dahi yok; nasıl geçeceksin o surları? Gülleyle kaya fırlatsan da, bunun daha orta suru var, iç suru var, yukardan kaynar yağ dökülmesi var, dışardan gelenin belli bir “avanta verilerek dehlenmesi” var, vesaire. Şehirlerin bu kadar sıkı çevrilmesinin esas nedeni, tabii içerdekiler dışarıya çıkamasın diyedir! Başka bir yere gidemesin; diğer insanları ve farklı coğrafyaları göremesin, değişik kültürlerle herhangi bir ilişkiye giremesin, “otursun oturduğu yerde” diyedir.
Tabii “dışarda dolaşan” göçebeler yani biz Türkler ata binince atamızı tanımadığımız için, yerleşik hayata geçince epey zorlandık. Dağları-ovaları-avları bırakınca… E tabii daha cep telefonu, TV, radyo, hattâ mektup falan da yok. Denizcilikle de bir alakamız yok; karada çalışan bir milletiz. Suyu-akıntıyı bilen Rum korsanları ve Müslümanlığa dönmüş kaptanları seferlere yolluyoruz. İstanbul’un fethinden önce doğuda Bursa’yı, batıda Balkanlar’ı tutmuşuz. Yani bizim “yerleşik” olma kültürümüz esas olarak Balkanlar; Osmanlı Türklerinin ana yerleşim yeri burası. İstanbul’un doğusu da bizim ama, oralardan gelecek paraya-ürüne-haraca bakıyoruz asıl. Anadolu’da oturanlara arada bir gözdağı seferi yapsak da, onları kendi dağlarıyla-ağalarıyla-imamlarıyla başbaşa bırakmışız artık.
Bu yazdığım sıkıcı tarih dersi, neredeyse 500 sene sonra Balkanlar’ın elden çıkmasıyla bitiyor. Zira asıl son ve büyük felaket bu. Mustafa Kemal Bey, birkaç değerli komutan ve tabii esas olarak Batı-Orta Anadolu’nun fedakar askerleri sayesinde, önce Çanakkale’de sonra Afyon’da direnerek, merkezi Ankara’ya çekerek yeniden ve yeni bir başlangıç yapabilmişiz.
Peki ya sonra? Bugün içinde bulunduğumuz durumlara nasıl geldik? Yakın tarih uzmanları arasında herhangi bir ideolojik yaklaşım içinde olmayan o kadar nadir ki; bu sorunun cevabını tam olarak öğrenemiyoruz. Herkesin şahsi-siyasi-aktüel vaziyetine göre değişiyor bu cevaplar.
2026 Ekim’inde, -yine gayet hayvansever bir ifadeyle- at iziyle it izinin karıştığı bir vaziyetteyiz. FBSK skandalı sonrası, fan-fin-fon operasyonuyla toplamda “götürülen” 188 milyar TL’nin yaklaşık yüzde 40’ının yani 70 milyarın, en tepedeki 19 arkadaş tarafından paylaşıldığı ortaya çıktı. Aşağı yukarı bir o kadar miktarı da (62 milyar), 38 şirket-vakıf-vesaire götürmüş. Kalan 50 milyarı da “daha fakirler” hüpletmiş.
Bu paralar, bilindiği gibi Türkiye’de değil. Artık “daha beyaz yıkayan” hangi Haçlı ülkesinde bilmiyoruz. Başta belirttiğimiz, memleketi idare edenlerin mahallesinde veya oraya yakın oturan kimi kardeşlerimiz; 1-2 yıldır 100 bin TL’sine ayda 25 bin TL almaya başlayan ve şimdi “mağdur” olan kimi vatandaşlarımızın güvenini kötüye kullanarak böyle bir şey yapmışlar! “Suriçinde kal” denerek ve sanki ortakmış gibi muamele edilerek kandırılan vatandaşlarımız da, bu büyük abilerinin aslında kendilerini şeyederek nemalandığını anlayamamış tabii.
İstanbul’u alan Fatih Sultan Mehmed, fetihten sonra özellikle paşaları ve ulemayı kastederek, “kendi kılıcımla aldım; kimesnenizden himmet ve inayet olmamıştır” demişti (Halil İnalcık-ntv tarih-sayı: 17 / Haziran 2010). Onunla övünmenin yanısıra biraz olsun kendisini öğrensek, o çok “parlak” diye okutulan Kanunî dönemindeki rezillikleri de idrak edebiliriz. Kelimenin gerçek anlamıyla Fatih kadar entelektüel bir hükümdar, sonrasında Osmanlı sarayında yoktur. Gerek suriçindeki Ortodoks Rumları gerekse Haliç’in karşı yakasındaki Katolik Cenevizlileri imparatorluğun parçası yapmak; bu arada -biraz zorla da olsa- Anadolu’daki nüfusun bir kısmını İstanbul’a göçertmek (mesela Aksaray semti, adını Niğde-Aksaray’dan getirtilenlerden alır) ve onları dünya medeniyetine dahil etmek tarihte pek görülmüş bir iş değildir.
Ancak sonrasında Britanya, Fransa ve nihayet ABD gibi hakiki emperyalistlerin marifetleriyle şekil verilen dünyamız, artık son yolculuğuna doğru ilerliyor-geriliyor. Fakirin ekmeği umut bile karaborsada. Bizim memleketimizdeki saf kötülükler biraz daha fazla olduğu bir şansımız olabiir belki! Yani mesela fiyatı düşmesin diye palamutları denize dökmek, bunları ihtiyacı olan fakire-fukaraya dahi vermemek, en berbat diye nitelediğimiz herhangi bir ülkede dahi görülmez (Balıkçılık ve Su Ürünleri Genel Müdürlüğü’nden resmî bir açıklama yapılmadı). Şeytana bile pabucunu ters giydirebilen biz Türkler, birbirimizi hâllederek hayata devam edeceğiz.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


