Tam da mevsimi.. Bir domatesi ortadan ikiye kesiyorsunuz. Kırmızı, sulu, mis kokulu… Görünüşünde herhangi bir sorun yok. Fakat son günlerde yayımlanan haberlerden sonra insan ister istemez durup düşünüyor: Bu domatesin içinde ne var?
Domates endişesi, geçtiğimiz günlerde Greenpeace Türkiye’nin gerçekleştirdiği pestisit araştırmasıyla alevlendi. Çevre örgütü, İstanbul’un dört ilçesindeki beş zincir marketten aldığı 20 domatesi bağımsız bir laboratuvarda analiz ettirdi.
Açıklanan sonuçlara göre, 20 domatesten 3’ü, yani yüzde 15’i mevzuata aykırı tarım kimyasalları içeriyor. En çarpıcı sonuç, 1 domates örneğinde yasaklanmış tarım kimyasalının kalıntısının saptanması.
Diğer yandan hiç pestisit kalıntısı tespit edilmeyen domates sayısı 1 ama, test edilen domateslerin hiçbirinde tolere edilebilir limiti aşan oranda pestisit kalıntısı saptanmamış. Tabii bu tip araştırmalarda sonuçların nasıl yorumlandığı önemli.
“Marketlerdeki domateslerde, limit aşan oranda pestisit tespit edilmedi” de diyebilirsiniz, “20 domatesin, 19’unda pestisit saptandı” da diyebilirsiniz. Genelde araştırmayla ilgili yayınlanan haberde de, sonucun ürkütücü yanı vurgulandı. Haliyle bu başlıkları gören tüketicinin domatesten uzaklaşması şaşırtıcı olmaz.
Domates araştırması sonuçlarını nasıl okumalı?
Ancak araştırmanın sonuçlarına yakından bakıldığında, kamuoyuna yansıyan tablo ile laboratuvarın söylediği arasında önemli bir fark bulunduğu görülüyor. İncelenen 20 domatesin hiçbirinde maksimum kalıntı limiti, yani MRL’nin aşılmaması önemli bir gelişme.
Bir başka ifadeyle analiz edilen örneklerde bulunan pestisitlerin miktarı, mevzuatın tüketici açısından kabul edilebilir saydığı sınırların altında kalmış.
Evet, keşke domateslerin hiçbirinde pestisit olmasaydı. Ancak bugün yalnızca Türkiye’de değil, dünyadaki gıda güvenliği sistemi de “sıfır kalıntı” esasına göre işlemiyor.
MRL, pestisit doğru tarım uygulamalarına uygun biçimde kullanıldığında gıdanın üzerinde bulunmasına hukuken izin verilen en yüksek kalıntı düzeyini ifade ediyor.
Bu sınırlar belirlenirken tüketicinin yaşamı boyunca farklı gıdalardan alabileceği miktar ve çocuklar gibi hassas grupların maruziyeti de değerlendiriliyor.
Bu nedenle bir gıdada pestisit izine rastlanmasıyla, limit aşılması aynı anlama gelmiyor. Her kalıntı zehirlenme demek olmadığı gibi, limitin altında bulunan her madde için mutlak anlamda “zararsızdır” demek de doğru değil. Mevzuatın söylediği, ürünün kabul edilebilir risk düzeyinde olduğudur.
Üç domatesteki sorun neydi?
Peki Greenpeace neden örneklerin yüzde 15’inde mevzuata aykırılık bulunduğunu açıkladı?
Üç domatesteki sorun miktardan değil, kullanılan maddeden kaynaklanıyordu. Bir örnekte Türkiye’de 2010 yılının sonunda tamamen yasaklanan chlorfenapyr tespit edildi. İki örnekte ise cyromazine ve pirimiphos-methyl adlı, domateste kullanımı ruhsatlı olmayan maddeler bulundu.
Üstelik ruhsatsız maddelerin saptandığı iki ürün, reyondaki Hal Kayıt Sistemi bilgilerine göre “iyi tarım” logoluydu.
Dolayısıyla araştırmada görmezden gelinemeyecek bir mevzuat ve izlenebilirlik sorunu var. Yasaklı bir tarım kimyasalının aradan 15 yıl geçmesine rağmen hâlâ bir domateste çıkması kabul edilemez. “İyi tarım” etiketi taşıyan ürünlerde domatese ruhsatı bulunmayan maddelerin belirlenmesi de bu etiketin nasıl denetlendiğini sorgulatıyor.
Ancak buradan “Her beş domatesten biri sağlığa zararlı” sonucunu çıkarmak da araştırmanın söylemediğini söylemek olur.
Greenpeace’in analizi bize domatesten korkmamız gerektiğini değil; kalıntı, limit aşımı, ruhsatsız kullanım ve yasaklı madde arasındaki farkı bilmemiz gerektiğini gösteriyor.
Domatese bir de mevsim dışında bakılsa...
Araştırmanın gözden kaçan çok önemli bir ayrıntısı daha var. Greenpeace, domatesi mevsimi itibarıyla en az kalıntı çıkması beklenen ürünlerden biri olduğu için seçtiğini belirtiyor. Numuneler temmuz ayında alınmış. Yani domatesin güneş, sıcaklık ve doğal yetişme koşulları bakımından en avantajlı olduğu dönemde…
Yıllardır mevsiminde beslenmenin yalnızca lezzet veya fiyat meselesi olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bir ürünü doğal yetişme döneminin dışında üretmek için kapalı ortam, daha fazla enerji ve kimi zaman hastalıklarla daha yoğun mücadele gerekiyor. Bu koşullar her üründe ve her bölgede aynı sonucu doğurmasa da kimyasal mücadele ihtiyacını artırabiliyor.
Ancak mevsimindeki market domateslerinde çıkan olumlu tablo, Türkiye’nin domates üretiminde pestisit sorunu bulunmadığı anlamına gelmiyor.
Mesela Avrupa Birliği sınırında yapılan kontroller çok farklı bir manzara gösteriyor.
Türkiye’den gönderilen domateslerde şubat ayında indoksakarb adlı böcek öldürücü kimyasal 0,117 mg/kg seviyesinde ölçülmüş. Avrupa Birliği’nin belirlediği limit ise; 0,01 mg/kg. Mart ayında aynı madde bu kez limitin 4,1 katı bulundu. Nisan ayında cherry domatesteki miktar 0,143 mg/kg’a, yani limitin 14 katına çıktı.
Yani marketten alınan 20 domateste limit aşımı bulunmazken, ihracata gönderilen domateslerde aynı tarım kimyasalı yıl içinde tekrar tekrar ve giderek yükselen değerlerle karşımıza çıktı.
Kurutulmuş domatesler de pestisit kalıntısı nedeniyle Avrupa’da tüketiciden geri çağrıldı. Üstelik sorun yalnızca domates değil. Biber, limon, üzüm ve salamura üzüm yaprağı yıllardır AB’nin sınır kontrollerinde çoklu kalıntı, yasaklı madde veya yüksek miktarda pestisit nedeniyle bildirim alan ürünlerimiz arasında. Bu tablo içinde sadece domatesi öne çıkarmak, kamuoyu için yanıltıcı olabilir.
Pestisitte suçlu çiftçi mi?
Pestisit sorunu gündeme geldiğinde bütün sorumluluğu çiftçiye yüklemek kolay. İlacı alan, deposuna koyan ve tarlaya uygulayan sonuçta üretici. Ama çiftçi o zehre neden bu kadar bağımlı hâle geldi?
Türkiye zararlılarla mücadelede biyolojik, biyoteknik ve geleneksel yöntemleri büyütmek yerine çözümü giderek daha fazla tarım kimyasallarına bıraktı. Ziraat mühendisinin sahadaki yerini çoğu zaman ilacı satan bayi doldurdu. Üretici, hastalık ya da zararlı gördüğünde eline yeni bir kimyasal verilmesine alıştı.
Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı ilçe müdürlüklerinin sosyal medya duyuruları da bu yaklaşımı görünür kılıyor. Zeytin sineği veya bağ salkım güvesi izlendiğinde üreticilere belirli tarihler arasında “ruhsatlı bir bitki koruma ürünüyle ilaçlama yapın” çağrısı yapılıyor.
Hakkını teslim edelim: Bu duyurularda tuzakla takip yapılıyor; ruhsatlı ürün, doğru doz, doğru zaman ve hasat öncesi bekleme süresi hatırlatılıyor.
Ancak zararlıyı biyoteknik yöntemlerle takip edebiliyorsak, neden mücadele aşamasında çiftçiye sunulan seçenek yeniden kimyasal şişesine sıkışıyor? Feromon tuzakları, kitlesel yakalama, çiftleşmeyi engelleme, faydalı böcekler, dayanıklı çeşitler, tarla temizliği ve ekim nöbeti neden kamu duyurularında ilaçlama kadar görünür değil?
Tarım kimyasallarını kısa sürede tamamen hayatımızdan çıkarmak gerçekçi olmayabilir. Fakat kimyasal mücadeleyi ilk değil, son seçenek hâline getirmek mümkün.
Böylece yalnızca soframızdaki domatesi değil; toprağı, su kaynaklarını, arıları, kuşları, ürünü yetiştiren çiftçiyi ve ilacı uygulayan tarım işçisini de koruyabiliriz.
Greenpeace araştırmasından çıkaracağımız sonuç domates yemeyi bırakmak olmamalı. Tüketiciye yalnızca korku bırakmak, çözüm üretmediği gibi sağlıklı beslenmenin temelini oluşturan sebze ve meyvelerden uzaklaşılmasına da yol açabilir.
Domates yerken endişe edebiliriz. Ama asıl endişemiz domates değil, tarımı kimyasala bağımlı hâle getiren sistem olmalı.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


