Adliye duvarına fırlatılan boya

Adliye duvarına fırlatılan boya

Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere kurumların ifade özgürlüğü ile ilgili standartlarında ısrarcı olmaları, kararlarını uygulatmaları gerekiyor. Bir ülkede, demokratikleşme konusunda en büyük görev siyasetten çok kurumlara düşer. Zira güvence kurumlardır. Denge ve denetleme için kurulmuş bu kurumlar görevini yapmazsa, her iktidarın farklı yollara gitme ihtimali de vardır. 2013’te adliyeye fırlatılan kırmızı, silinebilir bir boya, o dönem yaşananları ve cezasızlık kültürünü simgeliyordu. Bugün o noktadan bile çok uzaktayız

Adliye duvarına fırlatılan boya
Bir güzel sanatlar öğrencisi, Gezi eylemleri sürerken Ethem Sarısülük'ün polisin silahından çıkan kurşunla öldürülmesini adliyenin kapısına kırmızı boya fırlatarak protesto etti

MHP lideri Devlet Bahçeli konuşuyor:

“Özgür basının demokratik toplumların vazgeçilmez unsurlarından biri olduğuna, medyanın kamuoyunu bilgilendirme görevini özgürce yerine getirmesi gerektiğine inanıyoruz. Bununla beraber özgürlük kadar sorumluluğun, reyting kadar da hukukun kıymetli olduğunu düşünüyoruz. Basın özgürlüğü suç işleme özgürlüğü değildir, olmamalıdır.”

Bin yıldır bu ve buna benzer cümleleri duyuyoruz.

Peki “suç” dediğimiz eylem, demokrasilerde bu kadar göreceli midir?

Nerede başlar nerede biter?

Ceza hukukunun temel ilkelerinden biri, “öngörülebilirlik” değil midir?

Hangi eylemi yaparsanız, neyle karşılaşacağınızı bilmek…

* * *

İfade özgürlüğünün alanı ve sınırları, uzun yıllar verilen emekler sonucunda, ağırlıklı olarak yargı içtihatlarıyla şekillendi.

Elbette bütün dünyada aynı değil.

Demokratik standartlardan söz ediyoruz.

Önümüzde taze bir örnek var. Bir Anayasa Mahkemesi kararı. Uygulanan, uygulanması zorunlu kararlardan.

2013’te, Gezi eylemleri sürerken, Ankara’da Ethem Sarısülük, polisin silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetti.

Adliye süreci malum.

Taş isabet ettiğinden, sanki kafasından vurulmasına bir gerekçeymiş gibi Sarısülük’ün bayrağı yaktığı sırada vurulduğuna kadar bin tane yalan atıldı ortaya.

Katil, serbest bırakıldı.

Bu sırada adliye önünde de protesto eylemleri yapıldı. Ve eylemler sürerken bir güzel sanatlar öğrencisi, adliyenin kapısına kırmızı boya fırlattı.

* * *

Ve başına gelmeyen kalmadı.

Hakkında kamu malına zarar geldiği iddiasıyla dava açıldı.

Savunmasında, olayları protesto etmek için adliyeye geldiğini, adaletten kan aktığını simgelemek için adliye kapısını kırmızı boyayla boyadığını, resim bölümü öğrencisi olduğunu, yaptığı eylemin performans sanatı sayılması gerektiğini, düşüncelerini bu şekilde ifade ettiğini belirtti.

Sarısülük’ün hayatını kaybetmesine rağmen sanığın tutuksuz yargılanmasını protesto ettiğini, silinebilir boyanın da kamu zararına yol açmayacağını vurguladı. Yargılama sonunda 6 bin lira adli para cezasına mahkûm edildi. İstinaf mahkemesinden dönen karar, yerel mahkemenin ısrarcı olması sonunda kesinleşti.

* * *

Öğrencinin avukatları Özlem Tekşen ve Gökhan Tekşen, kararı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Anayasa Mahkemesi İkinci Bölüm, oy çokluğuyla, öğrencinin haklarının ihlal edildiğine hükmetti ve 50 bin lira tazminat ödenmesini kararlaştırdı.

Karar, ifade özgürlüğü açısından mühim.

Kararda, ifade özgürlüğünün sınırları ile kamu düzeninin korunmasına yönelik alınacak önlemler kıyaslandı.

AYM, bu konuda yapılacak dengeleme işleminde protesto eyleminin niteliğine, amacına, bağlamına, protesto edenin kimliğine, yapılma zamanına, meydana getirdiği zarara ve muhtemel etkilerine bütün bir şekilde bakılarak inceleme yapılmasının gerektiğini vurguladı.

* * *

Şöyle devam edildi: 

“Başvurucunun şiddet içermeyen eyleminin ifade özgürlüğü kapsamında kalan, kendisini dile getirmeye yönelik bir yöntem olduğu konusunda herhangi şüphe bulunmamaktadır. Ancak başvuruya konu olayda zarara uğratıldığı iddia edilen yapı bir adliye binasıdır. Kabul edilmelidir ki; tarihî eserlere, anıtlara, kamu hizmetleri için tahsis edilmiş binalara verilecek olan zararlarda kamu mercilerinin daha hassas davranması beklenecektir. Öte yandan yargının işleyişine ilişkin meseleler kamu yararına ilişkin tartışmalar alanındadır.

Bu çerçevede onun toplum için özel görevini hesaba katmak gerekir. Hukuk devletinin temel değeri olan adaletin teminatı olarak yargı, vatandaşların güvenine sahip olmalıdır. Hâkimlerin, adalet sisteminin işlemesi için vazgeçilmez önemi ile hem yargılamalardaki diğer dava süjelerine hem de genel olarak halka güven telkin etmesi gereken rolleri gözönüne alındığında hakaret içeren ve küçük düşürücü ifadelerden korunmaları gerekir. Özellikle hâkim ve savcıların konumları gereği bunlara cevap verememesi de dikkate alındığında bu husus önem kazanmaktadır (bazı değişikliklerle birlikte bkz. Emin Aydın (2), § 48). Bununla birlikte elbette yargı makamlarının hukuki yorumları ve dolayısıyla yargı kararları da demokratik bir toplumda eleştiriden bütünüyle muaf değildir. Hatta yargı makamlarını doğrudan hedef göstermeyen ve şiddet içermeyen eleştirilerde daha dikkatli bir değerlendirme yapılması elzemdir.

AİHM, şiddet içeriğine sahip olmayan, barışçıl niteliğe haiz ve geri döndürülmez bir zarara yol açmayan benzer eylemlere ilişkin müdahalelerin demokratik toplum için gerekli olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Dolayısıyla başvuruya konu olayda da olduğu gibi eleştiri amacıyla kamuya tahsis edilmiş binalara yönelik kalıcı bir zarara neden olmayan bir eylemin mala zarar verme suçunu oluşturup oluşturmayacağının daha özenli bir değerlendirmeye tabi tutulması gerekir.

* * *

…Boyanın silinebilir olup olmadığına ilişkin iddianın da basit bir araştırmayla karşılanabilir olmasına rağmen yargı mercileri bu konuda da bir araştırma yoluna gitmemiş ve bu konuda herhangi açıklamada bulunmamıştır. Bu durumda yargı mercileri başvuruya konu eylemin barışçıl bir niteliğe sahip olup olmadığını, eylemin niteliği ve bağlamını, başvurucunun suçun unsuruna ilişkin ileri sürdüğü esaslı iddiaları bir bütün olarak ele almaksızın cezalandırma yoluna gitmiş, bu suretle başvurucunun ifade özgürlüğüne yaptığı müdahalenin demokratik toplumda gerekli ve ölçülü olup olmadığını açıklamamıştır.  Netice itibarıyla yukarıda yapılan tespitler kapsamında yargı mercileri tarafından sunulan gerekçenin davanın temeliyle ilgili maddi ve hukuki sorunların açıklığa kavuşturulması bakımından ilgili ve yeterli olduğu kabul edilemez. Bu nedenle başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplumda gerekli olmadığı sonucuna varılmıştır.”

 

* * *

Ne kadar basit, temel ve somut kriterler değil mi?

Eylem barışçıl bir niteliğe sahip mi?

Bu sorunun yanıtını suç sayılan her eylem için ölçmek mümkün.

Eylemin niteliğe ve bağlamı ne?

Bu sorunun yanıtı da kolayca verilebilir.

Demek ki soyut kararlar yerine her olayda somut çıkarımlar yapmak da mümkün.

* * *

Anayasa Mahkemesi, bu gerekçelerle, adliyeye silinebilir kırmızı boya fırlatılarak adaletin eleştirilmesinin suç oluşturmayacağını karara bağladı.

Karar çok yeni. Henüz Resmi Gazete’de bile yayımlanmadı.

2013’teki olayın kararı 13 yıl sonra verilebildi.

Bugün olan biteni böyle protesto etmek mümkün mü peki?

Aynı düzenlemeler yerli yerinde durduğuna göre, benzer bir eylemin AYM kararına göre suç sayılmaması gerekir.

Kaldı ki 2013’teki olaya ilişkin yargılama sonunda da öğrenci, 6 bin lira adli para cezasına mahkûm edilmiş…

Bugün olsa ne olur?

Hepimiz yanıtları biliyoruz. Operasyon, tutuklama, ağır suçlamalar, ağır cezalar…

O zaman Bahçeli’nin eleştirisine dönüp bakalım yeniden.

Ya da bütün olanı biteni, “basın özgürlüğü suç işleme özgürlüğü değildir” kavramı üzerinden eleştirmek isteyenlerin sözlerine.

Bir ölçü, bir tutarlılık, bir standart var mı?

* * *

Türkiye’nin en büyük bağımsız haber sitesi T24’e erişim, suç oluşturmayan içerikler bahane edilerek, üstelik bu konuda maddi hata da yapılarak engellendi. TELE 1’e, Halk TV’ye el kondu. Mezopotamya Ajansı dahil birçok haber mecrası defalarca engellendi, kapatıldı.

Gazeteciler Ali Tarakçı ve Tuğba Tekerek Sincan Cezaevi'nde, Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı Maltepe Cezaevi'nde, Derya Okatan ve Nadiye Gürbüz Bakırköy Cezaevi'nde, Merdan Yanardağ, Selahattin Günday ve Fatih Ergin Silivri Cezaevi'nde yakıyor. Murat Ağırel yeni tutuklandı. İsmail Saymaz ev hapsinde.

Normal mi bütün bunlar?

Bir avuç kalmış, köşeye sıkıştırılmış, sürekli suç işledikleri iddia edilen gazeteciler, bu memleket için gazetecilikte ısrar ediyor ve hâlâ ezbere söylenen sözlerle suçlanıyor.

Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere kurumların ifade özgürlüğü ile ilgili standartlarında ısrarcı olmaları, kararlarını uygulatmaları gerekiyor.

Bir ülkede, demokratikleşme konusunda en büyük görev siyasetten çok kurumlara düşer. Zira güvence kurumlardır. Denge ve denetleme için kurulmuş bu kurumlar görevini yapmazsa, her iktidarın farklı yollara gitme ihtimali de vardır.

2013’te adliyeye fırlatılan kırmızı, silinebilir bir boya, o dönem yaşananları ve cezasızlık kültürünü simgeliyordu.

Bugün o noktadan bile çok uzaktayız.

Sürekli gazetecilerin “suç işlediği” ezberini bir yana bırakıp, neden sürekli aynı sonuçları yaşadığımızı düşünmenin vakti, geldi, geçiyor…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler