Prof. Dr. Ayşen Uysal: Geleceğini kendi ülkesinde görenler ses çıkarıp taleplerde bulunuyor, başka ülkelerde görenler susuyor ve gidiyor

Prof. Dr. Ayşen Uysal: Geleceğini kendi ülkesinde görenler ses çıkarıp taleplerde bulunuyor, başka ülkelerde görenler susuyor ve gidiyor

"Baskı ve toplumsal hareketler ilişkisi çetrefil bir ilişki ve bu ilişkinin seyrinde başka faktörler belirleyici olabiliyor. Türkiye’deki sessizlik de sadece devlet baskısı ile açıklanabilecek bir durum değil. Ayrıca, devlet baskısı da sadece eylem alanlarındaki polis şiddetine, gözaltı ve tutuklamalara indirgenebilecek bir şey değil, çok farklı pratikleri içeriyor."

Prof. Dr. Ayşen Uysal: Geleceğini kendi ülkesinde görenler ses çıkarıp taleplerde bulunuyor, başka ülkelerde görenler susuyor ve gidiyor

Ağırlıklı olarak siyaset sosyolojisi ve toplumsal hareketleri inceleyen Prof. Dr. Ayşen Uysal, akademik serüvenini Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Paris Panthéon-Sorbonne Üniversitesi'ne uzanan derin bir çizgide şekillendirdi. Uzun yıllar emek verdiği Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde edindiği birikimini sokağın, protestonun ve meydanların dilini anlamak ve anlatmak için kullandı.

Türkiye'deki siyasi parti ağlarını mercek altına aldığı, Oğuz Topak ile yazdığı Particiler adlı eseriyle yerel siyasetin perde arkasındaki toplumsal örüntüleri ustalıkla deşifre etti. Sokağın sesini ve direniş estetiğini akademik bir titizlikle harmanladığı kapsamlı çalışması Sokakta Siyaset başlıklı kitabı ise yalnızca Türkiye'de yankı bulmakla kalmadı, 2019 yılında Fransızca basılarak uluslararası bir literatür mirasına dönüştü. Sosyal aktivizm ile iktidar ilişkilerini inceleyen çalışmalarıyla tanınan Uysal, toplumsal hafızanın ve sivil hareketlerin izini sürmeye devam ediyor.

Uysal, T24’ten Fulya Canşen’in sorularını yanıtladı.

Son yıllarda gençler, Z kuşağı, dünyanın pek çok ülkesinde çeşitli sebeplerle sokağa çıkıyor. Şu anda özellikle Avrupa ülkeleri bu protestolar ile gündemde. Ben Sırbistan’dan başlamak istiyordum. İki yıldır hükümeti protesto eden gençler, Vucic hükümetini adeta alaşağı ettiler. Bu bir yandan çoğu genç için umut oldu. Umut yerine, lideri olmayan bir hareket olduğu, gençlerin kurduğu partinin siyaset deneyimi bulunmadığı gibi argümanlarla şüphe yaratanlar da var. Sen nasıl değerlendirirsin Sırbistan’daki başarıyı?

Sırbistan’da yaşananlar son yılların en ilginç deneyimlerinden biri. Zira, söz konusu olan sadece protesto eylemleri değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin siyasal muhalefeti doğrudan biçimlendirmesiyle karşı karşıyayız. Öğrenciler seçimlerde doğrudan kendi listelerini çıkardı ve listeleri seçimin galibi oldu. Öğrencilerin buradaki rolü listelerde yer almaktan ziyade kapı kapı dolaşıp listede yer alan adayların seçim kampanyalarını yürütmek oldu. Öğrencilerin kendi seçim listelerini siyasetin profesyoneli olmayan kişilerden oluşturmalarını, profesyonel siyasetçilere karşı duruşları olarak okuyabiliriz. 2019 yılında Lübnan’da akaryakıt zamlarına ve yeni vergilere karşı protestolardan yine aynı yıl Fransa’da başlayan Sarı Yelek eylemlerine kadar uzanan bir coğrafyada ve uzun bir süredir temsili demokrasiye ve siyasetin profesyonellerine sokaklardan yükselen güçlü bir itiraz var. Sırbistan’daki durum, itirazın ötesine geçip çözüm sunmaya ve başarıya ulaşmaya örnek teşkil ediyor. “Bizim can alıcı sorunlarımıza duyarsız kalırsanız, biz de sokaktan parlamentoya girer bizzat meseleleri ele alırız” mesajı veriliyor. Sırbistan örneği diğer yandan da sokakta siyaset ile parlamentoda siyaset arasındaki diyalektik ilişkiyi gözler önüne seriyor.

Durum bu olmakla birlikte, siyaset bilimci gözlüğümle dikkatimi çeken bir husus var. O da adayların çoğunluğunun doktor, eczacı, öğretim üyesi olması. Ayrıca sanatçılar ve sporcuların listede yer almasını da buna ekleyebiliriz. Birinci grupta yer alanlar, Max Weber’in 19. yüzyılın sonlarından itibaren siyasetteki dönüşümü açıklamak için sözünü ettiği ve mülk sahibi eşrafların yerini alan “siyasetin yeni profesyonelleri” olarak adlandırdığı meslek grupları, yani eğitimli orta sınıflar. Weber’in bu tespitinden yola çıkacak olursak, Sırbistan’da siyasetin işleyişinde bir süreklilik olduğunu, radikal bir değişim olmadığını söyleyebiliriz. İkinci grup ise, bize medyanın siyaseti biçimlendirici gücü ile ilgili tartışmaları hatırlatıyor. “Tanınmışlık” kriterinin, aday belirleme süreçlerinde siyasal angajman ya da ideolojik netliğin yerini alması meselesinden söz ediyorum. Aday belirlemedeki bu kriterler bize Sırbistan’da temsili demokrasinin yerleşik işleyişi açısından önemli bir kırılma olmadığını gösteriyor.

Sokaktan parlamentoya uzanan yolu göstermesi bakımından Sırbistan başarısı önemli bir örnek ancak tek örnek değil. Meksika’da da örnekleri var. Kısacası Sırbistan, toplumsal hareketlerin kurumsallaşıp temsil niteliği kazandığı güncel örneklerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Fransa’yı yakından tanıyorsun. Fransa’daki gençlik hareketi en çok konuşulanlar arasında. Öğrencilerin eğitim sorunlarını protesto etmek için başlattığı hareket, barınma, hayat pahalılığı, gelecek kaygısı hisseden gençlerin sokağa çıkmasıyla büyüdü. Fransızlarda yerleşmiş bir protesto kültürü var. Bugünkü protestolar neye evrilir?

Fransa’daki eylemler her ne kadar lise öğrencilerinin eğitim koşullarındaki kötüleşmeyi protesto etmek için başlamış olsa da kısa sürede üniversitelere ve oradan da toplumun daha geniş kesimlerine genişledi. Bu genişleme Fransa’da itiraz kültürünün ve dolayısıyla da protesto eylemlerinin önemli bir özelliği. Toplumun farklı kesimlerinin birlikte hareket etmesi, eylemcilerin taleplerinin genişlemesini de beraberinde getirdi. Eylemler, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerinin bütçe kısıtlamaları ve neoliberal politikalardan ötürü nitelik kaybına uğraması gibi, toplumun daha geniş kesimlerini ilgilendiren taleplere yöneldi, eğitimle ilgili meselelerin ötesine geçti. Bir de özelde barınma sorununa değinmek isterim, çünkü bu eğitim yılının başında önemli sayıda öğrencinin barınma sorununu çözemediği için üniversitelere kayıt yaptıramadığına dair yazılı ve görsel basında çok sayıda haber yapıldı. Özellikle Paris’te can yakıcı meselelerden biri bu. Kaldı ki sadece öğrencileri ilgilendiren bir sorun da değil, maaşların düşük olmasından ve arzın sınırlılığından ötürü birçok toplumsal kesimi etkiliyor. Bugün İtalya’da da maaşların düşüklüğü itirazların merkezinde. Hayat pahalılığı da buna ekleniyor. Fransa maaşların Avrupa’da en düşük seyrettiği ülkelerden biri. Bu uzun süredir itirazlara yol açıyor.

Burada iki noktaya daha özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Bunlardan ilki, Fransızlar için kamu hizmeti çok kıymetli bir şey, adeta kutsal ve dokunulmaz. Kamu hizmetinin tahrip edilmesi toplumda en fazla tepki uyandıracak şeylerden biri. Bunun altını çizmek önemli çünkü Türkiye gibi kamu hizmetlerinin özelleştirildiği ya da içinin boşaltıldığı bir ülkeden bakınca bunun öneminin anlaşılması biraz güç olabiliyor. İkincisi, sizin de söylediğiniz gibi, Fransa’da protesto kültürü var. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan bir itiraz repertuvarı bu. Ancak, eylemlerin anayasal bir hak olduğunu ve siyasal katılım pratiklerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, hatta oy vermekle aynı statüde kabul edildiğini de unutmamak lazım. Eylemler, ayaklarla oy vermek gibi düşünülüyor. O nedenle de Fransa örneğinde, hükümetlerin de son dönemlerde getirilen yasaklara ve kısıtlamalara rağmen, bu konuda kafasına estiği gibi davranması daha zor.

Eylemler daha şimdiden 2027 baharında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kampanyalarının seyrini ve dengelerini değiştirdi. Bir yandan, Boyun Eğmeyen Fransa (France Insoumise) Hareketini ve adayı Jean-Luc Mélenchon’u siyaset sahnesinde daha da güçlü bir aday haline getirdi. Gençler arasında Mélenchon’a destek arttı. Buna karşılık da şiddet görüntülerinden rahatsız olan kesimlerin aşırı sağa desteğini artırma eğilimi ortaya çıktı. Merkezin daha fazla etkisizleştiği buna karşılık siyasi yelpazenin iki ucunun güçlendiği bir süreç yaşanıyor demek yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı Emanuel Macron uzun bir süreden beri aşırı sol ve aşırı sağ olarak tanımladığı Jean-Luc Mélenchon ve Marine Le Pen’i şeytanlaştırma üzerinden söylemlerini biçimlendiriyordu. Bu söylemler güçlenerek devam ediyor iktidar cephesinde, ancak ters etki yaratıp toplumu bu iki partiye yönelttiğini de söyleyebiliriz.

Eylemlerin siyaseti şekillendirici etkisine baktığımızda ve Fransa’daki eylem geçmişini göz önünde bulundurduğumuzda, şayet olağanüstü bir gelişme olmazsa, eylemlerin mayıs ayına yani Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turuna kadar süreceğini tahmin etmek zor değil.

17 ekimde gençlere sarı yelekliler ve sendikacılar da katılınca hem protestocu sayısı hem de şiddet arttı.17 ekimi travma olarak değerlendiren Fransız filozof Cynthia Fleury, toplumsal bir bölünmeden söz ediyor. Bir başka popüler filozof Bernard Henri Lévy, ülkesinin bir iç savaşın eşiğinde olduğunu söyledi. Bu gençlik hareketinden gerçekten korkmalı mıyız?

Şiddet artmış olabilir, ancak şiddet yeni bir eylem repertuvarı değil. Niceliksel bir artış var sadece. Yoksa örneğin Paris’te hemen her eylemde yakıp yıkmalar ve yağmalamalar olur. 2023 yılında emeklilik yaşının yükseltilmesini öngören yasa tasarısına karşı günlerce süren kitlesel eylemler düzenlendi. Bu eylemlerde de örneğin Rivoli Caddesi üzerindeki L’Occitane mağazasını bir grup yağmaladı. Çok sayıda otobüs durağı tahrip edildi, çöp bidonları yakıldı. Bunlar olurken kortej yürüyüşüne devam ediyordu. Farklı grupların farklı eylem repertuvarları var ve bunu geçmişten günümüze eylem alanlarında görmek mümkün. 

Bizzat eylemlerin kendisi Fransa’da travma yaratmaz ya da iç savaş ihtimalini ortaya çıkarmaz. Zaten eylemler barışçıl eylemler, şiddet kullananlar ise eylemin marjlarında yer alanlar. 31 Ekim eylemlerinde de eylem bitip kortej dağıldıktan sonra bazı gruplar polisle çatıştı. Eylemleri anlayabilmek için bunu akılda tutmakta fayda var. Bunu, ahlaki bir anlam yüklemek için değil, eylemlerin daha iyi anlaşılması için vurguladığımı da belirtmek isterim. Fransa gibi eylemlerin olağan bir katılım biçimi olarak görüldüğü yerlerde gençlerin eylemleri travma yaratmaz. Buna karşılık, Yvlines’nin Trappes kentinde 23 Ekim tarihinde gerçekleşen ve bir kişinin ölümüne neden olan ırkçı saldırı gibi olaylar travma yaratır. Saldırının faili, yakalanmasının ardından, 17 Ekim eylemlerinde esnafın yağmalanmasının intikamını almak için saldırıyı gerçekleştirdiğini söylemişti.

İç savaşa gelince, o başka bir şey. Kavramları bu kadar kolay ve yersiz kullanmamak lazım. Ayrıca, iç savaş söylemleri eylemlerin kriminalize edilmesine ve marjinalleştirilmesine katkı sunar. Gençlik hareketinden korkmamız için bir neden yok; korkmamız gereken güvenlik güçlerinin ve dolayısıyla da hükümetin radikalleşmeyi artırıcı politikalar izlemesi ve ırkçı grupların “karşı eylemciler” olarak sahneye çıkması. Fransa’da güçlü bir devrim ve protesto geleneği olduğu kadar, “karşı devrim geleneği” de olduğunu hatırlatmak isterim.

Fransa’da protestoların ve şiddetin sorumlusu olarak genellikle solcular ve göçmenler hedef gösteriliyor. Doğru mu bu? 

Protestolar, sesini duyuramayanların seslerini duyurmaları için bir araçtır. Bu hemen tüm coğrafyalarda ve tarih boyunca böyle oldu. Sokak siyasetine öteden beri sol damgasını vurdu, ancak bu tür kitlesel eylemler tek bir politik ve toplumsal profile indirgenemeyecek nitelikte kolektif eylemler. Şiddeti göçmenlere indirgemek de ancak ırkçılığı ve faşizmi körükleyen politikalara hizmet eder. En nihayetinde, şiddet repertuvarına başvuranlar da Fransız vatandaşı, Fransa’da doğmuş ve büyümüş kişiler. Fransız vatandaşları arasında ten rengine göre ayrım yapıp meseleyi göç ve göçmenlikle ilişkilendirmek aleni ırkçılıktır. Bu tür bir indirgemeci bakış açısına Marine Le Pen gibi aşırı sağcı bir siyasetçi bile cesaret edemedi. Sadece Donald Trump ve Trumpçılığın Fransa’daki temsilcisi olarak kabul edilen Reconquête! partisinin lideri Eric Zemmour bu yönde açıklamalarda bulundu. Şiddet eylemlerinden zarar görenleri ve rahatsız olanları partisine çekmeye çalışan bir politik hamleydi bu aynı zamanda.

Güvenlik görevlilerinin tavrını nasıl değerlendirirsin?

Bu konuda hem çeyrek asrı aşkın süredir özellikle Paris’te eylemlere katılıp gözlemler yaptığım hem de yıllardır bu konunun Fransa’daki uzmanları olan meslektaşlarımla ortak çalışmalar yürüttüğüm için uzun uzun değerlendirmelerde bulunabilirim. Ancak meselenin özü şu: Fransa’da eylemlerdeki polis denetiminde özellikle son on beş yıldır çok önemli değişimler oldu. Bununla birlikte ilk değişim eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin içişleri bakanlığı döneminde başladı. Yani 2002-2004 arasında. Bu dönemde polisin kamusal alanda görünürlüğü arttı. 1968’deki büyük protesto dalgasından sonra, Fransa’da polisin eylemlerin kontrolü konusundaki temel politikası, eylem alanlarında mümkün mertebe görünmez olma, göstericilerle temastan ve eylem alanında müdahaleden kaçınma, “iyi” ve “kötü” gösterici ayrımı yapma, yani eylemcileri fark gözeterek kontrol etme üzerine kurulu idi. Bu üç temel ilkenin ilkinden zaman içinde vazgeçildi ve polis eylem alanlarında tüm donanımları ile görünür hale geldi. Bu da “devletin sokakta görünen yüzü” olarak polisin varlığının bir provokasyon nesnesi haline gelmesi anlamına geliyordu. 17 Ekim eylemlerinde ortaya çıkan şiddet bir boyutuyla kaynağını buradan alıyor.

Diğer yandan, Fransa’da yapılmış bilimsel çalışmalar polisin ayrımcı politikalarına dikkat çekiyor. Didier Fassin’in kamu düzeni üzerine yaptığı bir çalışma, örneğin, göçmenlerin ve de özellikle siyahların yoğun yaşadığı bölgelerde polisin ırkçılığa varan ayrımcılığına dikkatimizi çekiyor. Bu çalışma 2011 yılında yayınlandığında çok tartışıldı. Bugün, aşırı sağcıların “karşı protestolarına” ve saldırılarına polisin müdahale etmemesi de meselenin bir diğer boyutu. Fransa’da kuruluş dinamikleri bakımından siyasallaşmış bir polis modelinin söz konusu olduğunu da belirtmek isterim.

Ayrıca, polisin alandaki sert tavırlarını bir dizi yasal düzenleme ve bu düzenlemelerin sunduğu araç ve imkanlarla birlikte düşünmek gerek. Senato’dan geçen ve önümüzdeki günlerde Millet Meclisi’nin önüne gelecek olan “kıranlar-ödeyenler” yasa tasarısı, yakıp yıkma eylemlerinde bizzat zarar verenlerin ötesinde bu gruplar içinde bulunanların da sorumlu tutulmasını öngören düzenlemeler içeriyor. Bu tür durumlarda göstericilere kesilecek cezalar 10.000 avroya kadar artabiliyor. İnsansız hava araçlarının (drone) kullanımı bilim insanları tarafından çok tartışılmış olsa da eylemlerde gözetim amaçlı kullanılmaya devam ediliyor. Hızlı müdahale kabiliyeti olan ve şiddet eylemlerini bastırmak için Sarı Yelek eylemleri döneminde kurulan motorize birlikler ve daha nice düzenleme polisin sert tutumunu ve uyguladığı şiddeti derinleştiriyor. Bir ülkede deneyimlenen devlet tahakkümü repertuvarının sıklıkla başka ülkelere ihraç edildiğini de akılda bulundurmak lazım. Bütün bu gelişmeler, son dönemde getirilen eylem yasakları ile birlikte düşünüldüğünde, Fransa’da bir “otoriter sapmadan” söz etmek mümkün hale geliyor ki, bilim insanları ve hukukçular başta olmak üzere pek çok çevrede bu kaygı zaten bir süredir dile getiriliyor.

İtalya’da da protestoları bastırmak için bazı şehirlerde askerler de devreye girdi. Protestocuların polis barikatlarını zorlaması, havai fişek, şişe veya patlayıcı maddeler atması üzerine polis tazyikli su ve göz yaşartıcı gaz kullanmaktan, göstericileri coplayıp yerde sürüklemekten çekinmedi. Çok sayıda genç, hatta reşit olmayanlar bile gözaltına alındı. Aynı dönemde akaryakıt fiyatlarını protesto eden tır ve kamyon şoförlerine, ülke ekonomisine gençlerden daha fazla zarar vermiş olmalarına rağmen hükümet geri adım atarak yüz milyonlarca euroluk acil akaryakıt desteği ve vergi kolaylığı sağladı. Aşırı sağcı Meloni hükümeti gençlerden neden bu kadar korkuyor?

Sadece Meloni değil, bütün hükümetler gençlerden korkar. Çünkü her şeyden önce gençleri kontrol etmek güçtür, yapacaklarını öngörmek de toplumun başka kesimlerine göre daha zordur. Gençlik, insan yaşamının her şeyin mümkün olarak görüldüğü bir evresidir. Kaldı ki, tıpkı Fransa’da olduğu gibi İtalya’da da devletin belleğinde 68 Hareketi’nin yarattığı travma var. Gençlik hareketinin 1970’li yıllarda radikalleşmesi ve gerilla mücadelesine evrilmesi var. Gençlik hareketleri radikalleşme kapasitesi yüksek kolektif eylemlerdir. Bunlara ek olarak, gençlik hareketlerinde devletin muhatap alıp müzakere edeceği bir örgüt ya da lider olmaması da korkuyu besleyen önemli bir faktör olarak düşünülebilir. Fransa’da Cumhurbaşkanı Macron’un “sadece sendikaların eylemlerine izin verilecek” demesi de boşuna değildi. Sendikalar gibi sokakta siyasetin kurumsallaşmış örgütleri, uzun süreli eylem deneyimine sahip olmaları, eylem alanını denetim altında tutacak eylem görevlilerinin bulunması, devlet kurumları ile müzakere yürütebilmeleri gibi nedenlerle, şiddet repertuvarına en az başvuran örgütlerdir. Bunu ben de Avrupa’da bu alanda çalışan meslektaşlarım da bilimsel çalışmalarımızla ortaya koyduk. Sendikaların bu avantajı, gençlik eylemlerinde bir dezavantaja dönüşüyor ve hükümetler gençlerin protestolarını kontrol altında tutamamaktan korkuyor.

Bir de İtalyan polisinin öteden beri sert müdahaleleri ile bilindiğini unutmamak lazım. Henüz 2000’li yılların başında, karşıt küreselleşme eylemleri sırasında da İtalyan kolluk güçleri çok sert müdahalelerde bulundu. 2001 yılında Cenova’daki G8 Zirvesine karşı eylemlerde 23 yaşındaki Carlo Giuliani Karabinyerler (Arma dei Carabinieri) adı verilen kolluk güçleri tarafından öldürülmüştü. Fransız CRS’lerinden (Compagnies républicaines de sécurité, Cumhuriyetçi Güvenlik Birlikleri) farklı olarak Karabinyerlerin askeri statüsü var. Kolluk güçlerinin askeri bir statüsü olması veya militerleşme eğilimleri göstermesi, eylemcilerin kolluk tarafından birer muhalif değil de düşman olarak görülmesini kolaylaştırmaktadır. Yani, kolluk güçlerinin sert müdahalesinin ardında bir de bu faktör rol oynuyor.

Almanya’da ise gençler benzer sorunları yaşadığı halde protesto etmekte epey geç kaldı. 31 ekimde yine aynı gerekçeler ile sokağa çıkacaklarını önceden ilan ettiler. Güvenlik görevlileri de önlemlerini aldı. Hükümet suçluyu çoktan buldu; göçmenler. Ben buna Almanca “untergeordnete Rebellion” yani kontrollü, zararsız hale getirilmiş veya yukarıdan alanı sınırlandırılmış bir başkaldırı diyorum. Almanya’daki bu durum seni şaşırtır mı?

“Toplumsal hareketler son kertede sistemi içeriden değiştirmeyi hedefleyen kolektif eylemlerdir” der Charles Tilly. Yani eylemlerin kendisi sistem içidir ve sistem tarafından biçimlendirilir, çerçevesi çizilir. O nedenle “kontrollü başkaldırı” kullanımı aslında çok doğru bir kullanım değil. Eylemler düşünceyi ifade araçlarıdır, yani karşıtlığını ifade etmek için insanların ve örgütlerin sahip olduğu araçlardan sadece biridir. Şayet Almanya’da eylemler itirazı dile getirmeyi bir biçimde başarıyorsa amaç hasıl olmuş demektir.

Kolektif hareketler öğrenilir ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu öğrenme süreci ve aktarım her yerde aynı biçimde işlemediği için, Almanya’da, Fransa’da ve İtalya’da farklılıklar ortaya çıkar. Bunu kültürel bazı özelliklere bağlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Öğrenme farklı, örgütlenme düzeyi farklı, eylem repertuvarları farklı, tarihi birikim ve sistem özellikleri farklı…

Peki ya Türkiye? Türkiye’de gençler, çok daha fazla sorunları olduğu halde neden sokağa çıkmıyor? Türkiye’de protestocu gençleri ağır baskı, şiddet, hapisane, belki işkence bekliyor evet ama daha baskıcı bir düzende yaşayan, idam edilme tehlikesi altında olan İran halkı özellikle de kadınlar yine de sokağa çıkıyor. Vatandaşı sokaktan uzak tutan sadece korku olmasa gerek?

Baskı ve toplumsal hareketler ilişkisi çetrefil bir ilişki ve bu ilişkinin seyrinde başka faktörler belirleyici olabiliyor. Türkiye’deki sessizlik de sadece devlet baskısı ile açıklanabilecek bir durum değil. Ayrıca, devlet baskısı da sadece eylem alanlarındaki polis şiddetine, gözaltı ve tutuklamalara indirgenebilecek bir şey değil, çok farklı pratikleri içeriyor. İhbarlarla toplumda ekilen güvensizlik tohumu, gözetim araçları, sosyal medyada dolaşan devriye polisleri, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlar, haber alma hakkının kısıtlanması… liste çok uzun.

Tüm bunlara, eğitim sisteminin, üniversiteler de dahil olmak üzere, içinin boşaltılması, kitap okuma oranlarındaki düşüş, önemli meseleler üzerine konuşup müzakere edememe, dolayısıyla da eleştirel düşüncenin gelişememesi gibi bir dizi başka faktör de eklenebilir. Öğrencilerimde gördüğüm çok net bir şey var: Gençlerin kitapla bağı neredeyse kopmuş durumda. Konuşmaya, fikrini ifade etmeye korkuyorlar, ihbar edilmekten çekiniyorlar.

Daha da önemlisi, gençlerin önemli bir bölümünün bu ülke ile bir davası kalmamış, gitmek istiyorlar. Siz, Almanya’da ya da Fransa’da ailelerin akın akın çocuklarını yurtdışına gönderdiklerini ya da göndermek için ellerinden geleni yaptıklarını görüyor musunuz? Türkiye’de durum bu. Üst sınıflar çocuklarının geleceğini başka ülkede kuruyor. Avrupa’da gençler tanımak ve deneyim sahibi olmak için kendi kararları çerçevesinde başka ülkelere giderken, Türkiye’de gençler geleceklerini kurmak için gitmek istiyor. En büyük farklardan biri tam da bu: Geleceğini kendi ülkesinde görenler ses çıkarıp taleplerde bulunuyor, başka ülkelerde görenler susuyor ve gidiyor.

Başka birçok sebepten biri de Türkiye’de çoğunluğun ses çıkarmayı ve bedel ödemeyi başkasından beklemesi sorunu. Suskunluk, içe kapanma, birinin başına bir şey geldiğinde hızla uzaklaşma, bir mesele gündeme geldiğinde havaya bakma, ülkede yerleşik davranış biçimleri haline geldi. Çok sayıda insan haber alma hakkına sahip çıkmak yerine televizyon izlememeyi tercih ediyor. Örgütlerin örgütleme kapasitesini yitirmesi ve insan ilişkilerindeki erozyon da bir diğer etmen. Böyle bir ortamda kolektif bir hareketin gelişmesi imkânsız olmasa da oldukça zor.

İlgili İçerikler