Bağımsız tiyatro sahnesinin üretken ekiplerinden Fact Tiyatro, Ali Haydar Çataltepe'nin yazıp yönettiği ve Dilara Vural'ın sahnelediği Sendrom ile sınırları aşıyor. Fransa'da düzenlenen dünyanın en prestijli festivallerinden olan Avignon Tiyatro Festivali'nin OFF bölümünde 100. gösterimini gerçekleştirmeye hazırlanan oyun; çocuk yaşta başlanan antidepresanların yarattığı tahribatı, ebeveynlik bağlarını ve derin bir kayıp hissinin ortasındaki bir kadının uçlardaki savruluş hikâyesini merkeze alıyor.
Sahnede tek kişilik performansıyla Dilara Vural'ın devleştiği, 75 dakikalık kesintisiz bir hikâye anlatıcılığı üzerine kurulan minimalist yapım, alışılageldik seyir konforunu yerle bir ediyor. Karakterin cesur eylemleri ve ofansif mizahıyla izleyiciyi kendi iç sesiyle, saklamaya çalıştığı karanlık düşünceleriyle ve politik doğruculuğuyla yüzleştiren oyun; günümüz insanının yalnızlığına ve çaresizliğine dair çarpıcı bir ayna tutuyor.
10-14 Temmuz tarihleri arasında Avignon'da Theatre de l'Ange'da sahne alacak olan Ali Haydar Çataltepe ve Dilara Vural; bağımsız tiyatro yapmanın sektörel zorluklarına rağmen sahnede kalma inatlarını, bir erkeğin kaleminden gerçekçi bir kadın karakter inşa etmenin inceliklerini, tek kişilik performansın oyuncu üzerindeki psikolojik ağırlığını, uluslararası arenaya uzanan serüvenlerini ve ufuktaki yeni projelerini T24’e anlattı.
Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın
- İlk sorum, sırayla sizi tanımayanlar için biraz kendinizden bahseder misiniz?
Ali Haydar Çataltepe: Tabii, ben Ali Haydar Çataltepe. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunuyum. Tiyatroyla ilk tanışmam Kartal Sanat Tiyatrosu'yla oldu. Okuldan sonra oyunlar yazmaya ve yönetmeye başladım. Bazı televizyon ve film projeleri yaptım. Süreç benim için bu şekilde ilerliyor.
Dilara Vural: Ben de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Oyunculuk Bölümü mezunuyum. Okulda tanıştık. Mezuniyetime yakın sevgili olduk ve birlikte bir tiyatro kurduk. İlk işimiz Sipariş Listesi (Wish List) oldu. Bağımsız bir ilk işe göre iddialı ve geriye dönüp baktığımızda bizim için biraz külfetli bir projeydi. Dekoruyla, müziğiyle kalabalık bir ekiptik. Ancak bu kalabalık ekip, şu an hep birlikte olmamızın vesilesi. Hâlâ çok kalabalığız ve gittikçe çoğalıyoruz. İkinci projemiz ise Sendrom oldu. Sendrom, büyük laflar ettikten sonra oynadığım tek kişilik bir oyundu.
Çocuk yaşlardan itibaren İzmir'de tiyatro yapan biriydim. Konservatuvarı kazanınca Kadıköy'e taşındım; buradaki tiyatroyu anlamaya ve benimsemeye başladım. Eğitim vesilesiyle bu süreç daha da gelişti. İkimiz aynı dili konuştuğumuz ve aynı şeyleri sevdiğimiz için "Fact", yani gerçek ve hakikat üzerine işler üretmeye başladık. Tabii hep kendi oyunlarımızı yazmıyoruz; yurt dışından telifli oynadığımız oyunlar da var. Bu sezon çıkaracağımız iki oyunun yanı sıra, Ali Haydar dışarıdaki ekiplere de oyunlar yönetiyor. Fact Tiyatro bünyesinde sezon içerisinde oldukça fazla oyun çıkıyor. Kalabalık bir ekip olarak çalışmalarımıza bu şekilde devam ediyoruz. Kendi üretimimizi ve fonumuzu kendimiz sağlıyoruz. Işığımızı, dekorumuzu, oyunumuzu kendimiz hazırlıyor; projeyi bütünüyle biz ortaya koyuyoruz.

- Öncelikle Sendrom bize ne anlatıyor, biraz onu dinleyelim. Sonrasında bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Ali Haydar Çataltepe: Sendrom, herhangi bir yerde karşınıza çıkabilecek bir kız çocuğunun ya da kadının hikâyesi. Çıkış noktası, antidepresanlar üzerine yoğunlaşıyor. Çevremde çocuklarına çok küçük yaşta antidepresanla müdahale eden birçok arkadaşım var. Kafamda bu konunun etik boyutu ile doğru ve yanlışlarına dair hep bir tartışma bulunuyor. Biz küçükken sadece hiperaktiftik ve oyun oynayacak alanlarımız vardı. Şimdi ise çocukların böyle alanları yok; evde veya okulda fazla hareketliler. Hepsi için söylemesem de doğru yönlendirmeler olmadan çocukların bu ilaçlara hapsedildiğini ve geleceklerinin çalındığını hissediyorum. Bu his beni çok rahatsız etti ve gelecekte bunun sıkıntısını yaşayan bir kadını hayal ettim.
Altı kız kardeşim olduğu için kalabalık bir ailede büyüdüm ve kadın hikâyelerine vakıfım. Hem Dilara'yla hem de arkadaşlarımızla çeşitli hikâyeler toplayarak kurmaca bir yapı yaratmaya çalıştım. Sürecin zorluğunun farkındaydım; metnin bir erkeğin ağzından çıkan bir kadın hikâyesi gibi tınlamaması için büyük çaba sarf ettim ve bunun hissedilmesini istemedim. Bu noktada Dilara ve yakın arkadaşlarımdan topladığım hikâyeler devreye girdi. Herkesin hayatında kayıpları, bu kayıplara karşı hissettiği yalnızlık ve çaresizlik duyguları vardır. Çok kolay empati kurulabilecek bir durum. Bazıları hayatımızdan gerçek hikâyeler, bazıları ise hayal ettiğimizde bize hissettirdiği duygulardan ibaret. Hikâye genel hatlarıyla bu konuya canımın çok sıkılmasıyla ortaya çıktı diyebilirim.
- Şöyle bir tespitim oldu sen bunu söyleyince. Erkekler de iyi kadın hikâyeleri yazabiliyor. Bunu açacağım, biraz altını dolduracağım. Söyleşiden önce Murat Mahmutyazıcıoğlu'ndan bahsettik. Hikâyelerinin çoğu kadın hikâyesidir. Hepsini gerçekten sanki bir kadın yazmış gibi anlatır. Senin için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bir erkek gözünden değil de yazarını bilmiyor olsaydım "Galiba bir kadın yazmış bu metni" diyebilirdim.
Ali Haydar Çataltepe: Benim en mutlu olduğum yorum bu oluyor. Metnin bir erkek tarafından yazıldığının anlaşılmaması; "Bunu bir kadın yazmış, yazarı kim, sen mi yazdın?" denmesi, bu oyunla ilgili beni en çok mutlu eden noktaydı. Teşekkür ederim.
- Peki, metindeki cüce karakteri nasıl çıktı?
Ali Haydar Çataltepe: Anladığım kadarıyla durum insanlara farklı yansıyor. Bence her şeyle şaka yapılabilir; bu noktada hiçbir sorun yok ancak bu mizah anlayışının yerleşmesi gerekiyor. Deniz Göktaş bu anlamda çok başarılı; ofansif mizaha alışmamız şart. Orada yaratmaya çalıştığım en ince noktalardan biri şuydu: Ey seyirci, sen bunu komik buluyorsun ama aslında bu komik bir şey değil. Bir kadın bir cüceyle sevişemez mi, bunun nesi komik? Biz bununla alay etmiyoruz. Seyirci alay ettiğimizi düşünüyor ancak karakter o kadar yalnız ki, seyircinin yapmayacağı bir şeyi yapıyor. Seyirci ötekileştiriyor olsa da biz karakteri ötekileştirmiyoruz. Karakter eylemini gerçekleştiriyor ve "Bayağı iyiydi" diyor. Seyirci bunu yakalayamıyor. Cüceye güldüğü için kendini suçlu hissetmesine gerek yokken bence politik doğruculuk yapıyor. Örneğin vegan şakasıyla ilgili de çok tepki aldık. Bu da politik doğruculukla alakalı bir durum. Niyetimiz kesinlikle o değil; karşı tarafın niyeti doğru okuması gerekiyor. Bizde taşlamak meşhurdur, herkes taşlamayı sever. Karakterimiz aslında daha ince düşünceli ve hassas.
Dilara Vural: Bunun bir savruluş hikâyesi olduğunu her zaman vurguluyoruz.
Ali Haydar Çataltepe: Karakter sıradan ifadeler kullanmak yerine uç şeyleri yapıyor. Öylesine bir yere değil, en uca savruluyor. Dramatik olanı daha da belirginleştirebilmek için böyle bir yapı yaratmaya çalıştık.
Ali Haydar Çataltepe | Fotoğraf: Murat Arık
- Bu arada ben vegan besleniyorum ama o şakaya bayağı güldüm.
Dilara Vural: Ben de veganım.
Ali Haydar Çataltepe: Karakter zaten "Kendimi yamyam gibi hissediyorum" diyor. Ben de seyirciye bu detayı yakalamasının daha iyi olacağını söylüyorum.
- Peki o zaman Dilara sana sorayım. 75 dakika boyunca tek başınasın. Çok minimalist dekor var. Bütün yük senin sırtında. Duygusal tansiyonu diri tutan içsel dayanağın tam olarak ne oluyor, nasıl besleniyorsun?
Dilara Vural: Sendrom’daki heyecanımı henüz yenebilmiş değilim. Beni inanılmaz geren ve heyecanlandıran bir oyun. Eğer o hafta Sendrom varsa, iki gün önceden uyuşmaya başlıyorum; elim kolum buz kesiyor. Sahnedeyken çok heyecanlanıyorum. Sendrom'un anlaşılmadığını düşündüğüm noktaları olduğu için Türkiye'de oynarken bazen ekstra geriliyorum. Ali'nin bahsettiği gibi, Kadıköy'de ya da İstanbul'da yaşayan bir kadının devasa travmatik meseleleri işleniyor. Bizim için çok büyük bir mesele olan bu durumun, insanlar için bazen dikkat çekici bir hikâye gibi algılanmaması canımı sıkıyor. Turneye gittiğimde veya farklı kesimlerden insanların karşısına çıktığımda, o küfreden kızı duymalarını, bu hayatı yaşayan kadının savruluşunu anlamalarını istiyorum. Ancak dışarıya çıktığım an açıkçası anksiyeteyle boğuşuyorum. Yine de Sendrom'u her yerde inatla oynamak istiyorum, bu yüzden hâlâ çok heyecanlıyım.
Nereden beslendiğime gelirsek; inanılmaz konforlu bir prova sürecimiz oldu ve yaptığımız her şeyden çok emindik. Bir kelimenin üç farklı tonunu ayrımlarıyla ilmek ilmek işlediğimiz bir işti. Projeksiyon, led panel, ışık ve dekor tasarımı tamamen kolektif bir şekilde, küçük sahnelerde prova edilerek ortaya çıktı. Beni en çok besleyen unsur, diğer oyunlarda olduğu gibi bizzat hayatın kendisiydi. Benim bam telim ailemdir. Olayları travmatize etmeden, güçlü bir empatiyle oyunculuğumu sahneleyebildiğimi düşünüyorum. Empati yeteneğim hayatta beni çok yorsa da aynı zamanda en büyük kuvvetim. Oyunumuz 100 temsil olacak ve şimdi Avignon'a gidiyoruz. Çok heyecanlıyım ancak Türkiye'de oynarken hissettiğim korkuları orada hissetmiyorum. Orada daha konforlu ve anksiyetesiz olacağım için muhtemelen çok daha iyi bir performans sergileyeceğim. Biletler, organizasyon ve genel süreç için heyecanlıyım ama sahneye buradaki gibi kaygılı çıkmayacağımı hissediyorum.
- Tam ben bu soruyu soracaktım aslında ben uzun yıllardır bu tiyatro işinin biraz içindeyim. En son Londra'da oyun izledim birkaç tane ve seyirci bizdeki gibi değil. Çok sert eleştiriyor izleyici. Tabii ki her zaman yapıcı eleştiri iyidir ama bu tür endişeleriniz var mı? Yabancı bir seyirciye karşı oynarken.
Dilara Vural: Yabancı seyirciye karşı böyle bir endişem hiç yok. Bugüne kadar oyunu izleyen Avrupa tiyatro çevresinin tepkileri hep daha olumluydu. Benim korku olarak adlandırdığım durum, oyunun sansüre maruz kalmaya yüz tuttuğu ufak tefek yerlerle ilgili. Sendrom'da müstehcen hikâyeler ve küfür var. Sendrom aslında herkesin iç sesi. Hep söylüyorum; hepimizin içinden geçirdiği o kötü düşünceleri bu kadın sesli dile getiriyor. Seyirci, kendi içinden geçirdiği düşünceleri benim sahnede haykırmamdan rahatsız oluyor olabilir. Orada bir yüzleşme mi yaşanıyor bilemiyorum ama bu durum bazen benim için anksiyete yaratabiliyor.
Yine de bu his, heyecanımı bastırmıyor. Aksine heyecanlanmayı ve finalde o heyecanın üzerine soluklanmayı çok seviyorum. Çok kalın ve yoğun bir metni oldukça hızlı oynuyorum. Yönetmenimiz tamamen hikâye anlatıcılığına odaklanan, aksiyonla mekânın değiştirilmediği bir alan tercih etti. Günümüzde seyircinin konsantrasyon süresi çok daraldığı için bu format ciddi bir efor gerektiriyor. Seyirci de en az benim kadar yoruluyor; benim kadar o anda ve orada olmaları gerekiyor. Seyircinin sıkılma veya telefonuna bakma ihtimali, beni sahnede çok daha enerjik kalmaya mecbur bırakıyor. Bu yorucu ama bir o kadar da keyifli bir sürece dönüşüyor. Oturduğum yerde hikâye anlatırken oyundan kan ter içinde çıkıyorum. Bu hem heyecanımdan hem de tansiyonu hiç düşürmemeye çalışmamdan kaynaklanıyor.

- 100. oyunu Avignon'da oynayacaksınız ama 100 oyunda metinde bir şey değişti mi? Seyirciden aldığınız eleştiriler, tepkiler iyi anlamda ya da kötü anlamda metne müdahale etme gerekliliği duydunuz mu süreç içinde?
Ali Haydar Çataltepe: Sansür konusunda hayır. Ancak "Burada seyirci sıkılıyor, biraz hızlandıralım", "Bu şaka çalıştı, tekrar yapalım" veya "Bu çalışmıyor, insanların daha rahat izleyebileceği bir şekle nasıl sokarız" gibi fikirler doğrultusunda düzenlemeler oluyor. Genel iskeletteki dili ve şakaların hiçbirini değiştirmedik. Seyircinin çıkışta bize söylediği şeyleri aslında önden yirmi kere düşünmüş ve denemiş oluyoruz. Bunun en büyük örneğini oyunun video kaydını uluslararası festivaller ve Avrupa tiyatrosuna yön veren büyük kurumlarla paylaştığımızda görüyoruz. Oradan gelen olağanüstü dönüşler sayesinde Avrupa’da seyirci anksiyetemiz kayboluyor. "Yaptığım iş doğru, sorun yok ve bunu burada diretmeliyim" diyebiliyorsunuz.
Dilara Vural: Kesinlikle öyle olmak zorunda. Direnmek istediğimiz asıl mesele, Türkiye'deki genel tiyatro anlayışıdır. Elbette herkesin zevki, eğitimi ve ekolü farklı. Ancak seyircinin devasa bir prodüksiyon gördüğünde "İyi oyundu" demesi veya sahnedeki gösterişin tek başına bir emek kıstası olarak algılanması sorunlu. Aslında sadece bir sandalyeyle sahneye çıkıp dünyanın en iyi performansını sergileyebilirsiniz. Bütçe yetersizliğinden dolayı sadece bir sandalyeyle kendini göstermeye çalışan konservatuvar mezunu birçok genç var; onlara mutlaka alan açılmalı. Korkunç paralar harcanarak dev prodüksiyonlar yapılınca, seyirci oyunun kalitesinden ziyade o gösterişi takdir ediyor. Bilet fiyatları zaten uçmuşken, şansın eşit dağıtılmaması ve alternatif işlere fırsat verilmemesi bizim en çok kurcaladığımız ve direttiğimiz konulardan biri. Dört buçuk yılı geride bıraktık; inandığımız ve sevdiğimiz bir tiyatro biçimi var.
Ali Haydar Çataltepe: Yaptığımız iş elbette eleştirilebilir veya sevilmeyebilir; bu gayet doğaldır. Biz doğru ya da yanlış üzerine değil, sanatsal bir ifade üzerine çalışıyoruz. İşin güzel olup olmaması tamamen göreceli bir kavramdır.
- Burada tartışmaya katılmak istiyorum. İç tarafını benden daha iyi biliyorsunuzdur. Zorlu'da büyük prodüksiyonlar başladığında herkes şunu dedi: "Ünlülerle, büyük prodüksiyonlarla oyunlar yapacağız ve o ünlülerin takipçileri daha sonra alternatif tiyatroyu besleyecek, onlara ekonomik gelir sağlayacak." Benim o konuda yorumum şöyle: O ünlüler öyle kötü oyunlar yaptılar ki bence kitlelerini tiyatroya küstürdüler. O kadar kötü şeyler izledik ki artık şunu söyleyeyim: Bağımsız, alternatif iş yapanların o sahnede olması lazım. Şu geldiğimiz durumda Zorlu, ParibuArt gibi büyük yatırımcıların PR'la destekleyerek genç sanatçıları göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü artık onlar da bilet satamıyor.
Ali Haydar Çataltepe: Şahsi düşünceme göre burada şöyle bir durum var: Büyük prodüksiyon yapan zaten sayılı yer bulunuyor. Bu projeler büyük şirketlerin devasa sponsorluklarıyla hayata geçiriliyor. Ünlü isimler tiyatro yapabilir elbette, herkes onların kaliteli işler yapmasını temenni eder. Ancak bu yapılar, belirli bir kitleye Türkiye'de tiyatronun nasıl yapılması gerektiğine dair bir standart sunuyor. O kitle tiyatroya geldiğinde izlediği işi beğenmezse tiyatroya tamamen küsebiliyor. Bu alternatif tiyatroda da başımıza gelebilir; korkunç bir oyun izleyen seyirci bir daha tiyatroya adım atmayabilir. Fakat dev prodüksiyonlarda biletlere çok yüksek meblağlar ödendiği için beklenti de farklı oluyor. Çizdiğiniz çerçeveye katılıyorum; daha estetik, daha düşünülmüş ve nitelikli oyuncuların yer aldığı kaliteli işlerin üretilmesinde fayda var. Fonlar, sponsorluklar ve üretilen işler hakkında çok fazla tartışma dönüyor. Bizler bunu röportajlarda sürekli dile getiriyoruz fakat maalesef pek dinlenmiyoruz.

- Avignon'a geri dönelim. İlk önce Avignon'a nasıl gidiliyor, onu biraz anlatır mısın?
Ali Haydar Çataltepe: Avignon In ve Avignon Off olmak üzere iki seçenek mevcut. Avignon In bölümüne genellikle büyük prodüksiyonlar küratör davetiyle katılıyor. Off kısmında ise siz tiyatrolarla bağlantı kurup oyununuzu iletiyorsunuz. Karşı taraf projeyi beğenip sahnesini açarsa, Edinburgh Fringe Festival'de olduğu gibi bilet satışı veya sahne kirası üzerinden anlaşıyorsunuz. Tam veya yarı festival şeklinde program yapabiliyorsunuz. Tabii bunun bir maliyeti oluyor ve biz Fact Tiyatro olarak bu maliyetleri tamamen kendimiz karşılıyoruz; maalesef herhangi bir sponsor bulamadık. Anlaşma sağlandıktan sonra sözleşme imzalanıyor ve Festival Off programına dahil oluyorsunuz. Ticket Off sistemine kaydolduktan sonra Fransa'daki tiyatrolar üzerinden rezervasyonla bilet satışınız başlıyor. Yüzlerce oyunun yer aldığı bu devasa festival programında uluslararası bir alana açılmış oluyorsunuz. Ardından oyununuza basını çekmeye çalışıyorsunuz. Şu an mailleşmelerimiz sürüyor; Avrupa'nın büyük tiyatrolarından genel sanat yönetmenleri ve dramaturglar oyunumuza gelecekler. Oyunumuzu çok beğendiler, orada bu konularla ilgili görüşmelerimiz olacak. Avignon süreci genel olarak bu şekilde işliyor.
- Aslında büyük festivallerde şöyle oluyor; yakın zamanda gittiğim Venedik Bienali'nin her şeyi küratörün belirlediği bir ana pavyonu, bir de yan pavyonları vardır.
Ali Haydar Çataltepe: Aynen öyle. Sadece burada maliyetler biraz yüksek oluyor, bu yüzden gitmek kolay bir süreç değil. Türkiye'de kendi yaptığımız tiyatroyu sergilemek istiyoruz. Bazı meslektaşlarımız veya tiyatroseverler "Bu Türkiye tiyatrosu değil" diyebilir. Herkesin tiyatroya baktığı yer veya tiyatrodan beklediği şey aynı olmayacaktır kesinlikle. Ancak ben üretimimi bu şekilde gerçekleştiriyorum ve Türkiye'deki tiyatroya rejide, yazarlıkta ve performans anlamında bakış açım budur. Sevdiğim işi, yorumlamayı sevdiğim şekilde yapıyorum yani ve Türkiye’de benim ürettiğim tiyatro budur demeye ve estetik bir dil yakalamaya çalışıyorum.
Ben bir tiyatrocu olarak uluslararası sahnede kendimi sorumlu hissediyorum. Az önce bahsettiğimiz yüksek bütçeli prodüksiyonlar keşke bu tür adımlar atabilse. Tabii onların In bölümünde yer alması gerekiyor ancak işler bazen niteliksiz olduğu için o bölüme giremiyorlar. Uluslararası alanda daha çok var olmamız ve yurt dışı ortaklı projeler üretmemiz gerekiyor. Bizim de bu yönde görüştüğümüz birkaç projemiz var. Uluslararası bağlantılarımızla çok dilli bir ekip kuruyoruz. Dünyada görünür olmamız şart. Tiyatromuzun kötü olmadığını, aksine oldukça iyi olduğunu düşünüyorum. Eksiklerimiz mutlaka vardır; ancak Türkiye'deki her alanda olduğu gibi tiyatroda da haddinden fazla konuşan ve her şeyi çok bildiğini iddia eden kesimler mevcut. Kendi içimizde her şeyi eleştirebilir ve tartışabiliriz ancak uluslararası başarıya odaklanmalıyız.
- Belki festivalden sonra bir kez daha oturup konuşma fırsatı buluruz ama yabancı yönetmenler oyuncularımıza nasıl bakıyor, çok merak ediyorum?
Ali Haydar Çataltepe: Oyunculuk konusunda çok üst düzey olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Dilara'yı oyunculuk açısından çok beğeniyorum; Türkiye'nin en iyi kadın oyuncularından biri. Ülkemizde Nihal Yalçın, Haluk Bilginer, Onur Ünsal gibi sayısız yetenekli ismimiz var. Oyunculukla ilgili hiçbir sorunumuz bulunmuyor. Avrupa'nın büyük bir tiyatrosuyla görüştüğümüzde, oyunu izlediklerinde Dilara'nın performansına kelimenin tam anlamıyla vuruldular. Metin konusunda ise aldığımız dönüşler gayet olumlu. Muhakkak eksiklerimiz oluyor ve görüştüğümüz kurumlardan bu eksiklerle ilgili çok değerli geri bildirimler alıyoruz.
Dilara Vural: Türk oyuncuların empati duygusu çok kuvvetli. Sinemada ve tiyatroda yabancıların salt teknikle çözdüğü durumlar bizim doğrudan gerçeğimiz olabiliyor. Toplum olarak çok karmaşık ve acıyla yoğrulmuş meselelerimiz var. Batı'daki "bireycilik" bizde tam olarak işlemiyor; mahallenizde yaşanan bir acı doğrudan sizin de meseleniz hâline geliyor. Toplumsal acıları yüreğimizde bu kadar derinden hisseden insanların oyunculuk maharetinin de bu yüksek farkındalıktan beslendiğini düşünüyorum. "Bir ölümün veya acının karşısında nasıl reaksiyon veriyorum?" sorusuyla sürekli yüzleşiyoruz. Konservatuvar eğitimimiz de salt geleneksel tiyatroya değil, doğrudan gerçeğe ve sokağa dayanıyordu.
Ali Haydar Çataltepe: Üretim sürecimizde, kopyala-yapıştır yapmaktan ziyade sürekli okuyup izleyerek görsel hafızamızı genişletmeye odaklanıyoruz. Kendi ülkenizde gördüğünüz bir fotoğrafı sahnede nasıl canlandıracağınızı sorgulamaya başladığınızda, yaratıcılık için önünüzde devasa bir alan açılıyor.

- Yeni nesil tiyatro yazarlarını takip edebiliyor musunuz?
Ali Haydar Çataltepe: Elimizden geldiğince izlemeye çalışıyoruz. Bu yıl oldukça yoğunduk ancak sahnelerde çok iyi denemeler ve başarılı metinler mevcut. Herkesin kaleminin dili çok farklı ve bu oldukça güzel bir zenginlik. Ferdi Çetin, Ahmet Sami Özbudak veya Özen Yula gibi özel yazarların oyunlarına gittiğinizde, "Evet, bunu o yazmış" diyebiliyorsunuz; onların kendilerine has kalemlerini çok seviyorum.Özellikle Ferdi Çetin’in metinlerinin kurgusundaki farklılık ve metinlerde yaptığı anlamsal kırılmalarla Türkiye tiyatrosundaki yazarlık kavramı için önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum.
Ferdi Çetin bence Türkiye tiyatrosunda çok özel bir yerde duruyor. Çünkü sadece oyun yazan biri değil; sahnenin nasıl düşünebileceği üzerine de kafa yoran bir yazar. Metinlerinde hafıza, kayıp, aile, yas ve mekân duygusu çok güçlü bir şekilde iç içe geçiyor. Çok kişisel gibi görünen bir anı, bir evin içindeki küçük bir eşya ya da bir aile meselesi, onun kaleminde daha büyük bir toplumsal hafızaya dönüşebiliyor.
Ben Ferdi Çetin’in yazarlığında en çok bunu değerli buluyorum: Biçimsel olarak cesur, arayışı olan ama bunu hiçbir zaman gösteriş için yapmayan bir kalemi var. Her şey çok kırılgan, çok insani ve çok sahici bir yerden geliyor. “Annemden Kalan Gül Ağacı…”nda da, “...Babamın sesine uyandım”da da bunu hissediyoruz. Gündelik hayatın içinden, sessizliklerden, hatırlama biçimlerimizden ve aileyle kurduğumuz o karmaşık ilişkiden çok güçlü bir tiyatro dili çıkarıyor.
Bu yüzden Ferdi Çetin’i çağdaş Türkiye tiyatrosunda metni sadece bir hikâye anlatma aracı olarak değil; hafızanın, imgenin ve sahnenin birlikte nefes aldığı bir alan olarak kurabilen çok kıymetli yazarlardan biri olarak görüyorum.
Onu şahsen tanıma ve çalışma fırsatı bulan biri olarak da insanlığına, yardımseverliğine, iyi kalbine ve karakterine saygı duyduğum biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Yeni nesil yazarlarda da böyle bir arayış var ve zamanla oturacaktır. Ortaya pek çok yeni eserin çıkacağını düşünüyorum ancak daha fazla kaleme ve yazıya ihtiyacımız olduğu da aşikâr. Daha çok şey yazmalı ve denemeliyiz. Çoğunlukla başı sonu belli, geleneksel şeyler yazıyoruz. Yiğit Sertdemir'in ara ara yaptığı gibi kalıpları kıracak farklı metinlere daha çok ihtiyacımız var.
Dilara Vural: Bazen de nereden başlanacağı bilinemediği veya kötü olacağı korkusuyla hiç yazılamıyor.
Ali Haydar Çataltepe: Çevremizde sohbet ettiğimiz arkadaşlarımızın çok iyi fikirleri ve hikâyeleri var. Örneğin ışık tasarımcımız Eren Uğurhan'ın çok iyi bir hikâyesi var, yazması için onu sürekli zorluyoruz.
- İçinde bulunduğumuz koşullarda neden hâlâ tiyatro yapmakta inat ediyorsunuz?
Dilara Vural: Dört beş sene içerisinde o kadar büyük bir yorgunluk yaşadık ki, eski fotoğraflarımıza bakıp bu kadar değişmiş olamayacağımızı düşünüyoruz. Bazen bu kadar uykusuzluğa, yorgunluğa ve maddi karşılıksızlığa rağmen neden bu işi yaptığımızı kendime soruyorum. Avignon'a gidiyorsunuz fakat bir kişi bile size fon sağlamıyor, destek vermiyor. Siz bugün buradasınız ama genelde çok yalnız kalıyoruz ve bazen kalbim gerçekten kırılıyor. Peki neden yapıyorum? Çünkü mesleğimi çok seviyorum. Kendimi ifade edebileceğim daha kuvvetli başka bir mecra bulamıyorum. Sahnedeyken herkesin sesiyim; en yüksek sesle konuşan benim ve herkes beni dinliyor. Bu mesleği yaptığımız için hayatta çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum. En büyük dayanağımız tiyatroya duyduğumuz sevgi; inadımız da buradan geliyor. Tembellik yaparak veya kolaya kaçarak değil; bedenimizle, tırnaklarımızla, zekâmızla ve emeğimizle kanlı canlı bir üretim gerçekleştiriyoruz. Karşımda her oyunda birileri oluyor ve emeğimizin daha fazla görünür olmasını çok istiyorum. Bu işi o kadar çok seviyorum ki vazgeçebileceğim bir noktada değilim. Aksi takdirde sahneye çıkmak çok zor; kulisten sahneye adım atarken bile bazen o baskıdan dolayı eve gitmek istiyorum. Fakat finalde selam verirken hissettiğim o eşsiz duyguyu hayattaki hiçbir şeye değişemem.
Ali Haydar Çataltepe: Tiyatro, çok sevmeden katlanılabilecek bir iş değil. Mesleğinize tutkuyla bağlı olmak zorundasınız. Tıpkı gazetecilik gibi... Az önce kapıda sohbet ederken bahsettiğiniz üzere Orta Doğu'da uzun süre çalışmak, etik bir duruşunuz veya hayat bakışınız olmadan yapılabilecek bir şey değil. Yazar olarak beni bu alanda tutan temel şey, söylemek istediklerimi özgürce ifade edebilmemdir. Yönetmenlik tarafında ise hayalperestlik konusunda sınır tanımıyorum; genellikle en iyi rejileri sabahın altısında bulurum. İki üç gün hiç uyumadan, sürekli yeni bir fikir veya çözüm üzerine çalıştığım zamanlar olur. Tam yorulup "Artık biraz televizyon veya sinema yapayım, tiyatroya ara vereyim" dediğimde, hatta maddi sıkıntılar bıçağı kemiğe dayandırdığında elime yeni bir hikâye gelir ve her şey bir anda değişir. Elimdeki hikâyeleri insanlarla paylaşmak ve anlatmak zorundaymışım gibi bir sorumluluk hissediyorum. Bu belki fazla romantik bir his ancak işime duyduğum saygıyı ve çalışma azmimi tamamen bu sorumluluk duygusu besliyor.

- Yakın gelecekte bizi ne gibi projeler bekliyor?
Ali Haydar Çataltepe: Pulitzer ödüllü İranlı yazar Sanaz Toossi'nin bir eseri var. Sevgili Arya Akkutlu metni Keşke Burada Olsan (Wish You Were Here) adıyla çevirdi ve aynı zamanda oyunda yer alıyor. 1978'de İran'da başlayan, İran İslam Devrimi ile beş kadının hayatının nasıl dağıldığını ve yalnızlaştığını anlatan bir hikâye. O savaş döneminde ülkelerini terk etmek zorunda kalanları ve geride kalanları işliyor. Bireyi derinden sarsan, çok güzel bir metin. Okur olarak bana da gidenlerimizi ve kalanlarımızı düşündürttüğü için yönetmen sıfatıyla bunu sahnelemeyi çok istedim. Başrolde Nazenin karakteriyle Dilara oynuyor. Kadroda Nila Yari, Zeynep Çötelioğlu, Arya Akkutlu ve Ceylin Kaya yer alıyor. Şu an provalar muhteşem ve çok eğlenceli geçiyor; beş kadının düğün hazırlığı esnasında yaşadığı kaos inanılmaz komik sahnelere sahne oluyor.
Diğer yandan Khawla Ibraheem'e ait A Knock on the Roof (Çatıyı Tıkırdatma) isimli tek kişilik bir Filistin hikâyesi var. Savaş terminolojisinde kullanılan bu kavram, Gazze'de bir uyarı bombası atıldığında evi terk etmek için verilen beş dakikalık süreyi ifade ediyor. "Yanına beş dakikada ne alabilirsin?" provasını yapan Gazzeli bir anneyi sahneye taşıyacağız. Bu rolü de çok çok beğendiğim ve bir zamanlar kendisiyle çalışmanın hayalini kurduğum muhteşem değerli bir oyuncu olan Nihal Yalçın üstlenecek; bu yüzden provalar için çok heyecanlıyım.
Ayrıca, belki Ara Sahne ile yapabileceğimiz bir Mikhail Bulgakov’un Moliere Efendi uyarlaması fikrimiz bulunuyor. Sevgili arkadaşım Uğur Uzunel uyarladı ve bana emanet etti. Üzerine çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Ve birir senedir yazımı üzerine çalıştığım Kartalkaya otel yangınıyla ilgili Kartalkaya adlı oyunumu da ilk olarak Londra'da sahneleyip daha sonra Türkiye'ye getirme ihtimalimiz var. Ufuktaki projelerimiz şimdilik bunlar.
TIKLAYIN | Tek kişilik oyunların da bir festivali var; işte bu hafta kaçırmamanız gereken 7 oyun
- Son olarak Avignon takvimini soracağım. Biletleri nereden, nasıl alabilirler? Hangi tarihlerde oynayacaksınız?
Ali Haydar Çataltepe: Oyunlarımız Avignon'da Theatre de l'Ange'da sahnelenecek. Temsillerimiz 10 Temmuz'da başlayıp 14 Temmuz'da sona erecek. Beş temsil boyunca her gece saat 21.35'te Avignon'da olacağız. İzleyiciler biletlerini Avignon Off Ticket üzerinden, Theatre de l'Ange'ın web sitesi aracılığıyla veya doğrudan Fact Tiyatro sosyal medya hesaplarımızdaki yönlendirme linklerini kullanarak temin edebilirler. Dilerlerse doğrudan bize de yazabilirler.



