Bugün hem tarihe hem de güncel gelişmelere bakıp, diktatörlerin olmadığı bir gelecek tahayyül etmek mümkün mü? Böyle bir ütopya üzerine düşünmenin yolu, kuşkusuz, iktidarın farklı toplumsal ve tarihsel koşullarda nasıl üretildiğini ve nasıl kullanıldığını anlamaktan geçiyor.
Tahakküm biçimleri ne kadar değişirse değişsin, diktatörler hangi farklı şekillere bürünürse bürünsün, adına ister hiper-başkanlık, ister caudillo siyaseti, isterse otokrasi diyelim, tüm otoriter liderlerin hikâyesi aslında en başından beri bir çöküş hikâyesi… Hem de iktidara geldikleri ilk günden itibaren başlayan bir çöküş… Asıl mesele, bu çöküşün ne kadar süreceği, nelerin bu süreçte parçalanıp yok olacağı ve bundan sonra yıkılan temellerin nasıl yeniden inşa edileceği.
Meksikalı yazar Mario Bellatin’in, Latin Amerika’daki otoriter yapıları alegorik bir şekilde anlattığı romanı “Kahraman Köpekler” (Perros Héroes) (2003), geleneksel diktatör imgesi üzerine düşündüren önemli bir anlatı.
Mario Bellatin, Kahraman Köpekler
Türkiye’de Pınar Savaş’ın çevirisiyle 2014’te Notos Kitap tarafından yayımlanan romanın ana karakteri “Hareketsiz adam”, günlerini tecrit altında, annesi, kız kardeşi, hemşire-eğitmeni ve otuz Belçika çoban köpeğiyle birlikte geçirir. Hareketsiz adam, hareket edemese de herhangi birini boğazından bir ısırışta öldürmeye eğitilmiş köpekleri aracılığıyla ev sakinleri üzerinde baskıcı bir iktidar kurar.
Bellatin, daha kitabın en başında bu evin atmosferini “Latin Amerika’nın geleceği” olarak tanımlar. Peki, nasıl bir gelecektir bu? Hareketsiz diktatör figürü, artık kendisini bile taşıyamayacak kadar çürümüş ama hâlâ toplumu yöneten bir iktidar yapısına işaret eder. Bu da otoriterliğin dönüşerek kalıcılaştığı, şiddetin sıradanlaştığı ve siyasi kültürün bu gölgeyle şekillendiği karanlık bir gelecek anlamına gelir.
Aslında Bellatin’in anlatısı Latin Amerika’nın geçmişi olarak da tanımlanabilir. Hareketsiz adamın saldırgan köpekleri kuşkusuz akıllara ilk olarak askeri diktatörlükleri ve onların paramiliter gruplarını getirir. Hareketsiz adamın etrafındakilerin elinden bir şey gelmemesi de dikta altında yaşayan insanların acizliğini hatırlatır.
Kahraman Köpekler’i bir “gelecek anlatısı” yapan unsur, politik baskı ve şiddetin kısır döngü hâline gelmiş ve yerleşmiş olmasıdır. Tarih sürekli tekerrür ediyorsa aslında “gelecek” diye bir şey kalmamıştır.
Tam da bu noktada Latin Amerika’nın tarihine bakmakta ve otoriter liderlerin geçmişten günümüze iktidarlarını nasıl meşrulaştırdıklarını hatırlamakta yarar var. Kendisini “kurtarıcı” olarak gören, vazgeçilmez olduğunu düşünen liderlerin mirası incelenmeden bugün hiper-başkanlık dediğimiz olgunun anlaşılması mümkün görünmüyor.
Bolívar’ın mirası: Ömür boyu başkanlık
Latin Amerika bağımsızlık hareketinin sembolü, “Kurtarıcı” (El Libertador) lakaplı Simón Bolívar, kendi komutası altında Güney Amerika’daki son İspanyol ordusunun da yenilmesinin ardından, 6 Ağustos 1825’te, Venezuela, Kolombiya, Ekvador ve Peru’dan sonra yeni bir cumhuriyetin daha kuruculuğunu üstlendi. Önce Bolívar, daha sonra Bolivya adı verilen bu yeni cumhuriyette, en üst düzey yürütme gücü ve yeni anayasa yapma yetkisi Simón Bolívar’a aitti.
Simón Bolívar (1783-1830)
Kendi adını taşıyacak anayasayı hazırlamaya başlayan Bolívar, “Kalbinin daima özgürlük için çarptığını ama kafasının onu aristokrasiye götürdüğünü” söylüyor ve açıkça otoriterliğe doğru kayıyordu.
Anayasaya göre başkan, meclis tarafından ömür boyu görevde kalmak üzere atanıyordu ve yerine geçecek kişiyi atama yetkisine sahipti. Bolívar bunu “cumhuriyetçi fikirlerin en ilham vericisi” olarak tanımlıyor, Bolivya için yazdığı anayasanın gücünü ömür boyu başkanlıktan aldığını şu sözlerle ifade ediyordu:
“Cumhuriyetin devlet başkanı, bizim anayasamızda tıpkı evrenin tam orta noktasında sabit durup ona hayat veren güneş gibidir. Diğer her şeyin etrafında döndüğü bir sabit nokta… Bana bir sabit nokta verin, dünyayı döndüreyim, der eskiler. O sabit nokta, Bolivya için ömür boyu başkandır.”
Bolívar’a göre, yeni Amerikan cumhuriyetlerini koruyabilmek için Güney Amerika’da bir birlik oluşturmak ve federal bir bölgesel yapı kurmak gerekiyordu. Bu amaçla 1819’da bugünkü Venezuela, Kolombiya ve Ekvador’u tek bir büyük siyasal yapı olan “Gran Colombia” (Büyük Kolombiya) adıyla birleştirmişti. 1826’da Panama Kongresi’nde bir adım daha ileri giderek tüm Güney Amerika ülkelerini birleştirmeye çalıştı. Ancak bunu başaramadığı gibi, kongrede ortaya çıkan ayrımlar Büyük Kolombiya’nın parçalanma sürecini tetikledi.
Bolívar, Büyük Kolombiya’nın birliğini sağlama amacıyla, Ağustos 1828’de “en üst otorite” (jefe supremo) unvanını aldı. Artık “kurtarıcı” değil, diktatör ve despot olarak görülüyordu. ABD basınında kendisi için “Güney’in Washington’ı” denirken, artık “Güney’in Napolyon’u” olarak tanınıyordu.
Diktatörlük rejimiyle çok sayıda düşman edinen Bolívar, 1828’de bir suikast girişimini atlattı. Önce Venezuela’nın, ardından Ekvador’un ayrılmasıyla 1830’da Büyük Kolombiya Cumhuriyeti dağıldı. Bolívar, Bogotá’dan hüsranla ayrıldı ve kısa süre sonra hayatını kaybetti.
Bolívar’ın mirası, 21. yüzyıla girerken yeniden canlandı. 1999’da iktidara gelen sosyalist lider Hugo Chávez’in ilk işi, yeni bir anayasa hazırlamak oldu. Aynı yıl halkoyuna sunulan anayasa taslağının yüzde 71 evet oyuyla kabul edilmesiyle ülkenin adı “Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti” olarak değiştirildi. Böylelikle Bolivya’dan sonra “Kurtarıcı”nın adını alan ikinci ülke Venezuela oldu.
Hugo Chávez (1954-2013)
Tıpkı Bolívar gibi, Chávez de güçlü bir şahsi iktidar anlayışına sahip, kişiliği ve iradesinde her şeyin birleştiği bir liderdi. Chávez, 2007’de ulusal meclise sunduğu anayasal reform önerisinde devlet başkanını geniş yetkilerle donatarak görev süresinin altı yıldan yedi yıla çıkarılmasını ve başkanın yeniden seçilmesine yönelik tüm kısıtlamaların kaldırılmasını önerdiğinde elbette Bolívar’ın izinden gidiyordu. Ne var ki, reform paketinin oylandığı referandumda aldığı yüzde 51 “Hayır” oyu Chávez’in ilk ve tek seçim yenilgisi oldu.
Chávez’in “güneş” gibi bir “sabit nokta” olma arzusu, Latin Amerika’da ne bir ilkti ne de son olacaktı. 2009’da bu defa kapsamlı bir reform yerine daha sınırlı bir öneriyle referanduma giden Chávez, yeniden seçilmesinin yolunu açtı ve 2013’teki ölümüne kadar iktidarda kalmayı başardı.
Bunun ardından, Nikaragua’da Daniel Ortega (2010 Yüksek Mahkeme kararı ve 2014 anayasa reformuyla), Bolivya’da Evo Morales (2013 yasal düzenlemesi ile 2017 Anayasa Mahkemesi kararıyla) ve Ekvador’da Rafael Correa (Aralık 2015 Ulusal Meclis anayasa değişikliğiyle) da benzer şekilde, yargı kararları ve anayasa reformları mekanizmalarını kullanarak art arda veya süresiz yeniden seçilmenin önünü açtılar.
Latin Amerika’da hiper-başkanlık
Latin Amerika, genellikle “güçlü başkanlar diyarı” olarak anılır. Bağımsızlık sonrası dönemde (1810-1850) yapılan anayasaların bıraktığı siyasi mirasın bunda önemli bir payı olduğu söylenebilir. Özellikle 1833 Şili Anayasası’nda öne çıkan güçlü yürütme modeli, bölgenin geri kalanı için önemli bir örnek teşkil etmiştir. Buna göre, ABD tipi zayıf başkanlık modelinin bölgedeki sorunları çözemeyeceği öne sürülmüş ve yürütmenin gücü artırılmıştır.
Günümüzde yeniden seçilme eğiliminin artması ve siyasetin giderek kişiselleşmesiyle birlikte kurumsal zayıflık ve siyasi partilerin yaşadığı krizler, Latin Amerika’da “hiper-başkanlık” olarak karakterize edilen bir olguyu gündeme getirmiş durumda.
“Hiper-başkanlık”, yürütmenin diğer yasama ve yargı erklerine ve yerel yönetimlere karşı kontrolsüz bir üstünlük kurmasını sağlayan anayasal ve fiilî mekanizmaların bütünü olarak tanımlanabilir.
Anayasa reformlarının ve plebisitlerin çoğunlukla görevdeki başkanın süresini uzatmak ya da yeniden seçilme kısıtlamalarını kaldırmak amacıyla araçsallaştırılması, daha önce belirtildiği gibi hiper-başkanlığın önemli unsurlarından biri.
Başkanların meclisi baypas ederek kullandığı zorunluluk ve aciliyet kararnameleri, geniş yasa yetkisi devirleri ve maddeleri tek tek iptal edebilme yetkisi (line-item veto) gibi olağanüstü yasama yetkileri, yine hiper-başkanlıkla ilişkili.
Bununla birlikte, ABD modelinin aksine, bakan atamalarında parlamentonun onayına ihtiyaç duyulmaması ve bakanlar kurulu koordinatörlerinin dahi doğrudan başkana bağlı olması gibi unsurlar da kabine ve bürokrasi üzerinde mutlak denetim kurarak hiper-başkanlığı gündeme getiriyor.
Yüksek yargıçların görevden alınması, mahkeme üye sayılarının artırılması ve yargı bağımsızlığının zedelenmesi yoluyla yürütmenin denetim organlarını kademeli olarak ele geçirmesi de hiper-başkanlıktaki bir diğer önemli mesele. Buna bütçe inisiyatifinin yürütmede olması ve meclisin bütçeyi onaylamaması durumunda dahi yürütmenin harcama yapabilmesine imkân tanıyan boşluklar da eklenebilir.
Özetle, yürütmenin bu denli güçlenmesi, parlamentoları aktif yasa yapan organlar olmaktan çıkarıp yalnızca yürütmenin getirdiği tekliflere tepki veren zayıf kurumlara dönüştürüyor.
Tüm siyasal beklentinin tek bir kişiye bağlanması, kurumsal frenleri aşındıran, anayasal demokrasinin içini boşaltan, demokratik gerilemeye yol açan ve ülkeyi fiilî veya yasal bir diktatörlüğün eşiğine getiren yozlaşmış bir anayasal model oluşturuyor.
Günümüzün Latin Amerikalı hiper-başkanları arasında El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele, Ekvador Devlet Başkanı Daniel Noboa ve Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega ilk akla gelen örnekler.
El Salvador’da 2025-2026 anayasal reformları devlet başkanlığı için yeniden seçilmenin önündeki engelleri kaldırdı. Aşırı sağcı Bukele, 2027 için üçüncü dönem adaylığına hazırlanıyor.
Ekvador’da güvenlik krizi, yürütmeye olağanüstü yetkiler kazandırdı ve aşırı sağcı Noboa hükümeti olağanüstü hâl kararnamelerini sürekli hâle getirdi.
Nikaragua’da ise bir zamanların sosyalist devrimci lideri Ortega, seçim yoluyla iktidarın el değiştirmesi ihtimalini anayasal olarak ortadan kaldırmaya yönelik reformlar hazırlamakla meşgul.
Son olarak, Arjantin’in aşırı sağcı Devlet Başkanı Javier Milei’nin de güçlü bir hiper-başkan adayı olduğunu belirtmek gerek. Parlamentoda mutlak bir çoğunluğa sahip olmamasına rağmen, Milei’nin göreve gelir gelmez yüzlerce yasayı tek seferde yürürlükten kaldıran veya değiştiren kapsamlı Acil Durum Kararnamelerine (DNU 70/2023) başvurması ve ardından Kongre’den idari, mali ve ekonomik alanlarda geniş yetki devri koparması, tam olarak hiper-başkanlık mekanizmalarının işleyişine işaret ediyor.
Nayib Bukele, Javier Milei ve Daniel Noboa (soldan sağa)
Bu örneklerde gördüğümüz gibi, bir lider, ister solcu olsun ister sağcı, vazgeçilmez olduğunu düşünmeye başladığı anda otoriterleşme başlıyor ve bu süreçte yürütmenin olağanüstü yetkilerle donatılması ve demokratik kurumların işlevini kaybetmeye başlaması, görünüşte anayasal bir çerçeve içinde gerçekleşiyor.
Simón Bolívar, başkanın siyasal sistemin merkezinde güneş gibi sabit kalmasını istiyordu. Hiper-başkanların gerçekten de güneşe benzediği ve saçtıkları ışıkla güçlü bir etki bıraktığı söylenebilir.
Ancak Mario Bellatin’in Kahraman Köpekler’inde olduğu gibi, iktidarın aşırı merkezileşmesi, gücün değil, güçsüzlüğün de bir belirtisi olabilir. “Hareketsiz adamlar” güçlerini sürdürebilmek için kendi yarattıkları iktidar alanından çıkamıyorlar. Her şey onların çevresinde dönüyor ama tam da bu nedenle hiçbir yere varamıyorlar. Kendi gölgelerine tutsaklar. Işıkları göz kamaştırıyor çünkü her tarafı karanlığa bürümüşler. Parlaklıkları kendiliğinden değil, onları iktidarda tutan düzenden geliyor.
Güneşe uzun süre bakmak önce gözleri kamaştırır, sonra görüşü bulanıklaştırır ve sonunda kör eder. Aynı şekilde, liderlerin vazgeçilmez olduğuna inanan ve onlarsız bir gelecek tahayyül edemeyenlerin durumu da böyle değil mi?
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


