10 kişiden altısı, ulaşamayacağını düşündüğü şeyleri istememeye başlıyor: “Hayalleri Ayarlama Enstitüsü”

10 kişiden altısı, ulaşamayacağını düşündüğü şeyleri istememeye başlıyor: “Hayalleri Ayarlama Enstitüsü”

Veri Enstitüsü’nde bu ay sorumuz “Hayaller nereye gider” oldu. Katılımcıların yüzde 91’i rahat bir emekliliği önemsiyor; bunu bugün mümkün görenler yüzde 43’te kalıyor. Ev sahibi olmakta da tablo benzer: Yüzde 82’ye karşı yüzde 40. Sorduğumuz on beş hedefin sıralamasında en yukarıda zihinsel sağlık, rahat bir emeklilik, düzenli gelir ve güvenlik var. Türkiye’nin en büyük hayali, bu veride, aslında bir hayal değil. Bir güvence

10 kişiden altısı, ulaşamayacağını düşündüğü şeyleri istememeye başlıyor: “Hayalleri Ayarlama Enstitüsü”

Gerçekleşmeyen hayallerin çoğu bir anda ölmez. Kimse bir sabah uyanıp “Artık ev sahibi olmak istemiyorum” ya da “Rahat bir emeklilik istemiyorum” demez. Hayaller daha sessiz çekilir. Kimi “şartlar düzelince” diye rafa kalkar; kimi küçülüp erişilebilir bir kopyasına dönüşür. Kimi de fark edilmeden istenmez olur; planlardan, sofra sohbetlerinden, o meşhur “bir gün”lerden eksilir.

Bu sessiz geri çekilişi düşünürken aklıma Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü geliyor. Halit Ayarcı’nın öncülüğünde, Hayri İrdal’ın da katkısıyla kurulan o gülünç ve hüzünlü kurum, memleketin saatlerini ortak bir düzene sokmaya girişir. Saatleri yanlış gösterenlere para cezası kesilir; bu tuhaf işin etrafında kuralları, görevlileri ve giderek büyüyen bürokrasisiyle başlı başına bir düzen oluşur. Tanpınar, saatleri ayarlama iddiası üzerinden modernleşmenin insan hayatını ölçme, düzenleme ve ortak bir ölçüye uydurma hevesini hicveder.

Bugün bana başka bir şeyi de düşündürüyor. Türkiye’de artık böyle bir enstitüye gerek yok. Ayarı artık insanlar kendileri yapıyor; üstelik saatlerini değil, hayallerini ülkenin saatine göre ayarlıyor.

Veri Enstitüsü’nde Türkiye’yi yalnız ölçmeye değil, ölçtüğümüz şeylerin bize ne anlattığını anlamaya çalışıyoruz. Veri Pusulası da bu çabanın ürünlerinden biri: Her ay değişen toplumsal ruh hâlinin, beklentilerin ve gündelik hayatın izini sürmenin bir yolu. Bu ay sorumuz “Hayaller nereye gider” oldu. Türkiye’ye iyi hayatı, umudu ve hayalleri sorduk. Ayrıntılı bulguları Veri Pusulası aboneleriyle paylaştık. Verinin anlattığı hikâye ne kolayca “çöküş” diye özetlenebilecek kadar basit ne de insanı rahatlatacak kadar iyimser. Umut ortadan kalkmış değil; fakat hareket alanı daralmış, ölçeği neredeyse cebe sığacak kadar küçülmüş.

Umudun ölçeği

Önce genel tablo. Katılımcıların yüzde 44’ü hayatından memnun. Her beş kişiden ikisi kendi geleceğinden umutlu. Yaklaşık üçte biri ne umutlu ne umutsuz, üçte bire yakını ise umutsuz. Fakat genel oranlar hikâyenin asıl tarafını saklıyor. Gelecek kaygısı düşük olanlarda umut yüzde 53; kaygısı yüksek olanlarda yüzde 26. Kaygı arttığında umut neredeyse yarıya düşüyor.

Bu fark, umudun insanın yarınlarına yön verebildiğini hissetmesiyle yakından ilişkili olabileceğini düşündürüyor. Çünkü umut biraz da insanın kendi hayatıyla pazarlık yapabilme gücü. Bugün çalışırsam yarın karşılığını alırım, bugün biriktirirsem birkaç yıl sonra ev alabilirim, çocuk okursa başka bir hayat kurabilir, emek verirsem bulunduğum yerden başka bir yere geçebilirim… Gelecek dediğimiz şey biraz da bu cümlelerin kurulabildiği yer.

Bence Türkiye’de umut açısından yaşanan esas değişim burada aranmalı. Gelecek, genişleyen bir ufuk olmaktan çıkıp yönetilmesi gereken bir belirsizliğe dönüşüyor. İnsan “Daha iyi ne yapabilirim”den önce “Başımıza daha kötü ne gelebilir” diye düşünüyor.

Umut ettiğimiz şeyler de buna göre değişiyor: Ev almak yerine kirayı ödeyebilmek, daha iyi bir işe geçmek yerine mevcut işi kaybetmemek, rahat bir emeklilik yerine emekli olabilmek, geleceği büyütmek yerine bugünkü hayatı koruyabilmek...

İnsanların hayalleri küçülmeden önce, gelecekle kurdukları ilişkinin ölçeği küçülüyor. Sonra hayaller de o ölçeğe göre ayarlanıyor.

İyi hayatın ayarı

Asıl mesafe, insanların iyi bir hayat için neyi önemli bulduğu ile bugün neyi mümkün gördüğü arasında. Ev sahibi olmaktan rahat bir emekliliğe, düzenli gelirden zihinsel sağlığa kadar on beş yaşam hedefini tek tek sorduk. Önce “Bu sizin için ne kadar önemli” dedik, ardından “Bugünkü koşullarda bunu ne kadar mümkün görüyorsunuz” diye sorduk.

En büyük uçurum rahat bir emeklilikte. Katılımcıların yüzde 91’i rahat bir emekliliği önemsiyor; bunu bugün mümkün görenler yüzde 43’te kalıyor. Ev sahibi olmakta da tablo benzer: Yüzde 82’ye karşı yüzde 40. Zihinsel sağlıkta ve düzenli gelirde de makas geniş.

Daha ilginç olan, listenin tepesinde ne olduğundan çok ne olmadığı. Üst sıralarda ne yurt dışında yaşamak var ne kariyer yapmak ne de kendi işini kurmak. Bu hedefler listede var ama geride kalıyor; örneğin yurt dışında yaşamayı önemli bulanların oranı yalnızca yüzde 28. Sorduğumuz on beş hedefin sıralamasında en yukarıda zihinsel sağlık, rahat bir emeklilik, düzenli gelir ve güvenlik var. Bu sıralama, katılımcılara sunduğumuz seçenekler arasında neye öncelik verildiğini gösteriyor; açık uçlu bir “En büyük hayaliniz nedir” sorusunun cevabı olarak okunmamalı.

Türkiye’nin en büyük hayali, bu veride, aslında bir hayal değil. Bir güvence.

Verinin en ağır tarafı da burası çünkü barınma, gelir, sağlık, emeklilik normalde hayalin kendisi değildir; insanın hayal kurabilmesinin zemini sayılır. İnsan evinin, gelirinin, sağlığının yarın da yerinde olacağına az çok güvenebiliyorsa hayatı bunların ötesinde düşünmeye başlar. Başka bir iş, başka bir şehir, başka bir hayat hayal eder. Bu zemin sarsıldığında iyi hayat, ilerlemekten çok düşmemek üzerinden tarif edilmeye başlıyor.

İyi hayatın mümkün görülen unsurları arasında aile ve yakın çevreyle güçlü ilişkiler kurmak öne çıkıyor; oran yüzde 63.

Bu bulgu tek başına ekonomik güvencenin ailede arandığını göstermiyor. Fakat Türkiye’de aile, duygusal bağların ötesinde hayatın risklerinin de paylaşıldığı yer. İşsiz kalındığında, kira yetişmediğinde, çocuk ya da yaşlı bakımı gerektiğinde ilk güvenlik ağı çoğu zaman aile oluyor.

Üstelik bu durum herkesi aynı biçimde etkilemiyor. Güçlü, maddi imkânı olan bir aileye yaslanabilenle böyle bir ağı olmayanın “mümkün hayatı” birbirinden çok farklı. Dolayısıyla güvencenin aileye çekilmesi dayanışmayı güçlendirebilir; ama eşitsizliği de ailelerin imkânları üzerinden yeniden üretebilir.

İyi hayatın sınırlarını böylece kişinin geliri kadar kime yaslanabildiği de belirliyor.

Engel dışarıda, aşınma içeride

Hayalleri gerçekleştirmek için neyin gerekli olduğunu sorduğumuzda ilk cevap para: Yüzde 51. Ardından ülkenin ekonomik ve toplumsal koşullarının düzelmesi geliyor: yüzde 34. Şans ve doğru fırsatlar da üst sıralarda. Eğitim, bilgi ve beceriyi belirleyici görenlerin oranı ise yalnızca yüzde 12. Bu yüzde 12’ye biraz yakından bakmak gerekiyor.

Nitekim Türkiye’de uzun yıllar boyunca insana anlatılan hikâye kabaca şuydu: Oku, çalış, kendini geliştir; hayatın değişsin. Eğitim, okulun ve diplomanın ötesinde bir toplumsal hareketlilik vaadi hatta kuşaklar arasında yapılmış bir sözleşmeydi. Anne baba çocuğunu okutur, çocuk onların erişemediği bir hayata ulaşırdı. Bugün zayıflayan, eğitime verilen değerden çok bu sözleşmeye duyulan güven olabilir.

İnsanlar daha çok, bilginin, emeğin ve çalışmanın tek başına sonucu belirlemeye yetmediğini söylüyor. Para, ülkenin koşulları, şans ve doğru fırsatlar eğitimin önüne geçtiğinde insan kendi emeğiyle sonucu arasındaki bağı daha belirsiz görmeye başlıyor. Bağ zayıfladıkça “Çalışırsam olur” cümlesinin yerini “Şartlar izin verirse olur” alıyor.

Soruyu tersinden sorduğumuzda bunu daha açık görüyoruz. “Son yıllarda geleceğinizden ne eksildi” dediğimizde para yine ilk sırada ama hemen arkasından başka şeyler geliyor: güven, umut, enerji, sabır.

Ekonomik kriz dışarıda yaşanıyor ama insanın içinden bir şeyler eksiliyor. Fiyatlar, gelirler, iş imkânları, fırsatlar dış dünyanın meseleleri. Fakat onların uzun süreli sonucu güven kaybı, yorgunluk, sabırsızlık ve daha az hayal kurmak oluyor.

Bir süre sonra insan koşulların değişmeyeceğine, ardından kendi çabasının da pek bir şeyi değiştiremeyeceğine inanmaya başlıyor.

Kelimelerden biri ayrıca dikkat çekiyor: Sabır. Zor zamanlarda bu topluma en sık önerilen cevap sabırdır; ekonomik sıkıntının karşısına konan cevap da çoğu zaman budur. Sabır uzun süre memleketin en istikrarlı para birimlerinden biriydi; belli ki onun da alım gücü düşmüş. Engeli dışarıda gören ama onu dışarıda değiştirme imkânı bulamayan insan, bedeli içeride öder. Sabır, bu bedelin ödendiği hesaptı. Şimdi o hesap da eksiye düşüyor.

Hayali yeniden boyutlandırmak

Peki önemli bir hayal ulaşılmaz hâle geldiğinde insanlar ne yapıyor? Cevapları dört stratejide topladık. Birden fazla seçenek işaretlenebildiği için toplam yüzde 100’ü aşıyor: Küçültme ve erteleme yüzde 52, bugüne kaçış yüzde 43, hedefte ısrar yüzde 38, hayalden çekilme yüzde 35.

Bugüne yönelmeyi sabırsızlık ya da tüketim isteğine indirgemek eksik olur. Biriktirmek, beklemek, sabretmek; bugünkü fedakârlığın yarın bir karşılığı olacağına inanmayı da gerektirir. O inanç zayıfladığında insan hayalini küçültür, zamanla kurduğu pazarlığı da değiştirir. Hayalden çekilenlerin önemli bir kısmı hayal kurmayı ve plan yapmayı azalttığını söylüyor; hedefinden tamamen vazgeçtiğini söyleyenler ise tüm katılımcıların yüzde 12’si.

Verideki baskın eğilim ise hayali yeniden boyutlandırmak. Tipik hikâye şöyle: Evi erteledi. Tatili kısalttı. Büyük hedefi küçülttü. Emekliliği “bir şekilde”ye bıraktı. Hayal yerinde duruyor; ayarı değişti.

Bazen ayar daha keskindir. Para biriktirmek yerine harcadığı için kamuoyunda sık sık eleştirilen tanıdık bir figürü düşünelim: Otuzlarındaki bir beyaz yakalı, peşinatın hiçbir zaman yetişmeyeceğini anlayınca ev için biriktirdiği paranın bir kısmıyla kendine iyi bir espresso makinesi alır: Ev uzak, sabah kahvesi bugün. Dışarıdan bakınca bunu “Gençler de parayı kahveye harcıyor” diye okumak kolay. Oysa mesele kahvenin eve tercih edilmesi değil; kahveden vazgeçmenin de evi artık pek yaklaştırmaması. Biriktirmenin sonunda ulaşılabilir bir hedef varsa bugünkü zevkten vazgeçmek anlamlıdır. Hedef, tasarruftan daha hızlı uzaklaşıyorsa insanın bugünkü hayatını bütünüyle o hedefe rehin vermesi daha zor hâle gelir.

Katılımcılardan bugünkü hayallerini birkaç yıl öncekilerle kendileri kıyaslamalarını istediğimizde tablo daha çıplak. Katılımcıların yüzde 28’i artık eskisi kadar hayal kurmadığını söylüyor. Hayalleri büyüyenler ise yüzde 5. Yaş arttıkça fark açılıyor: Eskisi kadar hayal kurmadığını söyleyenlerin oranı artıyor, hayallerinin büyüdüğünü söyleyenlerin oranı azalıyor.

Tilkinin üzümleri

Araştırmada beni en çok düşündüren bulgulardan biri: Katılımcıların yüzde 61’i, ulaşamayacağını düşündüğü şeyleri zamanla istememeye başladığını söylüyor. Üçte ikisi ise bugünkü kararlarının gelecekteki hayatını nasıl etkileyeceğini sık sık düşünüyor. Bir başka deyişle gelecek zihinden çıkmıyor, ama beklenti mümkün olana göre daralıyor.

Ezop’un tilkisi uzanamadığı üzüme “zaten ekşiydi” der ve uzaklaşır. Jon Elster, bu küçük masaldan hareketle “uyarlanmış tercihler” kavramını tartışır. İnsan imkânlarını arzularına göre düzenler; bazen de tersi olur ve ne istediği erişilebilir gördüğü seçeneklere göre değişir.

Elster’e göre belirleyici olan, bunun çoğu zaman bilinçli bir karar olmamasıdır. Tilkinin arzusu, ortada bir karar olmadan, koşula uyum sağlayarak değişir. Elster bunu, arzularını bilerek koşullara göre terbiye eden Stoacı tavırdan ayırır.

Burada ilginç olan, katılımcıların bu değişimi kendilerinin tarif etmesi. “Ulaşamayacağım şeyi zamanla istememeye başlıyorum” diyen biri, en azından kaymanın farkında. Yine de bunun bilinçli bir ayarlama mı, yoksa zaman içinde yerleşmiş bir kabulleniş mi olduğunu bu araştırmadan çıkaramayız.

Beklentiyi ayarlamak gündelik hayatta çoğu zaman “gerçekçilik” diye anılır. Fakat bu ayar “Neyi yapabilirim” sorusundan “Neyi isteyebilirim” sorusuna kadar indiğinde konu bireysel bir tutumun ötesine geçer. İnsan neyi isteyeceğini de neyi kendisi için mümkün sayacağını da yaşadığı hayatın içinde öğrenir. Böylece seçeneklerle birlikte insanın seçenek saydığı şeyler de azalır.

Belki de “Hayalleri Ayarlama Enstitüsü” tam burada kuruluyor; kurum olarak değil, alışkanlık olarak.

Bu veri elbette insanların siyasal ya da toplumsal taleplerinin nasıl değiştiğini doğrudan göstermiyor. Ama insan ister istemez şu ihtimali düşünüyor: Ev sahibi olmayı, rahat emekliliği, hatta daha iyi bir işi giderek “fazla iddialı” bulan bir toplum, zamanla başka alanlarda da çıtayı aşağı çekebilir mi? Hayat standardında başlayan gerçekçilik, beklentilerde bir tür mütevazılık ahlakına dönüşebilir mi? Enstitünün asıl başarısı da belki budur: İnsanlara daha azını vermekle kalmayıp daha azını istemenin makul olduğuna onları ikna etmek.

Umutla hayal arasındaki mesafe

Umut düzeyi ile geleceği zihinde canlandırabilme arasında belirgin bir ilişki var. Hiç umutlu olmayanların yüzde 38’i gelecekte nasıl bir hayat istediğini zihninde canlandırabildiğini söylüyor; çok umutlularda bu oran yüzde 78. Hayalden çekilmede de iki uç ayrışıyor: hiç umutlu olmayanlarda oran yüzde 51, çok umutlularda yüzde 14.

Üstelik umut, hayali bütünüyle korumaya yetmiyor. Kendini çok umutlu olarak tanımlayanların bile yüzde 16’sı artık eskisi kadar hayal kurmadığını söylüyor.

İyimserlikle umudu ayırmak burada işe yarıyor. İyimserlik, sonunda her şeyin iyi olacağına inanmaktır; umut ise sonucu bilmeden gelecekle bağ kurmaya devam edebilmektir. Nick Cave, Seán O’Hagan’la yaptığı Faith, Hope and Carnagesöyleşi kitabında bunu kısa bir cümleyle anlatır: “Umut, kalbi kırık bir iyimserliktir.”

Araştırmadaki gerilim de biraz buna benziyor. Sonunda her şeyin iyi olacağına dair güven zayıflamış olabilir; gelecekle bağ ise sürüyor. Belki Türkiye’de umut artık, geleceğin hâlâ konuşmaya değer bir konu olduğunu düşünmekten ibarettir.

Bir toplum kendi hayatını değiştirebileceğine yeniden nasıl inanır?

Antropolog Arjun Appadurai bu soruyu “geleceği tasarlama ve onu isteyebilme kapasitesi” (capacity to aspire) kavramıyla düşünür. Appadurai için arzu, kişisel mizacın yanında toplumsal olarak öğrenilen ve kullanıldıkça gelişen bir beceridir.

İnsan çabasının bir yere vardığını, istediğiyle elde ettiği arasında bir bağ bulunduğunu tekrar tekrar deneyimledikçe geleceğe dair daha ayrıntılı bir harita çizebilir. Bu bağı kuramayanların haritası daralır, istekleri daha kırılgan hale gelir. Appadurai bu kapasitenin toplumda eşit dağılmadığını da hatırlatır. Elster’in tilkisi arzunun erişilemeyene göre küçülmesini anlatıyorsa, Appadurai aynı meselenin öbür yüzüne bakar: Yol alabildiğini deneyimleyen insan daha geniş bir gelecek tasarlayabilir.

Bizim verimizde de bu gerilimin izleri var. İnsanlar geleceği düşünmeyi bırakmıyor; yine de ulaşılamaz görünen şeyleri zamanla istemez oluyor. Eğitimin, hayalleri gerçekleştirmede belirleyici görülen etkenler arasında yüzde 12’de kalması da bu açıdan anlamlı. Çabayla sonuç arasındaki köprüye güven zayıfladığında insan, neyi isteyebileceğinin sınırını da daraltıyor olabilir.

Bu yüzden insanlara “daha büyük hayaller kurun” demek pek bir şey anlatmıyor. Asıl gereken, çabanın sonuçla, eğitimin fırsatla, biriktirmenin yarınla, bugünkü fedakârlığın gelecekteki karşılığıyla yeniden bağ kurabildiği bir hayatın mümkün olması. Verimiz, gelecekle kurulan bağın iyimserlikten çok, hayatın gerçekten değişebildiğini ve insanın bu değişimde payı olduğunu deneyimlemekten beslendiğini düşündürüyor.

Ayarın yönü

Bu araştırmanın çizdiği tablo, umudunu daraltmış, hayallerini ertelemiş, isteklerini mümkün olana göre ayarlamış bir toplum. Bunun ne kadarının bilinçli bir uyum, ne kadarının yorgunluk olduğunu ayırt etmek kolay değil. Elster’in ayrımıyla sorarsak: Ne kadarı insanın bilerek yaptığı bir ayar, ne kadarı farkına varmadan gerçekleşen bir değişim?

Tanpınar’ın romanında ayarı bir kurum yapıyordu. Burada öyle bir kurum yok. İnsanlar beklentisini mümkün gördüğü hayata göre ayarlıyor. Hedef küçülüyor, plan erteleniyor, geleceğe daha temkinli bakılıyor. Yine de neyin “gerçekçi” sayılacağını insan tek başına belirlemiyor. Ayar içeride yapılsa da sınırlarını gelir, güvenlik, fırsatlar ve ülkenin koşulları çiziyor.

Asıl tehlike saatin geri kalması değil, bir süre sonra doğru saatin kaç olduğunu unutmak.


Kaynaklar

Veri Enstitüsü, Veri Pusulası: İyi Hayat, Umut ve Hayaller, Eylül 2026. FikriMühim platformu üzerinden (CAWI) 9-13 Eylül 2026 tarihlerinde, 18 yaş ve üzeri 2.521 kişiyle gerçekleştirilmiştir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, İstanbul: Dergâh Yayınları

Jon Elster, Sour Grapes: Studies in the Subversion of Rationality, Cambridge University Press, 1983, bölüm III, “Sour Grapes”, s. 109–140.

Nick Cave ve Seán O’Hagan, Faith, Hope and Carnage, Canongate, 2022.

Arjun Appadurai, “The Capacity to Aspire: Culture and the Terms of Recognition”, Vijayendra Rao ve Michael Walton (der.), Culture and Public Action, Stanford University Press, 2004


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler