“Yatıştırma” siyaseti otoriter popülizmi durdurabilir mi?

“Yatıştırma” siyaseti otoriter popülizmi durdurabilir mi?

Kural tanımayan gücün hukukun üstünlüğünü yok etmesine izin verilmemeli. Uluslararası hukuka kararlılıkla sahip çıkılmalı. “Yatıştırma” siyasetinin yayılmacı otoriteri durduramayacağını gösteren 1938 Münih Anlaşması hatırlanmalı!

“Yatıştırma” siyaseti otoriter popülizmi durdurabilir mi?
Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Almanya arasında yapılan 29 Eylül 1938 tarihli Münih Antlaşması

80 yıldır yolcusu olduğumuz, zaten bir süredir şiddetli dalgaların etkisinde kalan Birleşmiş Milletler yönetimindeki uluslararası hukuk gemisi, Trump’ın ikinci döneminde kasırgaya yakalandı. Batma tehlikesi yok değil. Ama batması önlenebilirse, kasırganın yol açtığı hasar onarılabilecek, yolcular yeni rol dağılımı ile yola devam edebilecektir.

Gemi batarsa alternatif senaryo korkutucu; nükleer çağda savaş!..

Son 80 yılda, 1945 ve 1990’dan sonra, 2025 uluslararası sistemin evrimini simgeleyen başlıca dönüm noktası oldu.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası toplum o günün koşullarında yeni bir savaşı önlemek amacıyla Milletler Cemiyeti’ni oluşturmuştu.

Devletlerin o dönemde gelişen farklı siyasi yönelimleri, hukuken bağlayıcı karar alma yeteneğinden yoksun Milletler Cemiyeti’nin etkin bir rol üstlenmesine imkan vermedi. Almanya’da Nazizm, İtalya’da ve Japonya’da Faşizm siyasi gücü ele geçirdi. Britanya ve Fransa “yatıştırma”(appeasement) ile savaşı önleyebileceklerini düşündüler. Tersine, 1938 Münih Anlaşması, Hitler’in yayılmacı hedefinin yolunu açtı. İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz oldu.

Günümüzde uluslararası sahnede senaryo ve oyuncuların rolleri gözden geçiriliyor. Tarihin dersleri de dikkate alınarak, 80 yaşındaki Birleşmiş Milletler sisteminin, günün koşullarına ve ihtiyaçlarına uyarlanarak işlevini sürdürmesinin sağlanması, en kötü senaryo olasılığını önleyebilecektir.

Neydi 1938 Münih Anlaşması?

Siyasi güç kazanan Hitler, 1933’ten itibaren Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasında Versay Antlaşması (1919) ile kaybettiği toprakları geri almayı, ayrıca, Alman halkına refah düzeylerini yükseltecek yeni “yaşama alanı” (lebensraum) yaratmayı vaad etti.

Önce, Almanya’nın batı sınırındaki Milletler Cemiyeti tarafından yönetilen Saarland’ı geri aldı. 1935’te yapılan oylamada Saar halkı çoğunlukla Almanya ile yeniden birleşmeyi tercih etti.

Uluslararası toplumun 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı ve 1935’te İtalya’nın Etiyopya’yı işgaline etkin tepki göstermemesinden de cesaret alan Hitler, 1936’da Almanya ile Fransa arasında yer alan ve Versay Antlaşması ile silahsızlandırılan Rhineland bölgesini işgal etti.

1938’de Hitler doğum yeri olan Avusturya’yı hedef aldı. Almanca konuşan 6,7 milyon nüfuslu Avusturya ile “birleşme” (Anschluss)  “büyük Almanya” hedefinin önemli adımı olacaktı. Alman ordusu 12 Mart 1938’de Avusturya’ya girdi. Avusturya halkının bir bölümünün desteği ve ordusunun etkili direnme yeteneğinden yoksun olması, Hitler’e avantaj sağladı. Avusturya Hükümeti halkı direnmemeye davet etti. Böylece Avusturya Almanya ile birleşti.

Hitler’in Almanya’nın “yaşama alanını” genişletmesine göz yumarak, “yatıştırma” siyaseti ile savaşı önleyebileceklerini hesaplayan Britanya ve Fransa’nın yanıldığı kısa sürede anlaşılacaktı. Hitler’in hedefi çok daha genişti. Bu kez Çekoslovakya’yı gözüne kestirmişti.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun bazı bölgelerinin birleşmesi ile oluşan Çekoslovakya’da 10 milyon Çek, 3 milyon Slovak, 3 milyon Almanca konuşan Südet, 700 bin Macar, 500 bin Ukraynalı ve 60 bin Polonyalı yaşıyordu.

Hitler, Sudetenland’da yaşayan Südet Almanları’nın baskı altında olduğunu iddia etti. Propaganda Bakanı Göbbels, haklı bir temeli olmayan bu konuda sanki gerçekmiş gibi etkili bir kamuoyu oluşturma kampanyası düzenledi.

Britanya ve Fransa, Südet bölgesinin Almanya’ya verilmesinin Hitler’i yatıştıracağını düşündüler. Çekoslovakya Hükümeti, Hitler’in bununla yetinmeyeceğini ve sonunda tüm Çekoslovakya’yı işgal edeceğini öne sürerek öneriyi reddetti.

Sonunda, Britanya Başbakanı Chamberlain ve Fransa Başbakanı Daladier 29-30 Eylül 1938’de Münih’te Hitler ve Mussolini ile toplandılar. Çekoslovakya ve SSCB davet edilmedi. ABD katılmamayı tercih etti.

1938 Münih Anlaşması ile, Çekoslovakya’nın Südet bölgesi Almanya’ya verildi, buradaki Çek asıllı kişilerin bölgeyi terk etmeleri kararlaştırıldı. Südet bölgesi 5 Ekim 1938’de Almanya’ya katıldı.

İkinci Dünya Savaşı’na giden yolda kilit önem taşıyan bu “yatıştırma” anlaşması,  öngörülen hedefine yaklaşamadı. Anlaşmadan cesaret alan Hitler, Çekoslovakya’nın tümünü aldı ve sonra Polonya’ya saldırması üzerine İkinci Dünya Savaşı çıktı.

Britanya ve Fransa’nın “savaşı önleme” amacıyla sürdürdükleri “yatıştırma” siyaseti, savaşı önleyemediği gibi, tersine, Hitler’i cesaretlendiren nitelik taşıdı.

Sonunda küresel bir yıkım, büyük bir insanlık trajedisi yaşandı.

1938 Münih Anlaşması, yayılmacı otoriter devletin “yatıştırma” siyaseti yoluyla önlenmesi çabasının sonuçsuz kalacağının simgesi olarak tarihte yerini aldı.

Burada 1938 Münih Anlaşması ile ilgili kısa bir kesit vermeye çalıştım. İlgilenenler daha ayrıntılı bilgiye kolaylıkla ulaşabilirler.

İkinci Dünya Savaşı sonrası güvenlik mimarisi

Savaş felaketlerinin yeniden yaşanmaması, barış ve güvenliğin kalıcı olarak güçlü bir zemine oturması amacıyla, İkinci Dünya Savaşı sırasında başlatılan girişimler, 1945’te Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın kabulü ile sonuçlandı.

İnsan haklarına saygı ve adaletin barış ve güvenliğin temeli olduğu vurgulandı. Güç kullanma tehdidi ve güç kullanımı yasaklandı. Gerektiğinde kendini savunma hakkı koşullara bağlandı. Barış ve güvenliğin sağlayacağı istikrar ortamında sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yönelik ilerleme öngörüldü.

Uluslararası hukuk gelişti ve güçlendi. 80 yıl boyunca Birleşmiş Milletler çerçevesinde 500’ün üzerinde çok taraflı sözleşme müzakere edilerek yürürlüğe kondu. Uluslararası yaşamın her alanında normatif çerçeve belirleyen bir sistem geliştirildi. Devletlerin müzakere ederek oluşturdukları ve taraf olarak uygulama yükümlülüğü üstlendikleri sözleşmelerin yargısal ya da diğer denetim mekanizmaları oluşturuldu.

Özellikle Güvenlik Konseyi’nde beş daimi üyenin veto yetkisi nedeniyle karşılaşılan aksaklıklara karşın, sistem bugüne kadar anlamlı şekilde geliştirilerek uygulandı.

193 üye devleti bir araya getiren tek küresel forum olan Birleşmiş Milletler’de devletlerin çok taraflı müzakereler yoluyla vardıkları uzlaşılar sonucunda geliştirilen kapsamlı ve denetlenebilir uluslararası hukuk var.

Devletlerin aldığı kararları, onların sağladıkları kaynaklar ölçüsünde uygulayan Birleşmiş Milletler, devletlerin karar alamamaları ya da yeterli kaynak sağlamamaları nedeniyle uygulamada karşılaştığı güçlükleri aşabilmek amacıyla yaratıcı formüller geliştirmeye çalışıyor.

Bunları halen Birleşmiş Milletler sistemi içinde görev yapan bir emekli diplomat olarak yazabiliyorum.

BM sisteminin yapısını, işleyişini ve reform ihtiyacını, uluslararası hukukun gelişimini ve önemini önceki yazılarımda kapsamlı olarak değerlendirmiştim.

Bugün yaşanan krizin boyutları farklı

Uluslararası hukuk ilk kez ihlal edilmiyor. Zaten ihlal iddialarını değerlendiren yargısal ya da diğer denetim mekanizmalarının, ihlallerin sonuçlarının giderilmesi ve benzer ihlallerin yinelenmemesi amacıyla aldıkları kararların uygulanması izleniyor.

Bugüne kadar devletler uluslararası hukuku yok saymazlar, buna karşılık, karar ve eylemlerinin hukuka uygunluğunu savunurlar ya da uygunluğunu göstermek amacıyla, 2003 Irak müdahalesi öncesinde ABD ve Birleşik Krallık tarafından yapıldığı gibi, “sahte deliller” sunarlar ya da “yalan” beyanlarda bulunurlardı.

Bugün farklı. Birleşmiş Milletler ve NATO’nun kurucuları arasında yer alan en güçlü ekonomik ve askeri yeteneklere sahip üyesinin lideri, keyfi kararlarının ve saldırganlığının sınırları sorulduğunda, “uluslararası hukuka ihtiyacım yok, kendi ahlakım ve aklım yeterli” diyebiliyor. Uluslararası kuruluşlardan çekiliyor, kararlarını tanımıyor, yükümlülüğü olan katkı paylarını ödemiyor, temsilcilerine yaptırım uyguluyor...

Son ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi ile, uluslararası ve ulusal hukuku “kendi ahlak ve aklına” göre tanımlıyor. Küresel düzeni ulusal çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırmaya dönük hegemonik bir strateji ortaya koyuyor.

Aynı anlayışı, önceden örneği olmayan biçimde ABD iç siyasetinde de kaygı duyarak izliyoruz.

Temel soru ve ihtiyaç

Dünün ve bugünün koşulları farklı. Tarihin tekrar edeceğini öne sürmüyorum. Yine de tarihten çıkarılabilecek dersleri ihmal etmemek gerekir!

Temel soru; diktatör ya da otoriter popülist siyasetçilerin “yatıştırma” siyaseti ile yola getirilmelerinin mümkün olup olmadığı...

Temel ihtiyaç ise; savaş eşiğine varmadan, hukuku yok sayan muhataba, uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesinin her koşulda korunacağının kararlı bir şekilde gösterilerek, saldırgan siyasi yaklaşımını gözden geçirmesini sağlayacak duyarlı dengenin kurulabilmesi...

Grönland konusunda Trump’ın tehdit ettiği Batılı müttefiklerinin toparlanmaya başlamaları, Trump’ın her türlü hukuk normunu ve uluslararası siyasi dengeleri hiçe sayarak Grönland’ı ilhak etme girişimine karşı dayanışmalarını geliştirerek güçlü tepki göstermeleri, uluslararası hukukun üstünlüğü temelinde barış ve güvenliğin sürdürülebilirliği açısından ümit verici.

Kanada Başbakanı Carney’in 20 Ocak’ta Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı uyarıcı konuşmada dile getirdiği yaklaşıma diğer müttefiklerin de katılmaları önem taşıyacaktır.

Yine de, Batı ittifakı içinde gözlenen çatlakları dikkate alarak, gelişmeleri temkinle izlemek gerekir.

Siyasi karar alıcıların profesyonel diplomasiye fırsat vermeleri, geliştirilecek siyaset alternatiflerini değerlendirmeleri, olası gerginliklere ön alınması ve rasyonel adımlarla sürdürülebilir barış hedefine yönelik ilerleme için önem taşımaya devam edecektir.

Demokrasi, hukuk ve insan hakları nosyonu olan siyasetin direniş gücüne bağlı olarak, otoriter popülist siyasetin bu aşamada yükselen eğilimi sonsuza dek süremeyecektir.

Birleşmiş Milletler’in yönetimindeki uluslararası hukuk gemisinin bu kasırgadan batmadan çıkacağı, hasarını onararak, bu vesile ile ihtiyaç duyulan reformları da gerçekleştirerek, yoluna devam edeceği konusunda koşullu iyimserliğimi sürdürüyorum.

Birleşmiş Milletler reformunun ana unsuru ise, 80 yıl önce savaşın kazananları olarak kaptan köşküne yerleşerek ayrıcalıklı konum elde eden beş daimi üyenin veto yetkisinin iptal edilmesi (en azından kısa dönemde sınırlanması), Birleşmiş Milletler’in barış ve güvenliğin sağlanmasından sorumlu ve hukuken bağlayıcı karar alma yetkisine sahip Güvenlik Konseyi’nin yapısının adil ve katılımcı bir anlayışla günün koşullarına uyarlanması olacaktır.

Birleşmiş Milletler Antlaşması (1945) -Uluslararası İnsan Hakları Bildirisi (1948) ve Cenevre Sözleşmeleri (1949) ile birlikte- bugüne kadar üçüncü bir dünya savaşının çıkmasını engelledi, öte yandan engellenemeyen çok sayıda çatışmada en azından zararları sınırlayabildi.

Uluslararası hukuk tümüyle silinse, yeniden yaratılabilir mi? Bugünkü koşullarda müzakere edilebilir ya da bir uzlaşı sağlanabilir mi?

Barış içinde birlikte yaşama, istikrar ve sürdürülebilir kalkınma hedefi doğrultusunda,  ulusal ve uluslararası düzeyde hukukun üstünlüğüne, çok taraflılık temelinde diyalog ve uzlaşı kültürüne güçlü bir şekilde sahip çıkmanın dışında bir seçenek göremiyorum.

İlgili İçerikler