Sessiz savaşın gürültülü sonuçları: 1940’lardan bu yana ABD – Çin ilişkileri

Sessiz savaşın gürültülü sonuçları: 1940’lardan bu yana ABD – Çin ilişkileri

Çin, Amerika ile ilgili mücadelesini ve rekabetini sürdürürken diğer ülkelerle ilişkilerini hızla güçlendiriyor. Belki de yeni emperyal düzenin başrol oyuncusu olmaya hazırlanıyor...

Sessiz savaşın gürültülü sonuçları: 1940’lardan bu yana ABD – Çin ilişkileri
Donald Trump ve Xi Jimping

Uluslararası ticarette tarife tehditlerinin yoğun olarak hissedildiği, toprak taleplerinin, arsız tahriklerin etkisiyle silahlı saldırı ve kitle katliamlarının olağan hale dönüştüğü dünyamızda, neredeyse üçüncü dünya savaşının eşiğine doğru gidiyoruz. Tüm bu gelişmelerin baş rol oyuncusu ABD siyasetinin en öncelikli başlığı ABD-Çin ilişkisinin bu dönemde çok iyi irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelişmeleri daha iyi değerlendirmek için 80 yıl kadar öncesine, İkinci Dünya Savaşı’nın henüz bittiği günlere dönmek istedim. ABD’nin daha süper güç olmadığı günlerde Çin’le başlayan ilk temaslar sırasında söylenen bazı ifadeler şimdikinden oldukça farklı. Aklıma ilk gelenlerden biri savaş sonrası dönemin başkanı Truman’ın anılarında kullandığı sevgi dolu sözcükler.  “Amerikalılar Çinlilere karşı her zaman dostane duygular beslemiştir. … Amerika Çin ve Çin halkıyla olan ilişkilerine son derece hassas yaklaşmıştır.” Başkan Truman anılarında, yirminci yüzyılın başlarında hemen her meslek grubundan birçok Amerikalının Çin’de uzun yıllarını geçirdiğini, onların insani çabalarının Amerikan halkı tarafından büyük bir coşkuyla desteklendiğini ifade eder. “Üstelik birçok Amerikalının hafızasında Çin, monarşinin boyunduruğunu atmış ve kadim topraklara derinlemesine kök salmış Orta Çağ kurumlarından kurtulmaya başlamıştı.” şeklinde ciddi bir vurgulama yaparak, Çin halkını över, dostluk mesajları gönderir.

Eski ABD Başkanı Harry S. Truman

1945 sonbaharı ABD’yi Çin’deki karmaşık bir tabloyla karşı karşıya bırakır. Destekledikleri Çan Kay-şek hükümetinin otoritesi ülkenin güneydoğu köşesiyle sınırlanmış, kapana kısılmıştır. Doğu Çin, içinde bir milyonu asker, üç milyon Japon personelin bulunduğu bir işgal altındadır. Kuzey Çin Komünistlerin kontrolüne geçmiş, Mançurya ise Rus denetimindedir. Dört yıllık iç savaşın ve komünist güçlerin zaferinin ardından Generalissimo Çan Kay-şek sonunda Tayvan’a kaçacak ve Mao 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan edecektir (1).

Çinli Lider Çan Kay Şek

Başkan Nixon’ın 1972’de Çin’i ziyaretine kadar ABD ile Çin arasında neredeyse hiçbir resmî iletişim yoktur. Nixon aynı zamanda ABD’nin tanımadığı bir ülkeyi ziyaret eden ilk başkan olacaktır. 27 Şubat 1972 tarihli Şanghay Bildirisi kapsamında Nixon ve Çinli yetkililer, savaş riskini azaltmak, iki ülke arasındaki kültürel temasları artırmak ve Çin’de kalıcı bir temsilcilik kurmak konusunda anlaşmaya varırlar.  Bu, yaklaşık yirmi yıllık bir boşluğun ardından yeni bir başlangıç noktasıdır.

Başkan Nixon

Deng Xiaoping dönemi: Yeni hedefler

Mao’nun 1976’daki ölümünden ve Deng Xiaoping’in 1978’de iktidarını sağlamlaştırmasından hemen sonra Çin, dörtlü bir temel politikayla modern bir ülkeye dönüşmeye başlar: “tarım, sanayi, ulusal savunma, bilim ve teknoloji”. Deng, “ekonomik kalkınmayı sağlamak amacıyla yabancı sermaye yatırımlarını, teknolojiyi ve yönetsel becerileri teşvik eden, seçilmiş kıyı eyaletlerinde özel ekonomik alanlar, serbest ticaret bölgeleri oluşturan ve devlet ekonomisine kademeli olarak piyasa mekanizmalarını dahil eden bir dizi reform kararı almıştır” (2).  

Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu Mao Zedung

The New York Times yazarı Thomas L. Friedman bu süreci “Birinci Perde” olarak tanımlar. Bu dönem 1972’de Nixon’ın ziyaretiyle başlamış, ABD-Çin ilişkileri tamamen jeopolitik bir zeminde, yani ABD ve Çin’in Sovyetler Birliği’ne karşı ortak duruşu şeklinde gelişmiştir. Bu durum 1970’lerin sonuna kadar sürecektir. “İkinci Perde”başladığında ise Çin Deng’in sert politikalarıyla birden kapitalizme yönelmiş, dev bir fabrika ve yeni bir pazar hâline gelerek, otuz yıl içinde dünyanın ikinci büyük ekonomisine dönüşmüştür. Bu sürecin başarılı olmasının nedenleri arasında; Çin halkının çalışma ahlakı, Çin liderlerinin uzun vadeli projeksiyonlarla düşünme anlayışı ve hükümetin altyapıya ve eğitime yaptığı devasa yatırımlar sayılabilir

Vurguladığım bu temel konuların yanında çok önemli bir neden daha vardır.  Çin, çaktırmadan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarını eğip bükmeye veya görmezden gelmeye başlamıştır. Bu politikasını kimseden de gizlememiştir. Sonunda 2001 yılında DTÖ’ye “gelişmekte olan ülke” statüsünde kabul edilecektir. Böylece ihracat yaparken düşük tarifelerden yararlanırken, kendi yükselen sanayilerini ABD, Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerin rekabetinden korumak için yüksek tarifeler uygulayabilme fırsatını yakalamıştır. O dönemdeki ticari otoritelerin varsayımları çok iyimserdir, Çin büyüdükçe DTÖ yeni bir ticaret düzenine geçecek ve Çin’in otomobil ithalatına ve diğer sanayi ürünlerine uyguladığı %25’lik verginin oranı kademeli olarak düşecektir. Oysa ABD’nin uyguladığı vergi yalnızca %2,5’tir. Sonunda DTÖ yeni bir ticaret turunu daha tamamlayamadan Çin tarifelerini gönüllü olarak düşürmeyi reddedecek, kendi yoluna korkmadan ve yılmadan devam edecektir.

Tüm bu vurdumduymaz politikaların yanında Çin, kendi şirketlerine ucuz arazi tahsis etme, devlet yönlendirmesindeki Çin bankalarıyla yeni sanayilere ucuz krediler sağlama ve Çin pazarına girmek isteyen yabancı şirketleri Çinli ortaklarla çalışmaları için baskılama ve ileri teknolojilerini transfer etmeye zorlama suretiyle DTÖ kurallarını sürekli ihlal eden bir sanayi politikası geliştirecektir. Çin, çok uluslu şirketleri uzun vadede tedarik zincirlerini giderek daha fazla ülkeye taşınmaları için zorlayarak, kendi korumalı pazarında batılı şirketlere rakip güçlü Çinli şirketler yaratacak; bu şirketler yeterince olgunlaştığında da küresel devler olarak dünya piyasalarına sürecektir.

Bu gelişmeler sırasında ABD DTÖ’ye başvurup tahkim davalarını kazansa bile Çin, verdiği sözleri yerine getirmeyi geciktirir. Çin yatırım fonları ise çoktan yurt dışına açılarak stratejik sektörleri satın almaya ve teknolojilerini ülkeye taşımaya başlamıştır.  ABD ve Avrupa şirketleri ise Çin’de hâlâ para kazandıkları için tüm bunlara uzun süre göz yummuşlar, umursamaz bir şekilde ses çıkarmamışlardır.

Bir süre sonra sistemde sorunlar ortaya çıkacaktır. “Üçüncü Perde”, Çin’in Ekim 2015’te “Made in China 2025”vizyonunu açıklamasıyla başlar. Bu plan Çin’in robotik, sürücüsüz araçlar, elektrikli otomobiller, yapay zekâ, biyoteknoloji ve havacılık gibi yeni nesil on sektörde hâkimiyet kurmasını hedeflemektedir.

ABD ve Avrupa bunu fark ettiğinde Çin’e hemen şu mesajı verirler: “Eğer Çin aynı yöntemlerle yüksek teknoloji sektörlerine hâkim olmaya çalışmaya devam ederse, yeni kurallara ihtiyaç duyulacaktır. Muhtemelen de yeni kurallar yaratılacaktır.” Tam bu sıralarda Thomas Friedman, 4 Mayıs 2018 günlü yazısında “Ekonomik mücadele bir savaş gibidir; iki taraf da kazanabilir. Ama tek bir şartla: aynı kurallarla oynanırsa. Yani, sıkı çalışma ve yenilikçilikle. Fikrî mülkiyet hırsızlığıyla, devasa devlet müdahaleleriyle, DTÖ kurallarını görmezden gelerek ve şirketleri Çin içinde oynamak için ödeme yapmaya zorlayarak değil.” ifadesini kullanır (3).  

O günlerde bazı ekonomistler ve köşe yazarları, mevcut durumun nedenini sorgularlar.  Birinci Trump döneminden başlayarak, Amerika’nın Avrupa Birliği, Japonya ve Kanada gibi müttefikleriyle çelik ve alüminyum tarifeleri üzerinden ticaret savaşları yürütmek yerine, mücadelenin sağlam ticaret politikalarıyla ve iş birliği içinde mutlaka Çin’e doğru yönlendirilmesi için çalışılması gerektiğini savunurlar.

Bunlardan Sylvie Kauffmann, New York Times’taki başka bir makalede “ABD, sözde Avrupa’nın en büyük müttefiki olmasına rağmen, kendi başına Çin’le büyük ticaret savaşını yürütüyor; bu savaş Avrupa’daki ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor ve teknolojik üstünlük mücadelesine dönüşüyor. Normal bir dünyada Washington Avrupalı müttefiklerini bu mücadeleye dahil ederdi. Ama bu normal bir dünya değil.” ifadesini kullanıyor. Ardından da şöyle devam ediyor: “Amerika Avrupa’ya ya rakip ya da bir tür tâbi devlet gibi davranıyor...”  (4)

Göç krizi, iklim değişikliği ve yeni küresel düzensizlik

Bugün dünya, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş seviyede bir insan hareketliliğiyle karşı karşıya. İnsanlar iş bulmak, baskıcı yönetimlerden kaçmak, çevresel felaketlerden korunmak ya da yalnızca düzenli bir yaşam arayışıyla ülkelerini terk ediyor.

Günümüzde dünyanın birçok bölgesinde yaşanan göç krizlerini ve toplumsal sarsıntıları anlamanın yolu, aslında son yüz elli yıllık küresel dönüşümü doğru okumaktan geçiyor. On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren dünya düzeni büyük imparatorluklardan, çoğu zaman kırılgan ve sınırlı kapasiteye sahip ulus-devletlere doğru evrildi. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasındaki yaklaşık elli yıllık dönem, küçük ve zayıf devletler açısından görece istikrarlı bir dönemdi. Bunun birkaç temel nedeni vardı.

Öncelikle Soğuk Savaş’ın iki süper gücü kendi nüfuz alanlarını genişletmek için küçük ülkelere ekonomik yardımlar yapıyor, ordularını destekliyor ve ucuz ürünlerini satın alıyorlardı. İkinci olarak, iklim değişikliği henüz bugünkü kadar yıkıcı değildi. Kuraklıklar, aşırı sıcaklar, büyük seller ve iklim kaynaklı felaketler bugünkü ölçekte yaşanmıyordu. Özellikle tarıma dayalı toplumlar için çevresel baskılar daha sınırlıydı.

Üçüncü olarak, gelişmekte olan ülkelerde nüfus artışı henüz kontrol edilemez seviyelere ulaşmamıştı. Ancak sağlık hizmetlerinin gelişmesiyle birlikte özellikle Afrika’da nüfus olağanüstü hızla arttı. 1900 yılında yaklaşık 140 milyon olan Afrika nüfusu, 2010’da 1 milyara ulaştı; 2050’de ise 2,5 milyara yaklaşması bekleniyor.

Dördüncü önemli unsur teknoloji oldu. Geçmişte insanlar dünyanın geri kalanını yalnızca hayal edebiliyordu.  Bugün ise akıllı telefonlar sayesinde Paris’in, New York’un ya da Londra’nın yaşam standartlarını birkaç saniye içinde görebiliyorlar. Dahası, sosyal medya ve dijital iletişim araçları yalnızca bilgi akışını değil, göç ağlarını ve insan kaçakçılığı organizasyonlarını da kolaylaştırıyor.

Beşinci büyük değişim ise yukarıda anlattığım süreç, Çin’in küresel ekonomiye entegrasyonu oldu. Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasıyla birlikte düşük maliyetli üretim sektörleri büyük ölçüde Çin’e kaydı. Daha önce tekstil ve düşük ücretli sanayi üretimiyle ayakta kalabilen birçok yoksul ülke, küresel rekabette ciddi biçimde zorlanmaya başladı. Aynı dönemde Soğuk Savaş’ın sona ermesi de küçük devletler açısından başka bir koruyucu mekanizmayı ortadan kaldırdı. Artık hiçbir süper güç yoksul, zayıf ve stratejik önemi sınırlı ülkeleri desteklemek istemiyordu; çünkü bunun karşılığında elde edilecek şey çoğu zaman yalnızca ekonomik ve siyasi yük olacaktı.

Bugün zayıf bir devlet olmak geçmişe kıyasla çok daha zor hâle geldi. Dünyanın birçok bölgesinde “düzensizlik alanları” oluşurken, bu bölgelerde yaşayan milyonlarca insan daha güvenli, daha istikrarlı ve daha düzenli ülkelere ulaşmaya çalışıyor. Batı dünyasında yükselen popülist hareketler, milliyetçi, göç karşıtı politikalar ve sert sınır güvenliği tartışmaları da aslında bu büyük küresel hareketliliğin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Şimdi şu soruyu sormanın tam zamanı: Çözüm nedir?

Burada belki de en kritik mesele iklim değişikliğidir. Aşırı hava olayları, kuraklıklar ve tarımsal çöküşler dünya genelinde özellikle küçük ölçekli çiftçileri ağır biçimde etkiliyor. Tarım çöktüğünde insanlar kırsaldan kentlere göç ediyor; kentlerde işsizlik, suç oranı ve umutsuzlukla karşılaştıklarında ise bu kez yönlerini Avrupa’ya ve Amerika’ya çeviriyorlar. Bu nedenle yalnızca sınır duvarları inşa etmek yeterli değil. Hatta iklim değişikliğiyle mücadele etmeden yalnızca sınır güvenliğine odaklanmak, sorunun kaynağını görmezden gelmek anlamına gelir. Gerçek çözüm, Paris İklim Anlaşması gibi uluslararası mekanizmalar çerçevesinde ülkelerin yeniden iş birliği yapması, küresel ısınmayı yavaşlatacak uluslararası koordineli karbon vergisi gibi politikaların uygulanması ve özellikle kırılgan toplumların ekonomik olarak desteklenmesidir. Çünkü göç krizi, yalnızca sınırların değil, iklimin, ekonominin, teknolojinin ve küresel eşitsizliğin ortak sonucudur.

Şimdi yeniden en güncel konuya dönelim.

Mayıs 2026 Trump- Xi Jimping buluşması

Çin üzerine yaptığı araştırmalarıyla bilinen Columbia Üniversitesi’nden Julian Gewirtz 13 Mayıs 2026 günü The New York Times’ta yayınlanan makalesinde, Trump tarafından Çin’e yüzde yüz kırk beş gümrük tarifesi uygulandığında, Çin devlet medyasının halkı Mao Zedong’un yaklaşık 90 yıllık bir makalesini yeniden okumaya çağırdığını yazarak önemli bir hatırlatmada bulunur. Beijing Daily, bu metnin ABD’nin “kaotik” saldırılarına Çin’in neden ve nasıl karşılık verdiğini ve Çin’in jeopolitik rakibine karşı neden nihai zafer kazanacağını anlamak için temel bir eser olduğunu ilan etmiştir.

Bu “zorunlu okuma” Mao’nun 1938 tarihli Uzatılmış Savaş Üzerine adlı eseridir. Mao bu metinde, Çin’i işgal eden Japon kuvvetlerini yenme stratejisini hatırlatmaktadır. Gewirtz’e göre bu eser, Çin’in kendisinden daha güçlü bir rakibe karşı ölüm kalım mücadelesinde nasıl geriden gelip üstünlük sağlayabileceğine dair bir değerlendirmedir. Belki de Mao’nun geleceğe gönderdiği bir mesajdır.

Başkan Xi Jinping, Mao’nun bu makalede savunduğu stratejik öngörü, disiplin ve sabrı övmüş ve bunu Çin’in ABD’ye karşı yaklaşımında rehber bir çerçeve olarak benimsemiştir. Xi, özellikle Mao’nun üç aşamalı mücadele tanımına dikkat çekmektedir.  

“İlk aşamada daha zayıf bir Çin dirençli bir savunma yürütür; ardından dengelenmiş güçler arasında bir çıkmaz dönemi yaşanır; son aşamada ise güçlü ve galip bir Çin karşı saldırıya geçer.”

Aradan geçen dönem içinde tecrübe kazanan Çin liderleri artık savunma yapmayı bırakmış ve Mao’nun teorisinin ikinci aşamasına geçmiştir. Ülke üretim, teknoloji, askerî güç ve diplomatik nüfuz bakımından geçmişe göre çok daha güçlüdür. Ekonomik yavaşlamaya ve ABD ile müttefikleriyle yaşanan gerilimlere rağmen Washington’dan gelen baskılar karşısında daha dayanıklı hâle gelmiştir. Xi, geçen yılki ticaret geriliminde Trump’a karşı üstünlük sağlamış; modern teknolojiler için kritik öneme sahip mineraller üzerindeki ihracat kontrollerini kullanarak Trump’ı geri adım atmaya zorlamıştır. Trump’ın petrol ve kömür lobisine gösterdiği yakınlığa, çevreye karşı duyarsız tutumuna karşı daha duyarlı bir tutum izleyerek diğer ülkelere örnek olmaya çalışmaktadır.

Basından takip edildiği üzere, Xi Jinping geçtiğimiz hafta Trump’ı Pekin’de görkemli bir törenle ağırladı. Gewirtz’e göre Çin lideri bu ziyareti ve mevcut ilişkileri kalıcı bir uzlaşma değil, uzun sürecek bir irade mücadelesindeki geçici bir duraklama olarak görmektedir. Xi’nin bu stratejik çıkmaz dönemindeki temel amacı, Çin’in gücünü ABD’ye kıyasla artırmak için zaman kazanmaktır. Aynı zamanda Trump’tan ABD tarifelerinin ve ihracat kontrollerinin sınırlandırılması ve Washington’ın Tayvan’a silah satışlarını durdurması gibi tavizler de koparmaya çalışmaktadır. Trump’ın ziyareti sırasında büyük tavizler beklenmese de ABD Başkanı zayıflamış bir pozisyonda Pekin’e gitmiştir. İran savaşı nedeniyle gezisini haftalarca ertelemek zorunda kalmış, bu savaş iç politikada kendisine olan güven oranını düşürmüştür. Gewirtz, Trump’ın bu ziyaretini bir başarı gibi sunmaya istekli olmasının Xi’ye ek bir avantaj sağladığını düşünmektedir.

Bugün Çin’de “Uzatılmış Savaş Üzerine” adlı eserin hâlâ büyük önem taşıması, Mao’nun geçmişi bugüne hizmet ettirme anlayışının devam ettiğini göstermektedir. Komünist Parti, tarihî ve ideolojik referansları siyasi, ekonomik ve stratejik hedeflerini meşrulaştırmak için kullanmaktadır. Xi Jinping de ABD ile rekabeti, Mao’nun yaklaşık bir asır önce geliştirdiği uzun vadeli mücadele perspektifiyle değerlendirmektedir. Trump ise daha çok görüntüye ve kısa vadeli kazanımlara odaklanmaktadır. Gewirtz, Trump’ın en büyük hedefinin Çin’in daha fazla Amerikan ürünü satın alması ve ABD şirketleriyle yeni ticari anlaşmalar yapması olduğunu vurgular. Ona göre, Trump’ın elinde gelişmiş yarı iletkenlerden doların küresel hâkimiyetine kadar Çin’e karşı kullanabileceği güçlü kozları bulunmasına rağmen Çin’in Tayvan üzerindeki baskılarını, Güney Çin Denizi’nde yarattığı sorunları ve siber saldırılar gibi güvenlik meselelerini görüşmelerde yeterince ön plana çıkarmayı düşünmemiştir.

 Trump’ın bu şekilde ifade edilen kısa vadeli yaklaşımı Xi’nin daha büyük hedeflerine hizmet etmektedir. Xi, ABD liderliğindeki uluslararası düzenin sona ermekte olduğuna ve sonrasında oluşacak düzenin henüz şekillenmediğine inanmaktadır. İlk kez, Asya’daki ABD ittifaklarını zayıflatmak, Tayvan’a verilen Amerikan desteğini azaltmak ve Çin’in yükselişini engelleyen teknoloji kısıtlamalarını aşmak için bir fırsat gördüğünü düşünmektedir. 2016 yılında Güney Amerika’ya yaptığı üçüncü ve en verimli gezisinde oldukça mütevazi bir yaklaşımla ticari ve siyasi temaslarını sürdürürken, bu defa gücünü belli etmeye istekli gibidir. 2016 gezisinde gizli bir ajandası bulunmaktadır. Trump’ın Trans-Pasifik İşbirliğini bozma niyetini önceden sezdiğinden, gezisini sürdürdüğü Güney Amerika ülkelerine Asya ülkeleri ile birlikte bir Serbest Ticaret Anlaşması (Free Trade Area of the Asia-Pacific Partnership, FTAAP) önererek ciddi bir adım atmış, bu konuda da çok başarılı bir atmosfer yaratmıştır.

Gewirtz, savunma aşamasını geride bırakan Xi’nin, Çin’in karşı saldırıya geçebilecek kadar güçleneceği güne hazırlandığını düşünmektedir.  Mart ayında Çin hükümeti Çin’in sanayi, teknoloji ve askerî kapasitesini daha da büyütmeyi hedefleyen yeni bir beş yıllık planı onaylamıştır. Çin aynı zamanda Rusya ile yakın durarak Kuzey Buz Denizi'ndeki ticari geçişler için istediğini koparmış, Rusya’nın yanında Güneydoğu Asya, Latin Amerika ve küresel güney ülkeleriyle de  ilişkilerini güçlendirmiştir.  Bu ilişkiler Pekin’in ABD’ye karşı denge oluşturmasına yardımcı olmaktadır. Buna karşılık Trump’ın İran savaşı, Çin’le uzun vadeli rekabet için kullanılabilecek kaynakları tüketmektedir. ABD yönetiminin Kongreden yüzde kırk dört oranında artan bir büyüklükte ek savunma harcaması yetkisi istemesi mevcut durumu adeta tespit etmektedir. Böyle bir önerinin kabulü halinde, doğal olarak bilim ve teknolojiye yönelik fonlar azalacak, Amerika’nın diğer güç unsurları zayıflayarak, karşılaştırmalı üstünlüğü olumsuz etkilenecektir.

Çin’in yaşlanan nüfusu, yüksek hane halkı borcu ve zayıf tüketim gibi ciddi iç sorunları vardır. Ancak Çin liderleri, aslında zayıf olan tarafın ABD olduğuna inanmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti Güvenlik Bakanı Chen Yixin Aralık 2025 ayında “Amerika’nın demokrasisi mutasyona uğruyor, ekonomisi çöküyor ve toplumu hızla parçalanıyor.” ifadesini kullanarak, küresel düzeyde ABD’nin “inandırıcılığının iflas ettiğini, hegemonyasının çöktüğünü ve efsanesinin dağıldığını” savunmuştur. Julian Gewirtz’e göre “Amerikalılar bunu propaganda olarak görebilir. Ancak dünyanın birçok ülkesinin Çin’in kazandığına inandığı ihtimaliyle yüzleşmek gerekir. Xi Jinping, Trump’ı belki de Pekin’e tam da bunu dünyaya göstermek amacıyla davet etmiştir.”

Çin, Amerika ile ilgili mücadelesini ve rekabetini sürdürürken diğer ülkelerle ilişkilerini hızla güçlendiriyor. Afrika’da, Güney Amerika ve gelişmekte olan ülkelerle tarım, petrol-madencilik, bankacılık, lojistik, sanayi ve altyapı sektörlerinde çok sıkı ilişkiler kuruyor. On yıl önceki hatalarını onarmak için yatırım yaptığı ülkelerde daha önce sosyal güvenlik alanında işçi sömürüsü yaptığı şeklindeki kötü imajını düzeltmeye çalışıyor, eski olumsuzlukları unutturuyor. Bankacılık sistemini kullanarak uzun vadeli projelere imza atıyor. “Kuşak ve Yol Projesi” ile Asya, Avrupa, Afrika ve Orta Doğu’yu birbirine bağlarken Pakistan’da mega proje Gwadar Port’u, Yunanistan’da Pire Limanı’nı inşa ediyor. Çin-Avrupa Ekspres Demiryolu bağlantısını kuruyor. Bu proje üzerinde belirlediği lojistik merkezleri dahil, ülkemizde birçok yatırım öngörüyor. Belki de yeni emperyal düzenin başrol oyuncusu olmaya hazırlanıyor.

Pakistan’daki mega Çin projesi Gwadar Limanı

 KAYNAKÇA:

1-Enver GÜNEY’in Vanderbilt Üniversitesi’nde 18 Nisan 2019 tarihinde yaptığı sunum.

2-Harry S. TRUMAN – Years of Trial and Hope, Cilt 2

3-By All Means Necessary – Elizabeth C. ECONOMY ve Michael LEVI

4-US and China Are Finally Having It Out – Thomas L. FRIEDMAN, 4 Mayıs 2018, NYT.

5- Will Europe Retain Power or Fall Prey? – Sylvie KAUFFMANN, 26 Mart 2019, NYT).

6-Xi is planning for China’s final victory over the US, Julian GEWIRTZ, 13 Mayıs 2026, NYT

7-What if Trump could explain as well as he inflames? – Thomas FRIEDMAN, 7 Şubat 2019, NYT.

8- The Elephant and the Dragon, THE RISE OF INDIA AND CHINA AND WHAT IT MEANS FOR ALL OF US- Robyn MEREDITH

9-Trump, Kanada, Grönland ve Panama için neden ısrarlı? – Enver GÜNEY, T24 Haftalık, 19.01.2025

İlgili İçerikler