Bazıları Trump'ı neden Pers Kralı Cyrus'a benzetirler?

Bazıları Trump'ı neden Pers Kralı Cyrus'a benzetirler?

.

Bazıları Trump'ı neden Pers Kralı Cyrus'a benzetirler?

Amerika’da 2018 ara seçimlerinden yaklaşık bir ay kadar önce binlerce sinema salonunda yönetmenliğini Stephan Schultze’nin yaptığı “The Trump Prophecy -Trump Kehaneti” adlı film gösterilir. Filmin konusu, eski bir itfaiyeci olan Mark Taylor’un, “Tanrı’nın yıllar önce kendisine Donald Trump'ın Başkan olacağını fısıldadığı” şeklindeki hikayesidir. Amerikalı Evanjelistler* Trump’la ilgili bu hikayeyi pek severler.  Onlar, Trump’ı ilahi bir yaklaşımla Pers Kralı Cyrus’a da benzetirler.  Trump’ın 13 Ekim günü Tel Aviv havaalanına indiği anda İsrailli fanatikler tarafından “Cyrus yaşıyor” sloganları ile karşılandığı gibi.  Hikayesi İncil’in 45 numaralı Bölümünde, Isaiah’ta saklıdır**…

Büyük devletlerin Filistin ve kutsal topraklarda 1846 yılında başlayan hikâyesi

Büyük devletler 1: Rusya’nın imperyal ideali

1517 yılından itibaren barışçıl bir şekilde Osmanlı hakimiyetinde kalan Kudüs ve kutsal topraklar neden ve ne  zamandan beri büyük devletlerin sorunu olmaya başladı? Bu soruyu her hatırladığımda nedense aklıma 1846 yılı Paskalya (Easter) Bayramı sırasında Kudüs’te, Kutsal Sepulchre Kilisesi içinde yaşanan iki, üç belki de dört taraflı anlamsız katliam gelir. Sorunun ilk kaynağı Rusya’dır.

O yıl Easter Bayramı Ortodokslar ve Latinler için tesadüfen aynı günlere denk gelir. Hacıların büyük bir kısmı Rus Ortodokstur. Rusya’dan uzun bir deniz yolu ile gelerek, Yafa Limanı’nda karaya çıkmışlar, deve ve eşeklerle kutsal topraklara ulaşmışlardır. Yanlarında getirdikleri süslemeli haçları ve diğer kutsal işlemeli dini hediyelikleri Avrupa’dan gelen hacılara satmak suretiyle masraflarını karşılamayı planlarlar.

1515 yılında “prope sepulchre domini-İsa’nın Mezarı” adıyla inşa edilen Kutsal Sepulchre Kilisesi’nin hemen yanındaki ana meydan yapılacak törenler öncesinde her çeşit meyve ve sebzenin satıldığı, hediyeliklerin tezgahları süslediği bir panayır yeri haline gelmiştir. Bulutların arkasından çıkan güneşin aydınlattığı meydanda deve, eşek ve öküz pisliklerinin neden olduğu ağır koku bu güzel ortamı gölgeleyen tek şeydir.

“Good Friday-Kutsal Cuma” günü bir çoğu cüzzamlı dilencinin yırtık, pis kokan kıyafetleriyle pazar ve ana meydanda gelişi güzel dolaşmaları ve hacılara dokunmaya çalışmaları sayıları gittikçe artan kalabalıkta ciddi bir tedirginliğe yol açar. Varlıklı hacılar Türk rehberlerine sığınmayı tercih ederek, onların sopalarla açtığı yolda kiliseye doğru yürümeye başlamışlardır bile.

Bayramın her iki inanış için de aynı günlere denk gelmesi kalabalığı bir anda rekor seviyeye çıkarmıştır. Kudüs’te Paskalya Bayramı kutlamasının özelliği, İsa’yı sembolleyen haçın dini liderler tarafından kilisedeki yerine törenle takılmasıdır. Her iki mezhep de bu ritüelin kendileri tarafından icra edileceği beklentisinde olduğu için tedirginlik had safhadadır.

O gün, yani “Kutsal Cuma” günü, kilisenin kapısına beyaz astarlı altar giysisi ile gelen Latin papaz, ipek giysili Ortodoks papazın kendisinden daha önce davrandığını fark edince çok sinirlenir. Hemen yanına giderek, Padişah’tan bu tören için bir ferman alıp almadığını sorar. Karşı tarafın hiddetle benzer bir soruyla karşılık vermesi üzerine önce papazlar arasında başlayan tartışma, birden her iki inanıştaki insan selinin de karışmasıyla ölümcül kavgaya, hatta bir savaşa dönüşür. Haçlar, şamdanlar ve dini sembollerle yapılan karşılıklı saldırı, sonradan kiliseye kaçak sokulan silahların patlatılmasıyla kırktan fazla Hristiyan hacının ölümüyle sonuçlanmıştır.

Kutsal Sepulchre Kilisesi'ndeki katliam

Osmanlı Valisi Mehmet Paşa, önceki yıllarda kilisenin giriş ve ibadet bölümünde aldığı önlemlerle düzeni kolaylıkla sağladığı halde, 1846 yılında dini takvimlerin çakışmasından kaynaklanan  bu faciayı engelleyememiştir.  Bu olay tüm dünyaya en kötü ve abartılı hikayelerle aktarılacaktır.

Sonraki yıllarda her iki Hristiyan inancına mensup hacı kafileleri arasındaki rekabet had safhaya ulaşacaktır. Bu olaydan sonra Latinler, Ortodoksların kendilerine garip gelen ibadetlerinden, kullanılan buhurdanlık ve kokularından nefret ederler. Türklerin himayeleri altındaki dindaşlarına Ruslardan daha hoşgörülü olduğu fısıltısını yüksek sesle konuşmaya başlarlar. İngiltere parlamentosunda David Urquhart  gibi vekiller Türkler lehine ateşli konuşmalar yaparak, Rusları kötülerler. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren dini alanda ortaya çıkan bu husumet, rekabetin diğer alanlara sıçramasına yol açtığı gibi yıllardır dost olan Fransa ve Rusya’nın birbirlerine kanlı bıçaklı düşman olmasına da neden olur. Bu rekabette İngiltere, Fransa’nın safhına geçer.  Sonrasında 1854 yılında kalkışılan ve bir milyona yakın insanın öldüğü Kırım Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile yan yana savaşarak Ruslara haddini bildirirler.

Sonuçta, Osmanlı toprağı olan Kudüs’te de büyük bir rekabet kendisini göstermeye başlamış, mücadeleye karışanların sayısı hızla artmıştır. İngilizler bölgede Anglikan Kilisesi'ni resmen kurarken, Avusturyalılar Katolik Fransiskan mezhebinin yazılı gazetelerini basmaya başlamış, Fransızlar konsolosluk açarak diplomatik alanda öncülük ederken, Papa 9. Pius, son Haçlı seferinden tam yedi yüz yıl sonra Kudüs’te ilk Latin dini temsilciliğini açarak, bu ülkelerden geri kalmamaya çalışmıştır. Rusya, bu güç savaşında hasta adam diye tanımladığı Osmanlı İmparatorluğu ile 1774 yılında imzaladığı Küçük Kaynarca Antlaşması’nın “Rusya, Osmanlı toprakları içindeki tüm Ortodoksların temsilcisi olarak onların haklarını korumakla yükümlüdür” ifadesini oldukça geniş anlamda yorumlayarak kutsal topraklardaki saldırgan tutumuna ve girişimlerine meşruiyet kazandırmaya çalışmıştır.

Sultan Abdülmecit ve Ayasofya’daki restorasyon

Sultan Abdülmecit, Ramazan ayının ilk gününe tesadüf eden 13 Temmuz 1849 Cuma günü Ayasofya Camisi'ne gitmek üzere Topkapı Sarayı'nın İmparatorluk Kapısı'ndan çıkış yapmaktadır. Top atışları ile muhteşem bir şekilde selamlanan padişahın yanında yaya olarak vezirleri ve yakın korumaları bulunmaktadır. Sultanın heyecanla görmek istediği şey,  yeni tamamlanan önemli bir restorasyon çalışmasıdır. Ayasofya Camisi 1453 yılındaki fetihten sonra ilk defa restore edilmiştir. Yaklaşık dört yüz yıl boyunca  duvarlarındaki sıvaların iyice döküldüğü, ahşap kapıların çürümeye yüz tuttuğu bina, harika bir çalışma ile restore edilerek padişahın görüşüne hazır hale gelmiştir.

Restorasyonu yapan iki İsviçreli mimar Gaspare ve Giuseppe Fossati kardeşler caminin önünde heyecanla beklemektedirler. Girişe yaklaşan padişahı eğilerek karşılarlar. O gün, o zamana kadar sürdürülmekte olan bir dini gelenek terk edilmiş, iki Hristiyan'ın İslami bir törene katılmalarına ve camiye girmelerine izin verilmiştir.  Her iki mimar restorasyonla ilgili bilgi vermek üzere cami içinde sultana eşlik edeceklerdir.

Fossati kardeşler, bir kaza eseri Ayasofya tavanındaki sıvaların kalkmasıyla ortaya çıkan orijinal figürleri Abdülmecit’e gösterdiklerinde Sultan’ın çok heyecanlandığı söylenir. İşin ilginç yanı, her iki mimar kardeşin daha önce uzun yıllar St. Petersburg’ta Rus Çarlığı adına çalışmış olmalarıdır.

Fossati kardeşlerin yaptığı restorasyon sonrası (Ayasofya, 1839)

Ayasofya’nın restorasyonu sırasında ortaya çıkan bu müthiş görüntüler, bahşiş beklentisi olan Fossati kardeşler tarafından Rus Çarı I. Nikolay’nın bilgisine ulaştırılınca, Çar’ın da çok heyecanlandığı söylenir. Rusların Hristiyanlık inancını edinmesinde Ayasofya’nın rolünü hatırlayan Nikolay’ın derin bir iç geçirdiği söylenir. Üç yıl önce Kudüs’te, Kutsal Sepulchre Kilisesi'nde yaşanan vahim olay sonrasında elinin ve kolunun bağlandığını ve olaya müdahale edemediğini düşünerek kendisini suçladığı rivayet edilir.

Bilindiği gibi Ayasofya Rus Ortodoksları için kiliselerinin anası gibidir. MS 980 ile 1015 yılları arasında, Rusya henüz prenslik döneminde iken, Prens Vladimir’in ülkesi için yeni bir inanç aradığı,  çevre ülkelerden gelen raporlara göre karar vereceği söylenir. Prensin seçimi Ayasofya mabedi ile ilgili gözlemin ulaşması ile sonuçlanmıştır. Muhteşem yapıyı Bizans’a giderek, yerinde gören gözlemcilerin raporları hayranlık ifadeleri ile doludur. Gözlemciler eğer Tanrı varsa, mutlaka Ayasofya’nın içinde yaşıyordur gibi abartılı ifadeler kullanarak Vladimir’in aklını başından almışlardır. Ruslar Vladimir’in öncülüğünde topluca Ortodoks Hristiyan olurlar.

Çar Nikolay, Fossati kardeşlerin Ayasofya’da yapılan restorasyonla ilgili yeni bulgu ve resimlerin yayınlanması karşılığında istedikleri bahşişi vermeyi reddedecek, ama bu olay onun İstanbul ve kutsal topraklara olan takıntısını daha da arttıracaktır. Kanaatimce bu takıntı Rusya’nın kutsal topraklara hakim olma duygusunu perçinlerken, Birinci Dünya Savaşı'na girmesinin de en büyük nedenlerden biridir.

Büyük devletler 2: Yahudi devleti kurulması düşüncesi ve İngiltere

9 Aralık 1917 günü sabahın erken saatlerinde kutsal Kudüs şehri heyecanlı saatler yaşamaktadır. 1517 yılından beri Osmanlı toprağı olan Kudüs birkaç ay önce yapılan stratejik bir askeri hata nedeniyle İngilizlerin eline geçmiştir. Cemal Paşa’nın yoğun çabalarına rağmen başta Enver Paşa’yı ikna edememesi sonun başlangıcı olur. Almanların ısrarı ile Dördüncü Ordunun kısmen doğuya, Bağdat yönüne kaydırılması Suriye’nin güneyini korunmasız bırakmış, Kudüs ve çevresi İngilizler tarafından kolaylıkla ele geçirilmiştir. Cemal Paşa anılarında Suriye ve Irak cephesini yanlış planlayan Alman askeri stratejisini, özellikle de Alman General Erich von Falkenhayn’ı ağır bir dille suçlar.  Daha önce başardığı Birinci Gazze Harekatı'ndan sonra daha güçlü ikinci bir atağı yapamadığı ve İngilizleri durduramadığı için üzüntü duyduğunu yazar.

Cemal Paşa

Artık koz İngilizlerin eline geçmiş, Kudüs’ün yolu açılmıştır. İngiliz General Edmund Allenby’ın, Arap ve Filistinli halkın sevgi gösterileri ile beyaz atından inerek Kudüs’ün Yafa Kapısı'ndan içeri girmesiyle 1947 yılına kadar sürecek olan İngiliz manda yönetimi başlayacaktır.

General Allenby Kudüs’e girerken... (9 Aralık 1917)

19. yüzyıl başlarında Kudüs’te sadece birkaç bin Yahudi yaşamaktadır. Daha Osmanlı hakimiyetinde iken 1900’lerin başında yeni bir slogan atılmaya başlanır “Gelecek Yıl Kudüs’te buluşalım”.  Davet yavaş yavaş karşılığını bulmaya başlar.  1914 yılına gelindiğinde nüfus yapısı 650 bin Arap nüfusa karşılık 80 bin Yahudi olacak şekilde değişmiştir.

Siyasi olarak “Siyonizm”, Türkçe anlamıyla “Filistin’i Yahudi devletine dönüştürme” fikrinin mucidi Avusturyalı gazeteci Theodor Herzl’dir. İlk kongresini 1897 yılında İsviçre’de, Basel’de toplar. Herzl 1898 yılında Almanya İmparatoru II. Wilhelm’in İstanbul ve Kudüs’e yaptığı ziyaretlere gazeteci kimliği ile katılmayı başarır. Siyonizm adına yaptığı mücadelelerden sonra 1904 yılında ölür. Gelecek on yıl siyasi Siyonizm için oldukça zor geçer. O günlerde Rusya ve Ukrayna’da zor günler yaşayan Doğu Avrupa Yahudileri Siyonizme daha da sıkı sıkıya sarılırlar. Yeni önderleri Chaim Weizmann ve Nahum Sokolov’dur. Her ikisi de Londra’da yaşamakta ve İngiliz hükümeti ile oldukça sıkı ilişki içindedirler.

1917 yılına gelindiğinde Kudüs’ü işgalle birlikte İngilizler,  “Britanya Kutsal Toprak'lara herkesten daha iyi sahip çıkar” sloganıyla Siyonizmi sahiplenirler.  Dönemin Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Yahudi kökenli güçlü iş adamı Lord Rothschild ve Weizmann’a bir taslak metin hazırlamalarını istediğinde “Filistin Yahudilerin milli yurdu olacaktır” şeklinde başlayan oldukça sert bir metin imzaya gelecektir. Araplar, “Filistin’in Yahudi olmayan ulusu” olarak, sanki bir azınlıkmış gibi metne eklenmiştir.

Aynı günlerde İngiliz ve Fransızlar arasında Orta Doğu’nun paylaşımını amaçlayan Sykes-Picot Anlaşması, Rusya’da devrimi gerçekleştiren Sosyalist liderler tarafından Osmanlı yönetimine ihbar edilince tüm plan dünyaya ifşa edilmiş olur. İngilizlerin iş birlikçisi Şerif Hüseyin kendisine verilen sözlere ters düşen bu metinden çok rahatsız olur. Ama dahası gelecektir. Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa, Şerif Hüseyin’e diğer bir gizli belgeyi, Arthur Balfour’un hazırladığı “Balfour Deklarasyonu"nun bir kopyasını göndermiştir. Bu deklarasyon metni Araplar için daha da rahatsız edici bir metindir.

Filistin’deki Araplar Osmanlı yönetimi ardından ortaya çıkan yeni gelişmelerle şaşkın durumdadırlar. Yeni bir yönetim şekli geliştirilirken, Filistinli yerli aristokratlar ve Filistin Milli Hareketi'ni yürüten büyük aileler birden çığ gibi artan Yahudi göçüyle karşı karşıya kalırlar.  Filistinlilerin göçe karşı başlattıkları ilk barışçıl protestoları İngilizler tarafından modern silahlarla donatılan  Yahudi çeteler tarafından bastırılacak, etkisiz hale getirilecektir.

Balfour Deklarasyonu Araplar için hayal kırıklığı yaratan ifadeler taşımaktadır. İngilizlerin mesajı “Majestelerinin Hükümeti, Filistin’in Yahudilerin Milli Yurdu olarak kabul edilmesi ve bu amacı gerçekleştirmek üzere her türlü mücadeleyi desteklemek kararı almıştır…” şeklindedir.

Bu metin, Orta Doğu’da yüzyılı aşan bir süredir devam eden anlaşmazlığın en önemli  tetikleyicisidir. İngilizler, Milletler Cemiyeti tarafından kendilerine verilen ve 15 Mayıs 1948 tarihine kadar süren manda rejimi sırasında bu metne ve Siyonist emellere sadık kalmaya çalışırlar.  Ta ki Churchill’in “İngiliz savaş gemilerinin hareket kabiliyetini ve seyir sürelerini artırması nedeniyle deniz kuvvetlerinde sıvı yakıtların kullanılması” talimatını vermesine kadar. Bu talimatla petrol devri başlamıştır. Petrol her şeyin önüne geçmiş, İngilizler 1948 yılına, İsrail Devleti'nin kuruluşuna kadar Yahudileri ikinci plana atarak, Arapların razı olmadığı hiçbir modele yanaşmamışlardır. Şimdi sırada Amerika vardır.

Büyük devletler 3: Amerika. FDR’nin Kral Abdülaziz’le Sevgililer Günü buluşması

1945 yılının 14 Şubat Sevgililer Günü’nde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin D. Roosevelt (FDR) Suudi Arabistan Kralı Abdülaziz Ibn-i Suud ile Süveyş Kanalı'ndaki Amerikan savaş gemisi USS Quincy’de buluşurlar.  Savaş sonrası İngiltere’yi saf dışı bırakarak, süper devlet konumuna gelen Amerika’nın petrole olan karşılıksız aşkı artık somut bir karşılık bulmuştur. FDR, Amerikan siyasetinde rekor kırarak Başkanlığının dördüncü dönemini tamamlama yolunda olmasına rağmen Churchill ve Stalin’le yaptığı görüşmeler sonrasında oldukça yorgun ve ağır hastadır. Petrol zengini Suudi Arabistan’ın Amerika için çok önemli olduğu ısrarlı bir şekilde hatırlatılınca sağlık koşullarının kötü olmasına rağmen büyük bir fedakarlık yapar.

Roosevelt ve Suudi kralının 14 Şubat 1945 Sevgililer Günü'nde USS Quincy Gemisi'nde buluşmaları

Bu İbn-i Suud’un kısa Basra ziyareti dışında ilk yurt dışı seyahatidir. FDR, krala saygısından dolayı çok sevdiği sigara ve içkisinden o gün için feragat eder. Karşılıklı uzun bir sohbet olur. Aralarında Filistin konusunda ciddi bir görüş ayrılığı çıkınca sohbetin yönü hemen değiştirilir. FDR, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasında ısrarcı bir tutum takınınca, İbn-i Suud, Yahudi devletinin Bavyera’da da kurulabileceğini söyleyerek FDR’nin hayallerini bir an için dağıtmayı başarabilmiştir.

Roosevelt’ten sonraki başkan Truman olacaktır. Truman’ın anılarının bir bölümü Filistin sorunu ve İsrail’in kuruluşu ile ilgilidir. Bu bölümde, İngiliz yönetimine verilen Filistin’in yeni kurulan Birleşmiş Milletler kararıyla ikiye bölünmesine olumlu baktığından bahseder. Yeni projenin Arap ve Yahudilerin barış içinde yaşamalarına yol açacağına inandığını ifade eder ve Yahudilere yeni bir vatan kurulmasının önemini vurgular. Bir gün can dostu Eddie Jacobson Başkan Truman’dan randevu ister. O ana kadar kendisinden hiçbir şey istemeyen eski dostu ile telefonda hasret giderirler. Eddie’nin mutedil bir Yahudi olduğunu bilmesine rağmen görüşme gününden önce konunun Filistin olmaması gerektiğini kendisine önceden iletir. Ama yine de korktuğu başına gelir. Eddie kesintisiz konuşarak Başkanı etkilemeye çalışmıştır.  Sonunda kendisini Yahudi lider Weizmann’la bir kez daha görüşmeye ikna eder. Bu yeni gelişme Orta Doğu tarihi için de belki bir kırılma noktasıdır. Chaim Weizmann 18 Mart 1948 günü Beyaz Saraya gelir ve Başkan’ı söylediklerine ikna eder.

14 Mayıs 1948 günü İsrail geçici hükümetinin o gece yarısı itibariyle İsrail devletinin kuruluşunu ilan edeceği bilgisi gelir. İsrail devletinin kuruluşunun dünyaya duyurulduğu andan tam 11 dakika sonra Başkan'ın Basın Müşaviri Charlie Ross yeni devletin “de facto” olarak tanındığını dünyaya ilan eder.  25 Ocak 1949 günü ilk seçimler yapılır. 31 Ocak 1949 günü Amerikan hükümeti İsrail Devleti'ni bu defa “de jure- yasal” olarak tanıdığını duyurur. ABD’nin Filistin konusundaki tavrı o günlerden bu yana, hiç sapmadan statükonun korunması şeklinde devam eder. Petrol kaynağı Arap dostlarının Filistin konusunda duyarsız kalmalarını sağlayacak senaryo ve gündemlerle sürer, gider. Trump’ın birinci başkanlık döneminin hemen başlarında Kudüs’ü İsrail’in resmi başkenti olarak tanıyacağını açıklaması ve bu düşüncesini sonradan askıya alması aynı eksendeki politikaların devamı niteliğindedir.

Trump kehaneti

Amerika’da 2018 ara seçimlerinden yaklaşık bir ay kadar önce binlerce sinema salonunda Stephan Schultze’nin yönettiği “The Trump Prophecy -Trump Kehaneti” adlı film gösterilir. Filmin konusu, eski bir itfaiyeci olan Mark Taylor’un, “Tanrı’nın yıllar önce kendisine “Donald Trump'ın Başkan olacağını fısıldadığı” şeklindeki hikâyesidir. 

The Trump Prophecy filminin afişi

Bu hikaye özellikle Evanjelistler arasında bugünlerde bile çok konuşulan bir efsane haline gelir. Daha da ilginci, Evanjelistlere göre, İncil’in 45. bölümünde yer alan ve Pers Kralı Cyrus’un Tanrı tarafından Babil’i fetih ile görevlendirilerek, Yahudileri kurtarması ile Trump’ın 45. başkan olması arasında kuvvetli bir ilahi bağ vardır.

Tarih kitaplarına göre Kral Cyrus, milattan önce altıncı yüzyılda doğmuştur. Perslerin kralıdır. İncil’e göre ise Cyrus, Tanrı’ya inanmayan biri olduğu halde O’nun tarafından özel olarak görevlendirilmiştir.  Tanrı sağ elinden tuttuğu Cyrus’a “Seni adınla çağırdım, her ne kadar beni tanımasan da...” diyerek görevini tanımlamış Babil’i fethetmesi talimatını vermiştir.  İncil’de yazdığı üzere Pers Kralı Cyrus Babil’i aldıktan sonra bir ferman yayınlayarak, Yahudilerin Kudüs’e dönmelerine ve tapınağı yeniden inşa etmelerine izin verecektir.

Cyrus 70 yıl süren Yahudi sürgününü sona erdirdiğinden, Yahudi geleneğine göre Tanrı tarafından seçilmiş bir kurtarıcı figür olarak anılır. Evanjelistler de aynı inancı Başkan Trump için taşırlar, onun attığı her adımı kutsal bir amacı olduğu düşüncesiyle adeta kutsarlar.

Trump’ın 13 Ekim günü Tel Aviv Havaalanına indiğinde “Cyrus Yaşıyor” sloganlarıyla coşkulu bir şekilde karşılandığı ve şehrin her yanının “Cyrus” mesajlarıyla süslendiği düşünüldüğünde, İsrail’li fanatikler de ona sanki aynı tarihi olayı hatırlatmaya çalışıyorlar gibi.

Gazze’nin tamamının yok olmasına, yetmiş bine yakın insanın acımasızca katledilmesine ve on binlercesinin evsiz, yurtsuz kalmasına rağmen…


Kaynakça:

 1- The Crimean War, A History, Orlando FIGES

 2- Amerika’nın İran Argo’ları- Enver GÜNEY, T24 Pazar Yazıları, 10.05.2020

 3- A History of the Middle East - Peter MANSFIELD

 4- Hatıralar Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Kumandanı, Cemal PAŞA-Yayına Hazırlayan: Alpay KABACALI

 5- Fight Over Jerusalem is distinctly modern, Sewell CHAN and IRIT PAZNER GARSHOWITZ- The New York Times. 07.12.2017

 6- Why Trump reigns as King Cyrus?, Katherine STEWART- The New York Times. 04.01.2019

 7- The Jerusalem-first option, Martin INDYK, The New York Times. 04.01.2017

 8- Amerika, kuruluş sürecinde İsrail’e nasıl yol verdi?- Enver GÜNEY, T24 Pazar Yazıları, 07.01.2024

 9- 1946-1952, Years of Trial and Hope -Memoirs by Harry S. TRUMAN-Volume II-Marshal Plan, Berlin Airlift, NATO, Korean War

10- Teşkilat-ı Mahsusa’nın Ukrayna Jesti- Enver GÜNEY, T24 Pazar Yazıları, 25 Mayıs 2025.

11- Suriye’de yakın dönemde yaşananlar: 1 Mart Tezkeresi’nin gelişmelere etkisi ve sonrası-Enver GÜNEY, T24 Pazar Yazıları,03.11.2024

___________________________________________________________________________________________________*Evanjelistler:

Evanjelizm, genel anlamıyla İncil hakkında vaaz vermek anlamına gelir. İsa üzerine yoğunlaşan bu vaazların amacı Hristiyan olmayanları bu dine davet etmek olarak yorumlanır. Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın en büyük evanjelist nüfusuna sahiptir. Amerikalı Evanjelistler, ülke nüfusunun dörtte birini ve tek en büyük dini grubunu oluştururlar. Özgür iradenin “Tanrı” tarafından çizilen kaderin dışına çıkamayacağını öngören Evanjelistler, bu kaderi hızlandırmak için Hristiyanların ellerinden geleni yapması gerektiğini savunurlar ve Armageddon’la, “iyi” ile “kötü” arasındaki o büyük savaşla gelecek olan kıyameti ve Mesih’i hızlandırmak için ellerinden geleni yapmaya çalışırlar.

İşin ilginç tarafı Evanjelistler, seçilmiş insanlar olduklarına inandıkları Yahudilerin, kıyamet koşulu olarak desteklenmesi gerektiğini düşünürler.

** İncil’in Isaiah Bölümü 45’in Cyrus’le ilgili ifadeleri:

  1. RAB meshettiği (peygamberlik seviyesinde kutsadığı) kişiye, sağ elinden tuttuğu Cyrus’a diyor ki: “Ulusları onun önünde yere sereceğim,Kralların silahlarını çözeceğim, kapılar onun önünde açılacak, hiçbir kapı kapalı kalmayacak.
  2. Önünden gidip dağları düzleyeceğim; tunç kapıları kıracak, demir sürgüleri keseceğim.
  3. 3. Sana gizli hazineleri,saklı zenginlikleri vereceğim; Öyle ki, seni adıyla çağıran,İsrail’in Tanrısı RAB olduğumu bilesin…
  4. Cyrus’u doğrulukla ben ayağa kaldırdım. Bütün yollarını düzelteceğim. Kentimi o yeniden kuracak, sürgünlerimi o serbest bırakacak. Karşılık ya da ödül beklemeden, istemeden.

İlgili İçerikler