Emine Boyner’le ikinci sohbetimiz bu. “Neden ikinci kez?” derseniz, onda karşılaştığım iyiliğin ve inceliğin daha çok insanla buluşmasını istiyorum. Onu çok yakından tanıdığımı söyleyemem; ancak sohbetlerindeki nezaket ve bitkilerle kurduğu ilişki beni etkiledi. Kadın, anne, kız çocuk ve sanatçı olarak hayata gösterdiği özen, yaptığı her işe yansıyor.
Boyner, üretirken de öğrenirken de işin etik boyutundan ayrılmıyor. Bitkileri kullanılacak birer malzeme olarak değil; dost ve öğretmen olarak görüyor. Onlarla konuşuyor. Bize de “Neden konuşmuyorsunuz; belki aradığınız cevaplar oradadır,” diyor. Ayvalık’taki Atölye Patika’da bitki harmanları hazırlıyor; seramik ve resim üretiyor. Bilgisini erişilmez kılmıyor. Hazırladığı ürünlerin çoğunun evde de yapılabileceğini söyleyerek bildiği yolu başkalarına gösteriyor.
Kronik Kitap’tan yayımlanan Yer ile Bir Otacının El Kitabı, tarifler sunmanın ötesinde insanın yaşadığı yerle kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Bu sefer, bir yere ait olmakla ona sahip olmak arasındaki farktan sömürgeciliğe, Filistin’de zeytin ağaçlarının tahrip edilmesinden şifanın ticarileşmesine, şehirde doğayla ilişki kurmaktan yapay zekânın yeryüzüyle bağına uzanan pek çok konuyu konuştuk.
Çizim: Emine Boyner
- Kitabını çok severek okudum. Bu kez ilk söyleşimizden farklı konuları ele alalım istiyorum. Önce kitabın ana hattından başlayalım: “Yer ile bir olmak” ne demek?
“Yer ile bir olmak”, yaşadığın yer her neresiyse onunla iç içe olduğunu fark etmek demek. O yerin havasının, suyunun, aydınlık ve karanlık döngüsünün, mevsim geçişlerinin, kimyasının ve ruhunun bir parçası olduğunu bilmek... Yaşadığın yerin canlı ve hisli bir organizma olduğunu, onunla sürekli ilişki içinde bulunduğunu bilerek, aklın erdiğince ve başarabildiğin ölçüde onunla ahenk içinde yaşamaya çalışmak, buna uygun alışkanlıklar edinmek ve ona özen göstermek... İşin aslı, yalnızca yaşadığımız için zaten ilişki içinde olduğumuz tüm canlıları ve tüm yerleri, canlı ağlarıyla birlikte birer “şey” değil, birer “kimse” olarak görmek... Onları eşimiz, dostumuz; bizi var eden, besleyen ve büyüten varlıklar olarak kabul etmek...
- Peki bir yere ait olmakla o yere sahip olmak arasında nasıl bir fark var?
Ebru, yeryüzüyle ve bütün canlı ağıyla ahenkli ilişkiler kurmuş halkların, yani yerlilerin dilinde ortak bir düşünce var: Toprağın ta kendisi olmak... Yaşadığın yeri kendin gibi görmek, iç içe olduğun bütün canlıları eşin, dostun ve akraban olarak kabul etmek... Bu bakış, yaşanılan yerle ve coğrafyayla daha adil, daha uyumlu bir ilişki kurulmasını sağlıyor. “Yer ile bir” yaşayan halkların bulunduğu coğrafyalarda biyoçeşitlilik çok yüksek. Üstelik bu zenginlik, o halkların eylemleriyle birlikte şekilleniyor. Sömürgeci anlayışın ortak dili ise bir yeri, o yerin canı pahasına, bir din, dil veya etnik kimlik üzerinden kendine hak görmek; oraya hükmetmek ve onu edinilmiş bir nesne olarak görmek. Nitekim bu nesne olarak görme hali, sömürgeci anlayışın hem insana hem de diğer canlı türlerine karşı üslubu, zulmü apaçık ortada tarihten günümüze.
- Net anlamak için soruyorum. Sömürgecilik ve sömürgeci anlayış derken tam olarak neyi kast ediyorsun?
Sömürgecilik, hem geçmişte hem de bugün yalnızca toprağa sahip olmakla yetinmiyor. O toprağa sahip olmak için yerel yaşamı ve halkı yok sayıyor, zayıflatıyor ve ona hükmetmeye çalışıyor. Bir halkı zayıflatmanın en etkili yollarından biri de onun kendi yeriyle yurduyla kurduğu ilişkiyi köreltmek. Sömürgecilik süreçlerine baktığımızda hep benzer bir yol izlendiğini görüyoruz. Kadim tarım ve gıda üretim yöntemleri, yaşanılan yerle ilişki içinde gelişen yerel zanaatlar, doğal şifa bilgisi ve hayvancılık gibi coğrafyayla halk arasındaki bağı canlı ve güçlü tutan her süreç, sömürgeci anlayışa ters düşüyor. Bu nedenle sömürgecilik yalnızca insanı değil, insanın ilişki içinde olduğu coğrafyayı ve bu ilişkinin kendisini de gasp ediyor.

- Bu anlayış bugün karşımıza nasıl çıkıyor?
Bugün karşımıza bazen ülkelerin yerin altını üstüne getiren madencilik faaliyetleriyle, bazen de gıda ve sağlık sektörlerinin uygulamalarıyla çıkıyor.
- Sömürgeciliğin toprakla kurulan ilişkiyi de hedef aldığını söylüyorsun. Aklıma hemen Filistin geliyor: Orada yalnızca insanlar değil, doğa da hedef alınıyor; zeytin ağaçları sökülüyor, yakılıyor. Bu, sence yalnızca çevresel bir kayıp mı?
Hedef alınan yalnızca “çevre” değil, ki “çevre” dediğimiz insandan ayrı bir kavram da değil zaten. Nasıl insanı doğduğu, büyüdüğü memleketten, ailesinden ayrı tek bir birey olarak tanımlamak mümkün değilse, toplulukları coğrafyalarından, yedikleri, içtikleri, soludukları, bir arada evrildikleri, örneğin zeytin ağaçlarından ayrı tanımlamak mümkün değil.
- Peki, zeytin ağaçlarını bu kadar özel kılan ne?
Filistin’de olduğu gibi, zeytin ağaçları gerçekten ait oldukları coğrafyalarda (konvansiyonel hibrid zeytin tarımından bahsetmiyorum) çoğunlukla yüzlerce, binlerce yıldır oradalar ve insanla muhteşem bir ilişkileri var. Zeytin ağaçlarının bulundukları bölgeler “tarım” deyince akla gelen hizalı, tekdüze tarım alanları değil, canlı orman diyebileceğimiz ve türlü canlılara yaşam alanı sunan ekosistemler. Aslında insanın yer ile bir, yaşadığı yer ile ahenkli ilişki içinde gıda üretebildiği, coğrafyayla el ele, canlı ağıyla dostluk içinde kendi kendine yetebildiği, elimizde az sayıda canlı kalan kadim bir ilişki zeytin ağacıyla olan. Nesillerce ebeveynlik ettikleri, besledikleri, büyüttükleri halklarla canlı bağları var. Zeytin ağacının yanında olan halkların sırtı yere gelmez, gelmiyor da. Bu yüzden belki de sömürgeci anlayışın en çok hedef aldığı bitki ilişkilerimizden biri zeytin ağacıyla olan.
Çizim: Emine Boyner
- Ülkemizde durum nasıl?
Ülkemizde, anavatanı Anadolu olan yüze yakın yerli zeytin ağacı çeşidi bulunuyor. Onların kurduğu ekosistemler müthiş bir biyoçeşitliliğe ve yer ile bir evrilmiş bir belleğe ev sahipliği yapıyor. Ülkemizdeki zeytin ağaçları da aynı kültürel ve ekolojik eşsizlikte bir değer taşıyor; bizleri yerin altını üstüne getirmek isteyen sömürü sistemine karşı koruyor. Bizlerin de yerimiz yurdumuz ve coğrafi ebeveynlerimiz olan bu ağaçlara kol kanat germenin yaşamsal bir mesele olduğuna inanıyorum.
- 'Ağaçlar sessiz öğretmenlerimiz' diyorsun…
Ebru, kitapta da anlattığım gibi ağaçlar yeryüzünde yaşamın ilk şarkısını başlatan, toprağı tutan, havayı temizleyen, yeraltına kök salan kadim varlıklar. Bugün yaşama dair ne varsa onun öncüleri; bizlerin ve beraberinde can bulan tüm memeli canlıların, kuşların, böceklerin
var olabilmemizi mümkün kılan büyüklerimiz. Ağaçlar yeryüzünde ve yeraltında bir bilgi aktarım ve paylaşım ağı. İletişim ve ahenk içerisinde yaşarlar. Wood Wide Web
"Ormanlararası Ağ" olarak bilinen bu sistem; mantar miselyumları aracılığıyla ağaçların birbirlerine mesaj, besin ve uyarı ilettiğinin kanıtı. Bir ağaç tehdit altındaysa, örneğin “zararlı” böcekler tarafından saldırıya uğruyorsa kardeş ağaçlarını uyarır; bazı kimyasal sinyallerle onların da savunma mekanizmalarını devreye sokmalarını sağlar.

- Şifa konusuna geçersek resmen günümüzde bir tüketim nesnesi haline geldi. Otacılık bu kapitalist düzende gerçek amacına uygun olarak nasıl korunabilir ve yaşatılabilir?
Her konuda olduğu gibi otacılık da bu düzenin hâkim üslubundan nasibini alıyor elbette. Bunun en iyi ilacı, üründen çok bitkilerle kurduğumuz ilişkiyi gözetmek bence. Bitkileri birer girişim aracı ya da yalnızca kullanılan birer malzeme ve nesne olarak değil; dost, öğretmen, birey ve ait oldukları toplulukların kıymetli birer parçası olarak görmek gerektiğine inanıyorum. Onlara eşimize dostumuza davranmak isteyeceğimiz gibi davranmalıyız. İnsanlığın varoluşundan beri bizi besleyen, bize nefes veren, barınmamızı sağlayan, bizi giydiren ve şifalandıran canlılar olduklarının farkındalığıyla üretmeliyiz. Bir de ben “demini almak” tabirini çok severim.
- “Demini almak” ne güzel bir tanımlama…
Kesinlikle. İnsanların henüz sindirmeden, öğrendiklerini kendi içinde bir kıvama getirmeden dışarıya aktarmaya çok hızlı geçtiği ilginç bir dönemdeyiz. Bitkileri öğrenmek, onları dinlemek ve onlarla zaman geçirmek gerektiğine inanıyorum. Acelesiz, gerçekten ilişkiyi öne çıkaran bir üslubun elimizden çıkan harmanlarda da kendini göstereceğine eminim. Otacılık bir ürün ya da marka değil; yemek yapmak kadar doğal, gündelik yaşamın içinde capcanlı var olması gereken bir sanat ve zanaat. Belki de onu kimsenin görmediği, yaşamın mütevazı anlarına kattıkça doğallığını birlikte hatırlayacağız.
- Merak ediyorum; kadim bilgiden yararlanmakla onu bağlamından koparıp pazarlamak arasındaki sınır nerede?
Bence bu sınır, gündelik hayatın mütevazı, içedönük ve kimsenin ele geçiremeyeceği anlarında saklı. Kadim bilgi dediğimiz şey aslında yaşamın çok içinde ve derin bir tevazuya sahip. Biz onu büyütüp belirli kişileri tahtlara yerleştirdiğimizde, doğa ilimleriyle aramıza bir set çekmiş oluyoruz. Araştırmanın, okumanın, kendimizi ve yaşadığımız yeri anlamanın, bulunduğumuz yerle ilişki kurmanın ve zanaatla uğraşmanın bu iki farklı yaklaşımı ayırt etme kabiliyetimizi artıracağına inanıyorum.
- Doğayla ilişki kurmak, yalnızca vakti olanların ayrıcalığı mı?
Doğa her yerde ve insan bedeni de doğanın bir parçası. Dolayısıyla bedeni olan, nefes alan, yemek yiyen ve su içen her birey doğadadır, doğayla ilişki içindedir. Bu ilişki özel bir kesimin ya da belirli kişilerin ayrıcalığı değil. Ana rahmine düştüğümüz andan itibaren her birimizin doğal hali ve hakkı. Üstelik çok şanslıyız; çünkü kurmamız gereken değil, yalnızca hatırlamamız gereken bir ilişki var. Nefes aldığımız her an bitkilerin bize sunduğu havayı soluyoruz. Betonarme şehirde musluktan akan su, gezegende en başından beri var olan ve bütün yaşam ağıyla ilişki içinde bulunduğumuzu hatırlatan bir ebeveyn. Giydiklerimiz eninde sonunda doğadan geliyor. Bilgisayarları oluşturan maddeler yeryüzündeki kristallerden geliyor. Doğadan kaçacak yerimiz yok, şükürler olsun.

- Şehir hayatında, beton yığınları arasında bu ilişkiyi nasıl fark edeceğiz?
Bitkilerle tanıştıkça onların sihirli kollarıyla ne kadar kuşatıldığımızı hatırlıyoruz. Şehrin göbeği diyebileceğimiz bir yerde, baharda taşın içinden bir gelincik açıveriyor. Karahindibalar betonun içinden şevkle çıkarak tohumlarını saçıyor. Yalnızca yaşamakla kalmıyor, kökleriyle betonu diğer türler için daha yaşanabilir hale getiriyorlar. Duvar fesleğenleri, betonarme duvarları sessiz sedasız topraklaştırıyor. Bitkiler şehirde nasıl hâlâ “yabanıl” kalabiliyorlarsa bizler de onlardan ilham alarak içimizdeki yabanıl, yerli yerinde olan tarafı canlandırabiliriz. Ayrıca İstanbul; dev ıhlamur, çınar ve porsuk ağaçlarıyla dolu, bütün betonlaşmaya rağmen yeşil sihrini koruyan bir coğrafya. Bulunduğumuz yeri görmezden gelmezsek aslında oranın ve bizim ne kadar canlı olduğumuzu fark edebiliriz. Yaşadığımız yerden öğrenebileceğimiz çok şey var. Ben her gün, her neredeysem bulunduğum yerden hayretle ve hayranlıkla öğreniyorum.
- Bireysel pratikler, şirketlerin ve devletlerin yarattığı ekolojik yıkım karşısında neyi değiştirebilir?
Gündelik yaşamın mütevazı ama bir o kadar da güçlü bir yaratım alanı olduğuna inanıyorum. Bireysel eylemlerimizin etkileri, gözümüzle görebildiğimizin çok ötesine uzanıyor. Rupert Sheldrake de tartışmalı morfik alanlar hipoteziyle benzer bir etki alanının varlığını savunuyor. Kimsenin görmediği, belki de kıymet vermediği anlarda ve alanlarda gerçekleştirdiğimiz eylemler, hayal ettiğimiz gerçekliği ilmek ilmek dokuyor ve bir diğerini etkiliyor. Etki alanımızın varsaydığımızın çok ötesinde olduğuna inanıyorum.
- Ya bireysel çabalar hiçbir şeyi değiştirmiyorsa?
Diyelim ki değiştirmiyor, o zaman yapacak hiçbir şey yok; kaçınılmaz bir yıkımın içindeyiz, bittik gittik. O zaman bile en azından kendi yaşamımızı ve dokunabildiğimiz canlıların yaşamlarını yeşertmek yeterli bence. Bu da çok güçlü bir dönüşüm. Yalnızca biyolojik açıdan baktığımızda bile iç içe geçmiş ekosistemleriz. Bir eylemin, duygunun ya da iyileşen ilişkinin bir diğerini etkilememesi mümkün değil. Yaşadığımız coğrafyalarla gıda, şifa ve zanaat üzerinden kurduğumuz ilişkileri, o coğrafyaya duyduğumuz aidiyeti koruduğumuzda hep birlikte birbirimizi, bize güçlü olduklarını düşündüren yapılara karşı koruyabileceğimize inanıyorum. Bir coğrafya, insanıyla birlikte iyi dokunmuş bir kumaş gibi sağlam olduğunda kolay kolay yırtılmıyor.
Çizim: Emine Boyner
- Yapay zekâ ve dijital teknolojilerin doğadan kopuk olduğunu düşünmek yanıltıcı mı?
Yapay zekâ da yeryüzüyle ahenk içinde evrilme becerisinden yoksun diğer teknolojiler de yeryüzüne bağlı. Fakat üretim süreçleri çoğu zaman biyoçeşitliliğe, suya ve canlı ağına saygı duyulmadan gerçekleşiyor. Yapay olan bile yeryüzüne muhtaç. Buna rağmen yeryüzüyle ayrı telden çalıyor. Bunun toplumsal ve ekolojik sonuçlarını görmeye başladığımızı düşünüyorum. İlişki kurmayı süreçten çıkaran her yapay sistem, aynı sömürgeci üslubun yansımasına dönüşüyor. Bilgiye ulaşma biçimimiz de ilişkisiz ve temassız hâle geldikçe, canlı bağların içinde bile yokluk ve kopukluk yaşamaya kendimizi mecbur bırakıyoruz.
- Modern tıpla bu bilgeliği birleştirmenin bir yolu yok mu?
Yolu var aslında, o da yeniden hatırlamak, hem yeryüzüyle, şifa olan pek çok bitki ve mineral türüyle ilişki içinde olmak ve insan bedeninin de gözle görünenin ötesinde, toprak gibi kaydeden, hatırlayan, hisseden bir canlı varlık-coğrafya olduğunu hatırlamak. İnsan bedenini bir bütün olarak görmek ve iç içe örülü olduğu ekosistemiyle tanımak aslında. Bedeni de bir coğrafyayı dinler gibi dinlemek, sesini kısmadan, saygı ve özenle…
- “Kocakarı bilgeliği” tarih boyunca neden değersizleştirildi?
Çok güçlü olduğundan değersizmiş gibi gösterildi sanırım. İnsanların yeryüzüyle ilişki içinde olmaları, güçlü topluluklar oluşturmaları, tüm canlı ağıyla el ele kol kola bir yaşam sürmeleri, çocuklarına, yaşlılara, kadınlara değer vermeleri, daha hükmetmesi zor yapılar oluşturuyor. Hükmederek, sömürerek beslenen yapay sistemlerin işine gelmiyor olsa gerek ki bu bilgiler ve bilgilerin taşıyıcıları tarihten bugüne hep ayrık otları gibi ayıklanmış. Ama ben yine de hatırlatmak isterim, ayrık otları veya ayıklanan yabanıl otlar, çok istikrarlı ve ısrarcı bir şekilde, tüm yaşam coşkularıyla yeniden ve yeniden biterler yolundukları yerde.

- Kitapta şahane tariflerin var. Hepsi ulaşılabilir ve evde yapılabilecek tarifler. Hatta çoğunu uyguluyorum. Bu tarifler nasıl oluştu? Ne kadarı sana aktarıldı, ne kadarı kendi deneyimlerinden çıktı?
Çok teşekkür ederim. Kitapta özellikle gündelik hayata kolayca katılabilecek, evde otacılık zanaatını ulaşılır kılan tarifler paylaşmak istedim. Bunlar senelerdir kendi atölyemde ve mutfağımda harmanladığım, gündelik hayatımın parçası olan çaylar, şuruplar ve sirkencübinler. Hem hocalarımdan öğrendiklerimle hem de kendi damak tadım, ihtiyaçlarım ve yanı başımdaki bitkilerin varlığıyla oluşuveren harmanlar bunlar.
- Tariflerin lezzeti ve güzelliği de şifanın bir parçası mı?
Hocam Rosemary Gladstar “Güzellik şifanın parçasıdır.” der. Harmanlarımızı yaparken yalnızca bedenin ihtiyaçlarını değil, ağız tadımızı da gözetmemiz gerekir. Hatta harmanın görsel güzelliği bile belki şifaya dahil. Ben de harmanlar hazırlarken, sevdiklerimle ve ailemle çaylar, şuruplar ya da baharatlar paylaşırken bunların lezzetine ve güzelliğine önem veriyorum. Çocukken ilaç, kokusu ve tadı kötü bir şey olarak yer etti aklımda. Oysa şifa çok lezzetli, insanın içini sıcacık yapan bir çay; mis kokulu bir sabun ya da yağ harmanı olabiliyor. Üstelik herkesin yaratıcı ifadesiyle şekillenip her mutfakta harmanlanabiliyor.
Emine Boyner’den kış iksiri: Dört Hırsız Harmanı
Yukarıdaki bitkilerden aşağı yukarı eşit miktarlarda sert dallarından ayıklayarak cam bir kavanozun içerisine yerleştirin. Karanfili, doğranmış sarımsak ve zencefili de ekleyin. Ardından tüm bitkileri kaplayacak kadar elma sirkesi ekleyin. Sirkenin kapak içerisindeki metali aşındırmaması için araya iki kat yağlı kâğıt koyarak kavanozu kapatın. Harmanı sıcak bir yerde (soba, kalorifer veya ocak yakınında) dört hafta kadar bekletin. Bekleme süresi tamamlandıktan sonra süzün. İçerisine sirke harmanınızın yarısı miktarında bal ekleyin. Buzdolabında bekletin. Bu harman uygun koşullarda saklandığında buzdolabında üç-altı ay korunabiliyor. |
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|



