Aybars Yanık: Ayrım yapmayan ve bir “öteki”si olmayan hiçbir siyasi tasarı yoktur

Aybars Yanık: Ayrım yapmayan ve bir “öteki”si olmayan hiçbir siyasi tasarı yoktur

"Zalimin zulmü varsa, mazlumların da kahramanları var. Fakat bu kahramanlar, yarının zalimleri olabiliyor. Bu da içinden çıkılması zor bir döngü. Benim temelde dert ettiğim şey bu. Hızla yer değiştirebilirler ve toplumsal olarak çok bir şey ifade etmeyen kategoriler"

Aybars Yanık: Ayrım yapmayan ve bir “öteki”si olmayan hiçbir siyasi tasarı yoktur
Aybars Yanık ve yeni kitabı 'Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset'

Aybars Yanık, İletişim Yayınları’ndan çıkan Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset kitabında popülizmi yalnızca liderler, partiler ve seçimler üzerinden değil; popüler kültürün kahramanları, anti-kahramanları ve sembolleri üzerinden inceliyor. Joker’dan Punisher’a, Batman’e kadar uzanan örneklerle, toplumdaki adalet talebinin hangi koşullarda hukuk dışına çıkan figürlerle buluşabildiğini araştırıyor. “Ya onlar ya biz” ayrımının nasıl kurulduğunu, güçlü lider arzusunu besleyen toplumsal koşulları ve adalet talebinin intikam vaadiyle kesiştiği noktayı tartışmaya açıyor.

Aybars Yanık’la popülizmin neden giderek bir suçlama sözcüğüne dönüştüğünü, hukuka duyulan güven aşındığında anti-kahramanların neden cazip hale geldiğini ve bugünün dünyasında “mazlumun elinde” ne kaldığını konuştuk.

- Popülizm bugün neredeyse sevmediğimiz her siyasetçiyi, hareketi ya da politikayı tanımlamak için kullanılıyor. Kavram bu kadar genişlediğinde siyasal bir suçlamaya mı dönüşüyor?

Suçlayıcı veya pejoratif bir etiket olmasıyla genişlemesi arasında bir ilişki var mı, emin değilim. Fakat hem genişlemesi hem de pejoratifleşmesi ayrı ayrı ele alınabilecek sorunlar. Kavramın kökenine indiğinizde ve çağrışımlarını düşündüğünüzde, kitle hareketlerini, kitlesel eğilimleri ve mobilizasyonu problemleştiren bir boyut görüyorsunuz. Demokrasinin kökenine ilişkin sorunlu bir teşhis konuluyor: Halk doğrusunu bilmez; idare edilmesi ve dizginlenmesi gerekir gibi…

- Peki bu tanımlama nasıl bir sorun yaratıyor?

Her türlü sağ ve faşist hareketi “popülist” diye tanımlamaya başladığınızda, sorunun sağ siyasetten ve faşizmden ziyade, her örnekte çözülüp yeniden tanımlanan “popülizm” kavramında olduğunu öne sürmüş oluyorsunuz. Bu da hem akademik hem analitik bakımdan sorunlu. Kavram her yeni örnekte yeni bir özellikle donatılıyorsa ya kavramda ya da kavrama yaklaşımımızda bir sorun var demektir.

- Trump, Bolsonaro ve Orbán gibi liderlerin yükselişleri çoğunlukla kişilikleri, söylemleri ve yönetim tarzları üzerinden açıklanıyor. Merak ettiğim konu ise liderleri bu kadar yakından izlerken onları mümkün hale getiren toplumsal koşulları gözden mi  kaçırıyoruz?

Kesinlikle öyle. Trump, Bolsonaro, Orbán gibi birbirinden bambaşka tarihsel arka planı olan ve bambaşka siyasi kişilikleri olan liderlerin birbiriyle aynı, tıpatıp özelliklerini bulabilirsiniz. Bunu bulduğumuzda hediye almış bir çocuk gibi sevinip bir şey keşfettiğinizi düşünebilirsiniz. Ama bir başkası çıkar, tümüyle birbirini dışlayan özelliklerini sıralar. O zaman pek de doğru bir yol izlenmiyor demektir. Bu yüzden onları mümkün kılan koşulları çözümlemeye “öncelik vermek” bana daha manalı geliyor.

Anonymous'un Beyaz Saray paylaşımına yanıtı

- Güçlü lidere duyulan ihtiyaç hangi toplumsal eksikliklerden doğuyor?

Bence bu güç asimetrisiyle ilgili bir durum. Hep birlikte zıplasalar dünyanın eksenini bir ölçüde yerinden oynatabilecek genişçe bir kesimin kendi örgütlülük düzeyinin neredeyse bütün coğrafyalarla gerilemesi ve bilinçli biçimde geriletilmesinin sonucu diye düşünüyorum.

- Anlamakta zorlandığım bir noktayı sormak istiyorum. Pek çoğumuz zaman zaman adalet mekanizmalarının işlemediğini, tıkandığını düşünüyoruz. Peki neden suçlu olan antikahramanları ya da antidemokratik liderleri anlaşılır, haklı, hatta gerekli bulabiliyoruz?

Şöyle izah etmek isterim: Adaletin tam anlamıyla tesis edildiği bir durum yoktur. Tarihte hiçbir zaman olmamıştır. Muhtemelen bundan sonra da olmayacaktır. Fakat sürekli kaotik bir düzensizlik içinde yaşamamak ve yaşamın rutinini deneyimlemek için birtakım asgari müşterekler varmış ufkuyla hareket etmek durumunda oluruz. Bu, sadece yaşamın maddi sürdürülebilirliği açısından değil, zihinsel ve entelektüel bakımdan da gereklidir; başka türlü hayatlarımızı sürdüremeyiz.

- İnanç aşındığında ne oluyor?

Şimdi bu varmış gibi yapma tutumu, örneğin “namuslu, şerefli bürokratlar da varmış” gibi düşünmemizi sağlayan gelişmeler karşısında hissettiklerimizi göz önünde bulundurursak, işte bu aşınmaya başlarsa, o zaman kimsenin kurallara uymadığı yerde, “Ben neden bunlara riayet ederek kendimi bir şeylerden mahrum bırakayım?” düşüncesi doğuverir. O zaman gayrimeşru yollar, adaletin kenarından dolanarak iş görme “normalleşir”. O zaman “Hukuktan put yapmış yiyorlar” anlayışı gelişir. Böylesi bir momentte kendimiz adaleti hukuk dışı normlarla tesise girişmesek bile, girişenlere karşı onları gayrimeşru diye tanımlayacak bir meylimiz olmaz. Antikahraman bu boşluğa yerleşir. Düzene karşı hukuksuz ve normları altüst eden güçlere karşı mesafelenme bir yana, onlara bir sempati de hissedilmeye başlayabilir.

"Zenginleri Öldür - Yeni Bir Hareket mi?", 'Joker' filminden bir sahne (2019)

- Kitaptaki araştırmalardan birinde toplumun yüzde 45’i, ülkenin sorunlarını çözmek için gerektiğinde kuralların çiğnenebileceğini kabul ediyor. İnsanlar adaleti sağlamak için hukukun aşılmasını istiyorsa demokrasi ve hukuk sistemimizle ilgili büyük bir sorun yok mu?

Çok spekülatif ve provokatif olmak istemem, malum. Fakat şunu söylemeden de edemiyorum: Dünyanın pek çok ülkesinde, birbirinden apayrı ideolojik saiklerle hükümetler ve liderler kendilerinin değil, halkın uymasını bekledikleri anayasalar yapıyorlar, anayasal düzenlemelere girişiyorlar. Faaliyet yürüttüğü ülkenin hukuki kurallarına tabi olmama muafiyeti olan şirketler var. Hukuk devleti, hukuki düzen, bir norm olma vasfını yitirmek üzere. Daha fazla bir şey söylemek istemiyorum.

- Hukukun suçluyu koruduğuna ilişkin kanaat yaygınlaştığında, kendi cezasını kendisi veren kişi neden suçlu değil de kahraman gibi görülebiliyor?

Hukukun suçluyu koruduğuna dair kanaatin yaygınlaşması, hukukun en temel ilkesinde, yani “kanun önünde herkesin eşit olduğu düşüncesinde” esaslı bir bozulmaya işaret eder. Bu bozulma gündelik hayatta tezahür ettikçe ve kulaktan kulağa yayıldıkça, bu sefer güçlü olanın suçlu olanı tanımladığı bir düzenin/sistemin/rejimin varlığı kendini saklayamaz. O zaman bırakın eleştirilmeyi ve suçlu addedilmeyi, kanunun etrafından dolanarak, normu ve kaideyi ayakları altına alıp çiğneyerek hareket eden insanlar “güçlü” ve “muktedir” görülmeye başlanır, ki bir de “mazlumların sesi” olabilirse, düzene meydan okuyan bir figür olarak eller üstünde gezdirilir.

- Kitapta en sevdiğim bölümlerden biri de kavramları filmlerden örneklerle açıklamanız oldu. Joker, Punisher, Batman ve Guy Fawkes gibi film kahramanları hem iktidar yanlılarının hem de muhaliflerin sembolü iken bu karakterlerin gerçek siyasi anlamını kim belirliyor?

Çok güzel ama yanıtlaması bir o kadar da zor bir soru, çünkü doğrudan popüler kültürün işleyişine denk düşüyor. Bu yapımların siyasi anlamını evvela yapımcıları belirler, fakat nasıl algılanacağını, görüleceğini garanti edemezler. Çünkü anlam, bağlam olmadan kendini gösterebilen bir şey değil. Punisher, bir bakarsınız ABD sağının sembol figürü olabilir, bir bakarsınız muhalif kamuoyunun benimseyebileceği bir figür de olabilir. Demek ki belirli momentlerle farklı biçimde işleyebilen çok farklı eklemlenmelerin bir ürünü söz konusu. Bu da bize popüler kültürün neden kaygan ve konuşulması zor bir zemin olduğunu söylüyor. Fakat bu bahsettiğiniz figür ve semboller için şunu da söylemek lazım: Bunlar, bugün, toplumsal meselelerin ufak tefek değişimler ve onarımlarla değil, ancak esaslı ve köklü dönüşümlerle çözülebileceğini öne süren, müesses düzenin karşısında konumlanma iddiası olan politik tasarıların temellük edebileceği unsurlara sahip figür ve semboller. O nedenle gündemleşebiliyorlar ve konuşuluyorlar. Şimdiden, bugünden duyulan bir memnuniyetsizliğe, rahatsızlığa hitap ediyorlar ve buna yönelik bir anlatı kuruyorlar. İçerikten çok biçime bakmak lazım bazen. Guy Fawkes, bugün progressive denebilecek kesimlerin bir sembolü, fakat kendisi parlamento karşıtı bir reaksiyonerdir.

"Joker" filminden bir sahne (2019)

- Sedat Peker’in kişisel intikam hikâyesi nasıl oldu da farklı kesimlerin adalet talebiyle birleşebildi? Bir suç örgütü liderinin Köroğlu’na, Robin Hood’a ya da “garibanların dostu”na dönüşmesinde hangi toplumsal ihtiyaç etkili oldu?

Peker, kendi hikâyesinin ötesinde bir toplumsal hikâye olarak işleyebildiği için bir radikal olumsuzlama kaynağına dönüşebildi. Bunun kendisiyle ilgili olduğu kadar, asıl kendisinin ötesinde nedenleri var elbette. O dönemin toplumsal bağlamını göz önünde bulundurmak gerekiyor. Peker, “asıl” suçluların halkın kahir ekseriyetinden daha iyi yaşadığını ve elini kolunu sallayarak dışarıda gezebildiğini söyleyerek ortakduyunun en kritik unsurlarından birini onaylamış oldu (müesses düzene işaret etti) ve düzenin çürümüşlüğünü bir insider olarak hiç olmadığı kadar açık biçimde ifşa etti. Toplum hiç ihtimal vermeyeceği şeyler duymadı, pek çoğunu toplumsal deneyimden duyuyor, biliyordu, ama bu esas çürümüşlükle kendi özeleştirisini de ortaya koyarak hesaplaşacağını vaat eden biri her türlü olumsuzlamanın mıknatısı oldu.

- Haluk Levent’in davasındaki gibi bir kişinin suçlu geçmişini bilmek, ona duyulan hayranlığı neden her zaman ortadan kaldırmıyor?

O da aynı olmasa da benzer toplumsal ilişki mantıklarının sonucu. Suçlu olmanın, suçlu görülmenin her an mümkün olabildiği şartlarda insanların “suç”a karşı toleransı yükselebilir. Dolandırıcılık, yolsuzluk, rüşvet zaten memleketimizde çok da sorun edilen şeyler değil. Utanılası suçlar sınıfında değiller. “Çalıyor, ama icraat yapıyor” lafını düşünün. Elbette onaylanmasa da tolerans gösterilebilir icraatlar bunlar. Dolayısıyla başka bir toplumsal durumda, bağlamda farklı bir işlev yüklenirse, örneğin kamuoyunun vicdanını yaralayan bir olayda mazlumların, ezilenlerin yanında yer alırsa, bir haksızlığı giderecek vasıta olabilirse, o eski “suçları” tolere edilebilir, görmezden gelinebilir olabiliyor. Bugünün “sürat” toplumunda her şey çok çabuk unutulabilir, bağışlanabilir, tekrar sempati duyulabilir hale gelebilir. Bu da çok normal. Zamanın ruhuna uygun bir döngü.

- İktidarlar toplumu “biz ve onlar” diye böldüğünde bunu otoriterlik olarak görüyoruz; muhalif hareketler yüzde 99’u yüzde 1’in karşısına koyduğunda ise dönüştürücü bir siyaset olarak değerlendirebiliyoruz. Bu iki çatışma biçimini birbirinden ayıran ölçüt nedir?

Ben bu ayrımlarda bir sorun görmüyorum. Yüzde 99’a karşı yüzde 1 de bir “biz/onlar” ayrımıdır. Ayrım yapmayan ve bir “öteki”si olmayan hiçbir siyasi tasarı yoktur. Varsa da bunun hiçbir politik manası yoktur. Biraz karikatürize etmek pahasına, “kanarya sevenler derneği” deriz ya, orada bile bir ayrım vardır, hayvanları sevseler bile kanaryalara fazladan sempati beslemeyenler dışarıda bırakılmış olur. “Biz hiçbir ayrım yapmayacağız, herkesi kucaklayacağız” iddiası dahi kendisini “ayrım yapan” partilerden ayrıştırmak maksadıyla bir fark koymuş olur.

- Esas mesele nedir?

Esas olan, ayrımın oluşumu ve “öteki”nin nasıl konumlandırıldığıdır. Bir iç savaş konsepti benimseyerek yurttaşların az veya çok bir bölümünü ortadan kaldırmayı vaat etmek antidemokratik olmak bir yana, en temel insani zemini ortadan kaldırmak demektir. Böyle bir dünya görüşüne karşı siz de kendinizi kurarken onları ötekileştirirsiniz, fakat onların yaptığını yaparak değil; farklı biçimlerde, onların varlığını tanıyarak, ama dışlayarak, çeşitli dışlama ve mücadele eksenleri kurarak bunu yaparsınız. O noktada demokratik bir akılla hareket edersiniz. Sorun, örneğin sol siyasetler için, dışlama biçimlerini eleştirmekle yetinmek, kendi dışlama tarz ve üslubunu kuramamaktır. Siyasal alanda herkesi içine alan bir cennet yoktur. Varsa, orada siyaset yoktur.

- Son olarak, “Zalimin zulmü varsa…” Bugünün dünyasında mazlumun elinde ne var?

Zalimin zulmü varsa, mazlumların da kahramanları var. Fakat bu kahramanlar, yarının zalimleri olabiliyor. Bu da içinden çıkılması zor bir döngü. Benim temelde dert ettiğim şey bu. Bugünün dünyasında kahramanlara sığınmayalım demek de çok kolay ve anlamlı değil, farkındayım. “Zalim” ve “mazlum” siyasal alanda çok zorlama ve gevşek kategoriler, bunun da farkındayım. Hızla yer değiştirebilirler ve toplumsal olarak çok bir şey ifade etmeyen kategoriler. “Ezen”-“ezilen” diye de sınıflandırabiliriz. O da öyle.

- Bu durumda elde ne var?

Mazlumun elinde kendi yaşamının seyircisi olmaktan başka bir alternatifi yokmuş gibi görünüyor. Ama öte yandan modern politikanın anlamını kendimize hep yeniden hatırlatmamız gerekiyor: Üzerimizde etkisi olan kararlarda söz sahibi olma hakkı, onu iradi biçimde değiştirebilme ihtimali. Adına ne dersek diyelim, ezilen, sömürülen, mazlum, öteki… Bu kategoriler tabiiyet kategorileridir ve bir güç kompozisyonunun sonucudur. Bunun farkında olarak bıkmadan usanmadan bu kompozisyona daima kısadevre yaptıracak politik tasarılar geliştirmeliyiz ve bizi etkileyen kararlar üzerinde söz sahibi olma hakkımızı daimi biçimde devretmeden ilerleyebilmenin yollarını bulmalıyız.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler