Hapishanenin bitmek bilmeyen duvarları: Bizim Burada Ne İşimiz var?

Hapishanenin bitmek bilmeyen duvarları: Bizim Burada Ne İşimiz var?

150 sayfalık kısacık bir kitapta, memleketin hal-i pür-melalini bunca sarih anlatmak, öfkeden gözlerin yaşanırken kahkahalarla gülmek, hayata dair, duvara yazılacak slogan olacak lafları Toso Dayı’dan, Ortodoks Aslan’dan, Speedy’den, Tozci Abdulhalit’ten, Selim’den duymak…

Hapishanenin bitmek bilmeyen duvarları: Bizim Burada Ne İşimiz var?

İnsan hapse girince, “hapishane yazını” okuma listesinin bir kısmını işgal ediyor. Ben de o fanilerden biriyim hem meraktan hem de gündelik hayata dair tüyolar kapmak için takipteyim! Yüz yıl önceki hapishane anlatılarından bile işe yarayacak öneri çıkıyor!

Türkçenin hapishane yazını, tarih boyunca mebzul miktarda insan hapsedildiği için epeyce verimli bir membaa! Anılar, mektuplar, günlükler, edebiyatımızın büyük isimlerinin hapiste ürettikleri, hapiste ürettikleriyle edebiyatımızın büyük isimleri hâline gelenler, şiirler, öyküler, romanlar, var da var…

Son on-on beş yıl da bu yazına epeyce katkıda bulundu. Edirne Cezaevi’nde müthiş bir çalışkanlıkla “her yıla bir kitap” deyip, romanlar ve öyküler üreten sevgili Selahattin Demirtaş, memleketin dört bir yanındaki cezaevlerinde on yıllardır yatan ve çoğu hapiste şair, öykücü, romancı olan onlarca insan.

Bu listelere, sanırım bir de genelleyerek “Silivri yazını” diyeceğim anılar, günlükler eklenecek artık. Son bir yıl herhalde bu üretimin “zirve” yaptığı dönem oldu. 70’leri, 80’leri, 90’ları okumak için epey beklememiz gerekmişti, Silivri yazınıysa, hayatla eş zamanlı akıyor. (Bu eşzamanlılığın “anlatılamaz olanın anlatılması / anlatılamaması”, görmemeyi, duymamayı, bilmemeyi tercih etmek gibi pek çok derin meseleyle alakası var tabii, konumuzdan ayrı.)

Bu yeni dönem anlatılardan biri diğerlerinden bence hem anlattığı dünya hem de diliyle ayrılıyor.

Gazeteci Furkan Karabay, geçtiğimiz yıl tutuklanıp (kaçıncı kez?) kendini (yine!) Silivri’de bulduğunda, bu kez yolu 9 Nolu yerine 5 Nolu’ya düşmüştü. Kısa zaman sonra, adli tutuklu ve hükümlülerle kaldığı 5 Nolu’yu tefrika etmeye başladı. Neyse ki zorunlu Silivri ikameti çok uzun sürmedi (-neye göre, kime göre?), o sürede Karabay o pek bilmediğimiz adlilerin dünyasını gözlerimizin önüne getirdi.

Bu 5 Nolu tefrikası “Bizim Burada Ne İşimiz Var?” adıyla kitaplaştı. Sadece adına bakarsanız, kendisinden söz ettiğini sanıp kibirli bulabilirsiniz. Yanılırsınız. Bugünlerde alışık olduğumuz bir yerden değil, bir adli koğuştan sesleniyor, kendini değil, herkesi kast ediyor çünkü.

Öncelikle şunu itiraf edeyim: Karabay’ın kitabını imrenerek, gıpta ederek, hadi dümdüz söyleyeyim, kıskanarak okudum. Bakırköy, Türkiye’nin en kalabalık kadın hapishanelerinden, nüfusun çok büyük kısmı adli nedenlerden burada ama “fiziki şartlar” nedeniyle ondaki “ortam” bende yok. Biz ancak maltada, koridorda karşılaşıyoruz başkalarıyla, 5 Nolu’yla benzer olduğuna eminim hikâyelerin ama işte, temas yok, sohbet yok, muhabbet yok…

150 sayfalık kısacık bir kitapta, memleketin hal-i pür-melalini bunca sarih anlatmak, öfkeden gözlerin yaşanırken kahkahalarla gülmek, hayata dair, duvara yazılacak slogan olacak lafları Toso Dayı’dan, Ortodoks Aslan’dan, Speedy’den, Tozci Abdulhalit’ten, Selim’den duymak…

Canım Sırrı Süreyya’yı hatırlayarak: Hapishaneler de memlekettendir. 5 Nolu da memleketten. Kürtçenin, Arapçanın, Ermenicenin, Türkçe gibi hayata karıştığı, aslında hırsızlık ve gasptan içeri girenlerin “hapishanesi” olmasına rağmen, insanlar artık “neresi boşsa oraya konulduğundan”, her “suç” türünün olduğu, memleket gibi bir yer işte. Her yerde olduğu gibi kadim bilgi de, neşe de, usulünce dalga geçmek de, laf kondurmak da var.

Ortodoks Aslan misal, “iyi oldu, müstahak sana gazeteci” diyor, “hakkını savunduğun halkın gelsin kurtarsın şimdi seni”.

Televizyonda “gazetecinin” hakkında 15 yıl hapis istenen iddianamesinin çıktığı “son dakika” olarak verilince, Speedy iş teklif ediyor: “Biz silah yapıp, satıyoruz. Aşağı yukarı bu kadar isteniyor, gel bari bizimle çalış.”

Kitap, yeni başlayanlar için de bence çok iyi bir “cezaevine giriş 101” kaynağı. “Dışarıda yüzüne bakmadığının, hapishanede esiri olursun” diyor, 100 yıl öncesinden “hapishanede yaşamak için en yalın gereksinimlere alışmak gerekiyor” diyen Antonio Gramsci gibi. “İçeride, dışarıyla yaşamaya başladığında çökeceksin” diye uyarıyor. “İçeride bir gün susuz, sigarasız geçireceğimize, on gün daha su ve sigarayla yatmayı tercih ederiz.” (Ben de! Ben kahveyi de eklerim ama listeye.)

Hapishanenin bitmek bilmez duvarlarının büyük sözleri diyor Karabay: “Hayat sensiz de devam edebiliyor ve sen, bunun nasıl devam ettiğini görebiliyorsun.” “Cezaevi burası, insan neye şaşırıp, neye sevinip, neye üzüleceğini bilmiyor.” “İki gözüm, biz vergimizi cezaevinde kalarak veriyoruz.” “Hapishanenin helalliği ağırdır.” “Hapishane burası, girerken han kapısı, çıkarken iğne deliği.”

Bizi bu kalabalıkla tanıştırırken yazar kendini de sıkça dahil ediyor “muhabbete”, hiç saklanmadan, müthiş bir dürüstlükle. “İçeriden” bir göz olarak “evet” diye diye, hak vere vere okuduğum satırlar: “Dışarıdayken ‘suçlu, yatsın’ dersiniz, tabii söylemesi kolay oluyor, ta ki yanındaki diğer mahkûm sen oluncaya kadar.” Hiç düşünmedik, hiç yerlerine koymadık kendimizi diyor, haklı, çok haklı!

Bir sabah “sevk” diyerek 9 Nolu’ya götürmeye geliyorlar “gazeteci”yi. Kitabın o “veda” sahnesini düşündükçe gözlerim doluyor. Diyorlar işte: “Koğuş eviniz, mahkûm ailenizdir.”

Onca kalabalıktan sonra kendini yeniden, daha önce de kaldığı 9 Nolu’nun bir hücresinde buluyor Karabay. Bu kez komşular “sesten” ibaret. Cemaat, DEAŞ, Karabay, solcular, epey ilginç bir koridor. Avludan avluya gofretler, sohbetler, şarkılar, arada Kur’an tilaveti. Benim diyenin yazamayacağı absürtlükte film sahneleri. Ama gerçek. Burada da var, oradan biliyorum.

9 Nolu’da hayat başka türlü akıyor. Hücreden çıkmaya bahane olsun diye psikolog randevusu almak, “dişlerimde sorun yoktu da, maksat değişiklik olsun” diye dişçiye gitmek, hiç giymeyeceğin bir eşofman takım üstünde, yapmam diyeceğin bir sürü şeyi yaptığın, konuşmam diyeceğin bir sürü insanla tanıştığın, konuştuğun bir yer işte hapishane, üstelik pek düşünmeden, hiç yargılamadan.

Bunca kâğıdı, kalemi, erişimi olan insan kendini hapiste bulmuşken, onlar da herkes adına, herkesle beraber yazabilse keşke tıpkı Furkan Karabay’ın yaptığı gibi diye düşünüyor insan. Keşke kimse “benim burada ne işim var?” demese, “bizim burada ne işimiz var?” dese.

Ortodoks Aslan’la bitireyim: “Dışarısı çok kötü, iyi ki hapisteyiz, bak yoksa sen kesin tutuklanırdın.”


* Furkan Karabay, Bizim Burada Ne İşimiz Var?- Editör: Ayşegül Çakan- Kapak tasarımı: Erkal Yavi Tekin Yayınevi, 152 sayfa, Mayıs 2026, İstanbul

İlgili İçerikler