Ütopya, Distopya, Heterotopya. Her çağın olumsuzluklarını gözler önüne seren, siyasal ve toplumsal açmazlarına çomak sokan kavramlar. Ütopya (Utopia) eserinin yazarı Thomas More, ideal toplumun ve devlet düzeninin nasıl olması gerektiğini yazdığında iktidarın hışmına uğradı. More, döneminin Avrupası'ndaki (özellikle İngiltere'deki) toplumsal, hukuki ve ekonomik adaletsizlikleri sert bir dille eleştirdiğinden mevcut düzenin tepkisini üzerine çekti. Doğrudan bu eserinden dolayı olmasa da krallıkla yaşadığı dinsel ve siyasal görüş ayrılıkları nedeniyle, "vatana ihanet" suçlamasıyla yargılandı ve 6 Temmuz 1535'te başı kesilerek idam edildi. Ütopya ‘olmayan yer’, Distopya ise ‘kötü yer’ anlamındadır. Distopya yazarları, ütopyaya karşıt olarak, otoriter rejimlerdeki baskı ve bireysel mutsuzluğun artışıyla oluşabilecek olumsuz gelecek senaryolarını uyarıcı ve eleştirel bir perspektiften ele alırlar. Yevgeni Zamyatin’in Biz (1924) eseri, modern distopya yazınının öncüsü kabul edilir. Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (1932) ve George Orwell’in 1984 (1949) eserleri, insanın kendisinin sınırsız talepleri sonucu yapıp ettikleriyle dönüşen distopik karanlığı ele alırlar.
Heterotopya ise, filozof Michel Foucault tarafından bir toplumda "öteki" olarak dışlanan bireylerin yalıtıldığı belirli kültürel, kurumsal ve söylemsel alanları tanımlamak için geliştirilen bir kavramdır. Foucault, çeşitli zaman ve mekânlarla kurduğu bir ilişkisellik ağı içinde, iktidarların istemediği toplumsal ve siyasal ötekilik durumlarını heterotopya kavramıyla açıklar. Ütopyaların teselli eden, düz bir mekanlar bütünü, masallara ve söylevlere izin veren, dilin tam doğrultusunda, fabula’nın (yapıt, öykü, masal ve söylence) temel boyutun içinde yer aldığını belirtir. Foucault, hetertopyaları “türdeş olmayan yerler” olarak yorumlar ve her türlü gramerin olabilirliğini parçalayan, dilin sınırlarını reddeden, mitosların bağlantılarını çözen ve cümlelerin lirik kısır döngüsünü kıran içerikte ele alır (2006, s. 15). Foucault’ya göre toplumlar, kurulu düzenin kalıplarına (normlarına) uymayan veya toplumun düzenini "tehlikeye atan" bireyleri yalıtmak için özel mekânlar üretir. Foucault, bu mekanları “kriz heterotopyaları” olarak tanımlar (1984, s. 46-49). Bu kavram çerçevesinde ilk akla gelen yerler; hapishaneler, psikiyatri klinikleri ve yaşlı bakım evleri gibi 'kapatılma' mekanları olsa da, günümüzün yeni paradigmalarında bu durum, 'güvencesiz' tüm öteki kimlikleri kapsayan geniş bir çerçevede değerlendirilebilir. Nitekim her türlü iletişim ağında ötekini görünmez kılmak, varlığını yok saymak ve dışlamak, aslında onu duvarsız mekanlara hapsetmektir. Ötekinin ‘önyargılar ve kalıpyargılar’la (stereotip-klişe) ciddiye alınmaya değer olmadığı her türlü mecra yalıtılmışlığın mekanlarıdır, heterotopyalarıdır.
Toplumların geleneksel yapısında, geçiş dönemlerinde veya toplumsal bir krizin nedeni olarak görülen (bazen kutsal bazen de tehlikeli görülen) bireyler için kısıtlayıcı, geçici veya kalıcı sınırlamalar vardır. Bunlar, toplumun "öteki" olarak gördüğü insanları sakladığı, denetlediği, görünmez kıldığı veya dışladığı fiziksel ve algısal sınırlardır. Bu süreç genellikle farklılaştırma, uzaklaştırma veya kapatma mekanizmaları üzerinden işler. Ruth Mellinkoff’un Ortaçağ Avrupa’sı dışlanmışları için yaptığı yorumlar günümüze de uyarlanabilir. “[Bir] toplumun ve zihniyetinin özüne inmenin bir yolu da, kimin toplumun içinde ve kimin dışında olduğunun sınırlarının, nasıl ve nerede çizildiğin sormaktır. Belli bir zaman ve mekanda insanların neyi ‘insandan aşağı’ olarak gördükleri, bize onların insan olmayı ne şekilde gördükleri konusunda fikir verecektir” (aktaran, Burke, 2009, s. 155).
Bilgi üretiminin koşulunun iktidar rejiminin baskı ve tahakküm mekanizmaları olduğunu savunan Foucault, cinsellik hakkındaki bilginin de cinselliğin baskı altına alınması sonucu ortaya çıktığını (2002, s.45-47) ve tahakküm altına alma olarak bilgi üretme sürecinin Freud ve psikanaliz ile nihai noktasına ulaştığını savunur (2002, s.56). Foucault’ya göre, bedensel bir davranış olarak cinsellik, disiplinci ya da düzen ayarlayıcı biyo-iktidarların sürekli olarak gözetimi ve denetimi altındadır. Cinsellik, bireysel hastalıkların odağında olmaklığıyla ve bir yandan da yozlaşmanın merkezinde bulunmasıyla, tam anlamıyla, disiplinci olan ve düzenleştirici olanın, bedenin ve nüfusun eklemlenme noktasını temsil eder (2002, s. 258). Bu paradoks durum, az gelişmiş toplumlarda (ki bizde de yaşanan bu) iktidarların disiplinci ve baskıcı denetiminde bir ayrıcalık haline gelir.
Foucault bunu kutsalın etkisine bağlar. “Mekânı sahiplenmeye yönelik tüm tekniklere, onu sınırlandırmamızı veya biçimlendirmemizi sağlayan tüm bilgi ağına rağmen, çağdaş mekân belki de hala tamamen kutsallıktan arındırılmış değildir… Elbette mekânın belirli bir teorik kutsallıktan arındırılması (Galileo'nun çalışmalarıyla işaret edilen) gerçekleşti, ancak mekânın pratik bir kutsallıktan arındırılması noktasına henüz ulaşmamış olabiliriz. Ve belki de hayatımız hala dokunulmaz kalan, kurumlarımızın ve uygulamalarımızın henüz yıkmaya cesaret edemediği bir dizi karşıtlık tarafından yönetiliyor. Bunlar, basit veriler olarak gördüğümüz karşıtlıklardır: örneğin özel alan ve kamusal alan arasında, aile alanı ve toplumsal alan arasında, kültürel alan ve faydalı alan arasında, boş zaman alanı ve çalışma alanı arasında. Bütün bunlar hala kutsalın gizli varlığı tarafından besleniyor” (Foucault, 1984, s 46). Kutsal olanı gizli ya da açık biçimde savunma ve yaşamın her evresinde egemen kılma arzusu, özel alanların yanı sıra kamusal, toplumsal ve çalışma alanlarını da derinden etkiler. Örneğin, ibadethanelerin dışındaki her türlü kamusal iç ve dış mekânlar da bu kutsallık iddiasının kuşatması altında kalır. Böyle bir düzende gazeteci görevini yapamaz, komedyen mizah yoluyla otoriteleri veya kutsalı eleştiremez, sanatçı eserinde bu konulara değinemez. Akademik alanda felsefeci, sosyolog veya ilahiyatçıların, kutsalın yaşam üzerindeki olumsuz yansımalarını yazması engellenir. Biyoloji müfredatından evrim kuramı dışlanır ve toplumsal cinsiyet rolleri de tamamen kutsalın hegemonyası altında ezilir.
Toplumlar (özellikle egemen çoğunluk) kendi değerlerini, kültürlerini tek doğru ve üstün olarak görür ve bu değerlerin dışında kalan herkes ‘öteki’dir. Öteki her tür olumsuzluğun kaynağı olarak gösterilir. Damgalama ve dışlama yoluyla öteki tehlikeli ve her tür ahlaki yozlaşmanın kaynağı olarak yaygınlaştırılır.
Herkesi herkesten koruyarak sistemi güvence altına alma hezeyanı çözümsüzdür, hatta halkı topyekûn cezalandırmadan başka bir şeye yaramadığı tarihin tanıklığında kanıtlanmış bir gerçektir. Yasakçı zihniyet, toplumların altını yavaş yavaş kemiren bir hastalıktır. Bireysel ve toplumsal aidiyeti ciddi anlamda zayıflatan gerici bir tavırlar bütünüdür. Yasakçı zihniyetin kökeni, her çağda tek kalıba, tek ideolojiye veya tek inanca olan katı teslimiyete dayanır. Böyle toplumlarda aidiyet duygusu özellikle ‘öteki’ için sarsılır ve mutsuzluğun en büyük gerekçelerinden biri haline gelir. “Yaşadığı yeri terk etme arzusundaki insan mutsuz bir insandır” diyor Milan Kundera (akt., Saraç, 25 Ocak 2009). Buralardan gitmek, terk etmek, başka diyarlarda umut aramak... Son yıllarda ne çok duymaktayız bu ve benzeri sözleri. Bulunduğu coğrafyaya, ülkeye veya topluluğa aidiyetini yitirmiş insanın geleceği başka bölgelere, ülkelere gitme isteği mutsuzluk belirtileridir. Sevgili hocam, sanatçı Zafer Gençaydın, “bir toplumu ayakta tutan şey ne dil ne din birliğidir. Bir toplumu eşit yurttaşlar olarak mutlu edecek ve bir arada yaşatacak olan ‘duygu birliği’dir” derdi. Çoğunluğun benimsediği yaşam biçimini, düşünceleri ve inançları, ötekinin varlığını yok sayarak topluma dayatmak toplumsal duygu birliğini zedeler. İnsanları tek bir kalıba sokup aynı duyguda eşitlemek, toplumsal yaşamın doğasına aykırıdır ve kaçınılmaz olarak baskıyı doğurur. Buna karşın, çoğulculuğun kurumsallaşması, gerçek anlamda ortak bir duygu birliğinin zeminini hazırlar. Çoğulculuk insanları tek bir duyguda eşitlemez, aksine farklılıklarıyla beraber "bir arada yaşama iradesi" kazandırır ve birbirlerinin varoluş hakkına duydukları saygıyla özgür ortama katkı sunar.
Yasaklansa da yok edilse de bir düşünce asla yok edilememiştir. Elbette yönetenlerin veya çoğunluğun başka kültürleri, toplulukları veya bireyleri, öteki olarak yaftalamadan, ayrım yapmadan ve asimile etmeden eşit görmelerini beklemek ütopik bir durum. Ancak en aza indirgemek için mücadele etmek de diyalektik bir zorunluluktur.
Dışlanmışlığın gerçek yaşantıda karşılığı yıkıcıdır. Sanatın ifade olanaklarından bazılarının gerçekte yasaklanması da öyle. Ancak sanat her dönemde bu zor zamanların tanığı, dışlanmışlığı yansıtan içerikleriyle bir karşı duruş sergilemiştir. Sanat gerçek yaşantıda yaşanan yıkımı, katlanabilir bir bağlama dönüştürerek umudu geleceğe taşır. Sevgili dostum Beliz Güçbilmez’in “Manyetik Alan Teorisi ve Metodu” (Tersine Mühendislik) başlığıyla sosyal medyada, web sayfasındaki konuşmalarında ve çevrimiçi derslerinde sık ifade ettiği gibi, yıkımın, şiddetin en yoğun yaşandığı dönemlerde en güçlü eserler ortaya çıkmıştır. Tragedyaların en ünlüleri böyle dönemlerde yazılmıştır. Kurmacalar (sanat) sayesinde geleceğimizi de inşa ederiz. Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda adlı eserinde, “kurmaca, büyük olasılıkla olgulardan daha hakikat içerir (s.6) … kurmaca, örümcek ağı gibidir, çok hafif de olsa yine de dört bir köşesinden hayata tutunur. Çoğunlukla pek fark edilmez bu tutunuş” (2018, s.43) der. Kurmacalar hem gerçek karşısında direncimizi artırır hem öğretir hem empati duygumuzu geliştirir hem de gerçeğe farklı bir gözle bakmamızı sağlar.
Yaşamda tabularla mücadele edildiği gibi sanat da tabularla hep mücadele halinde olmuştur. Özellikle dinsel, cinsel ve geleneksel tabularla geçmişte ve günümüzde kesintisiz karşılaşılmaktadır. Yasaklayarak, engelleyerek veya denetleyerek güvenli bir ortam yaratılacağı düşünülür. İddialar da genelde “toplumsal düzeni ve genel ahlak yapısını koruma” kılıfıdır. Her şeye karşın, bilim, sanat ve özgür düşünce hep baskı altında gelişmiştir.
Sanatın ifade olanaklarının kısıtlanması ya da yasaklanması, kültürel gelenekler, toplumsal kalıpyargılar veya siyasal baskı mekanizmalarının bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Özellikle temsile dayalı heykel veya resimde figüratif anlatım, tek tanrılı dinlerde, Tanrı'nın aşkınlığını (yüceliğini ve maddesel olmayışını) korumak ve heykellere tapınmayı (putperest) kesin olarak engellemek amacıyla ortaya çıkmış dinsel bir anlayıştır. Yahudilikte, Tevrat'ın On Emir bölümünde geçen bir emir nedeniyle mimaride ve sinagoglarda insan veya hayvan figürlerine rastlanmaz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olması ve Tanrı’yı yeryüzünde bedensel olarak temsil etmesi nedeniyle Hristiyanlıkta figüratif anlatıma karşı çıkılmamış, hatta inancın yaygınlaştırılması ve öğrenilmesi düşüncesiyle desteklenmiştir. Ancak toplumsal çöküş ve umutsuzluk dönemlerinde figüratif ikonalar (Meryem, İsa ve Aziz kabul edilenlerin heykel veya resimleri) Tanrı yerine konularak tapınılması nedeniyle, 726-843 yılları arasında (İkonoklast - Tasvir Kırıcılık) figür yasağı getirilmiştir. İslam dininde de soyut Tanrı algısının olumsuz etkileneceği düşüncesiyle gerçekçi figüratif anlatım dolaylı olarak engellenmiştir. Bu düşüncenin kaynağı ise, İslam’dan önce Cahiliye dönemi olarak bilinen kültürlerde fiziksel heykellere tapınıldığı inancı etkili olmuştur. İslam coğrafyasında resimde (minyatür) insan, hayvan ve bitki imgeleri hacimsiz kullanılmış, yine de figüratif anlatıma oldukça mesafeli yaklaşılmıştır.
20. yüzyıl Modernleşme süreçlerinde siyasal baskı sonucu yasakların en katı ve yıkıcı örneği Nazi Almanya’sında yaşanır. Bu dönemde Hitler’in hakimiyetinde rejim, muhalif kitapları meydanlarda yakmış, soyut, kübist ve dışavurumcu eserlerin toplumu ahlaki yozlaşmaya sürüklediği iddiasıyla 'Dejenere Sanat' (Entartete Kunst) (1937) sergileri düzenleyerek modern sanatı hedef almıştır. Naziler uygun bulmadıkları heykellerin ahşaptan yapılmış olanlarını yakmış, bronz olanlarını ise eritmişler. Nazilerin kendi "Yüce Alman Sanatı"nı övmek için açtıkları resmi sergisini çok az kişi gezerken, aşağılamak için açtıkları "Dejenere Sanat Sergisi" iki milyondan fazla ziyaretçi çekerek dönemin en çok izlenen sanat etkinliği olmuştur. Picasso, Chagall, Kandinsky, Matisse ve Van Gogh gibi isimlerin "çöp" ilan edilen eserleri, bugün dünya sanat tarihinin en değerli başyapıtları kabul edilmektedir.
Hitler ve çevresi “Dejenere Sanat” sergisinde (1937), Münih
Heykel sanatçısı Mehmet Aksoy’un İnsanlık Anıtı (Görsel 1), Kars'ta Türkiye ve Ermenistan arasındaki barışı simgelemesi amacıyla yapılan devasa anıt heykel, dönemin siyasi ve geleneksel/milliyetçi hassasiyetleri neticesinde "tarihi dokuya uymadığı" ve estetik açıdan "ucube" olduğu iddiasıyla dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2011 yılında yıkılmıştır. Sanatçı, açtığı tazminat davasını kazanmıştır. Aksoy, eserinin savaşın yıkıcı doğasını ve insanları birbirine düşman eden anlayışı simgelediğini belirtmektedir. Heykeltıraşa göre ortadan ikiye bölünen insan figürü, bireyin kendi benliğiyle ve aynı zamanda tüm insanlıkla yaşadığı çatışmayı temsil eder. Sanatçı, çatışmaların aslında insanlığın kendi özüne karşı yürüttüğü yıkıcı bir yok etme süreci olduğunu vurgular. Heykel karşılıklı iki eşit figür gibi algılanmakla birlikte, bir bedenin ikiye bölünmüş haliyle düşmanlaştırılan, dışlanan ötekinin özünde farkının olmadığına işaret eder.
Görsel 1. Mehmet Aksoy’un İnsanlık Anıtı, 2011, yüksekliği 24,5 metre, Kars
Günümüzde yasaklı sanat örnekleri oldukça yaygındır. Eğer sistemin dayattığı ve kalıpyargılarla abartılmış sanatçı diye sunduklarını aşabilirsek hala yaşama dokunan, alternatif ve eleştirel örneklere ulaşabiliriz. Örneğin özgürlükler ülkesi diye pompalanan Amerika’da ressam Amy Sherald’in yasaklarla mücadelesini örnek verebiliriz. Yapıtlarında özellikle portrelerinde özgürlük, kimlik ve aidiyet konularını ele alan sanatçı, özgürlük temalı çalışmalarından 2024 yılında yaptığı Özgürlüğü Dönüştürmek (Trans Forming Liberty) adlı eserinde, Amerika’nın Özgürlük Anıtı’nı konu olarak seçti (Görsel 2). Resimde kobalt mavisi bir elbise, pembe saçlar ve altın rengi bir meşaleyle poz veren trans model ve performans sanatçısı Arewà Basit yer almaktadır. Eser, The New Yorker’ın kapağında yer aldı ve azınlıkların/trans bireylerin dışlanmasına karşı kapsayıcı bir özgürlük çağrısı sundu. Ancak Eylül 2025 yılında yapacağı sergi baskılar sonucu iptal edildi. Smithsonian Ulusal Portre Galerisi'ndeki açacağı sergi için yönetim, sanatçıdan bu eserde değişiklik yapmasını istemiş ve elbette ki Amy Sherald’in bu teklifi reddetmiş. Yasağa karşı oluşan tepki sonucu, eserin Baltimore Sanat Müzesi’nde (2 Kasım–5 Nisan 2026) sergileneceği duyurulmuş ve müze ziyaretçi rekoru kırmış.
Görsel 2. Amy Sherald, Özgürlüğü Dönüştürmek (Trans Forming Liberty), 2024, Keten üzerine yağlı boya, 312,4 cm × 194,3 cm
İnsanlık tarihinde yasaklar iktidar baskısı, yargı kararı veya toplumsal baskı sonucu gerçekleşmekteydi ve hala benzer yöntemler uygulanmaktadır. Ancak dijital devrim yeni bir yasak biçimi geliştirmiş ki ülke sınırlarını aşan küresel bir Algoritmik Bastırma ve Görünmez Kılma (Gölge Yasaklama / Shadowbanning) yöntemi olarak bilinmekte. Okuduğumuz ve dinlediğimiz uzman yorumlarından anlıyoruz ki Modern dijital sansürün en tehlikeli biçimi geliştirilmiş. Bazen herhangi bir görselin dijital platformlarda tamamen silindiği muhatabı tarafından bilinirdi, ancak bu yöntemde algoritmalar, sizin bilginiz olmadan görselin "görünmez" kılınmasını sağlıyor. İnstagram, Facebook veya TikTok gibi platformlar, siyasal eleştiri içeren performans sanatlarını, aktivist illüstrasyonlarını (örneğin Filistin ile dayanışma gösteren sanat eserlerini veya LGBTİ+ temalı sergi duyurularını) "topluluk kuralları" veya "hassas içerik" gerekçesiyle kullanıcılardan gizlemektedir. Sanatçı eserinin veya yayınlayan kişi görselinin yayında olduğunu düşünür, ancak algoritma bu görseli kimsenin ana sayfasına düşürmez. Bu durum, eski yasaklama biçimlerinden farklı ve sanatı, özellikle bireyi dijital labirentte yapay olarak yalnızlaştırma yöntemidir. Kuyu tipi hücreyi yeni öğrenmiştik! Burada ‘kuyunun dibi’ görünmediğinden yasak mı, değil mi anlayamayacağız. Ne diyelim; özgürlük zaten ‘kağıttan kaplan’dı. Şimdi, sanırım herhangi bir yüzeye yazılmış bir sözcükten ibaret.
Sesinizi duyar gibiyim: -Demokrasi, hak, hukuk, adalet de öyle değil mi?
Notlar
"Burke, Peter, 2009, Tarihin Görgü Tanıkları, çeviri: Zeynep Yelçe, 2. Baskı, Kitap yayınevi.
Güçbilmez, Beliz. Manyetik Alan Teorisi ve Metodu: “Tersine Mühendislik: Yazmak için Okumak”, Manyetik Alan Teorisi’nin tüm detayları için www.manyetikalanteorisi.com veya Anne Ben Düştüm Mü? Kurmacalara Neden Muhtacız? 2023, kolektif kitap yay. adlı kitabına bakılabilir.
Foucault, Michel. “ Diğer Mekânlar, Heterotopyalar Üzerine.” Architecture, Mouvement, Continuité no. 5, 1984: 46-49'dan alıntılanmıştır. https://foucault.info/documents/heterotopia/foucault.heteroTopia.en/
Foucault, Michel. 2002, Toplumu savunmak gerekir, çeviren: Şehsuvar Aktaş, 8. Baskı, YKY.
Foucault, Michel. 2006, Kelimeler ve Şeyler, çev. M.Ali Kılıçbay, 3.baskı, İmge Kitabevi
Saraç, Hasan. Milan Kundera: Sanatında özgür, vatanında yasaklı bir yazar, Ocak 25, 2009 https://www.edebiyathaber.net/milan-kundera/
Woolf, Virginia. 2018, Kendine Ait Bir Oda, Türkçesi: Deniz Kurt, 3. baskı, Altıkırkbeş yay.


