Aslında böyle bir yazı yazsam mı yazmasam mı diye epeyce düşünmüş, otokrasi karşısında umut haline gelen Yeni Parti’ye daha şimdiden “dakika bir, gol bir” dememek için vazgeçmenin eşiğine kadar gelmiştim. Ama bazı yakın arkadaşlarımın bile Çerçeve Yasaya hayır oyu veren kimi vekillerin gerekçelerine hak verdiklerini görünce bunları yazmanın farz olduğunu anladım. “Dara düştük” diye yanlış tutumlara ses çıkarmamak, üstelik Yeni Parti programıyla 54 milletvekilinin Meclisteki tutumu arasındaki çelişkiyi görmezden gelmek doğru değildi.
Her şey Yeni Parti Genel Başkanı Özel’in Meclis’te yaptığı konuşmada, “Ben ve yönetici arkadaşlarım tarihsel bir tutarlılık ve sorumluluk içinde bu yasaya evet diyeceğiz. Milletvekillerimiz de seçildikleri illerde millet ne diyorsa ona göre karar verecek, ona göre oy kullanacak” demesiyle başladı. İyi de ortada bir “tarihsel tutarlılık ve sorumluluk” meselesi varsa bu yalnızca Genel Başkan ile parti yöneticilerine mi aitti? Kürt sorununda demokratik ve kalıcı çözümü programınıza yazmış, silahlı dönemin sona ermesini ve siyasetin şiddetsiz zemine taşınmasını tarihsel bir sorumluluk saymışsanız, aynı programı benimsemiş milletvekillerinden de bu tutarlılığı beklememiz gerekmez miydi?
Sonuçta ortaya çıkan tablo, bu “tarihsel tutarlılık ve sorumluluğun” parti içindeki dağılımını da gösteriyordu: Yeni Parti milletvekilleri Mecliste 35 evet, 54 hayır oyu vermişlerdi. (Demek ki bu partide tarihsel tutarlılığa ve sorumluluğa sahip olanların oranı yüzde 38,46 imiş. Seçmen bu kadar düşük bir tutarlılılık oranına neden “yatırım” yapsın?) Bu arada üçü genel başkan yardımcısı olmak üzere altı Parti Meclisi üyesinin de hayır oyu verdiğini not edelim. Oylamadan bir gün sonra da Yeni Parti milletvekilleri “sımsıkı ve kol kola Genel Başkanımızın arkasındayız” diyen bir bildiri yayınladılar. Şaka gibi değil mi? Acaba “sımsıkı ve kol kola” olmasak da aynı politikaları hep birlikte izlesek daha iyi olmaz mıydı?
Üstelik Yeni Parti’yi “hayırcı” İYİ Parti’den ayıran önemli bir özelliği, programında Kürt sorununa genişçe yer vermesi. Program, Kürt sorununun kalıcı çözümünden açıkça söz ediyor; bunu eşitlikçi, katılımcı ve demokratik bir siyasi ve toplumsal düzenle ilişkilendiriyor, ana dili hak olarak tanıyor. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesini ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın uygulanmasını da vaat ediyor. Kâğıt üzerinde hiç de ürkek bir program değil bu.
O zaman sormamız gerekmez mi? Türkiye’nin kırk yılı aşkın süredir kanayan en ağır sorununda, şiddetin yerini siyasetin alması için önlerine somut bir düzenleme gelmişken, partinin programını “benimsemiş” milletvekillerinin çoğunluğu nasıl hayır oyu verebildi?
Anlamaya çalıştım niye böyle yaptılar diye. Gördüm ki çoğu sosyal medya hesaplarında hayır oylarının gerekçelerini iftiharla sıralamış. Bu gerekçeler birkaç başlıkta toplanıyor: seçmenlerin ve yerel parti örgütlerinin tutumu, şehit aileleri ve gazilerin görüşleri, Türkiye’de hukuk devletinin ortadan kalkmış olması, AYM ve AİHM kararlarının uygulanmaması, seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması ve muhalefete yönelik yargı baskısı. Bir başka önemli itiraz da iktidarın çıkarılan yasayı gerçekten uygulayıp uygulamayacağına duyulan güvensizlik.
Önce en temelinden başlayalım: Milletvekili kimin adına karar verir?
Milletvekili kimin vekili?
Bu konuda Anayasanın 80. maddesi gayet açık: “Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün Milleti temsil ederler.” Mesela Bursa milletvekili Bursa’nın vekili değildir; hatta Yeni Parti milletvekilleri yalnızca Yeni Parti seçmenlerinin değil Türkiye’nin milletvekilleridir. Yani milletvekilleri yerelin sözcüsü değil, bütün ülkenin temsilcisidir; parti programları doğrultusunda genelin yararını gözetmek zorundadır.
Hele bunlardan biri Kürt meselesinde, on yıllar boyunca “bebek katili,” “terörist,” “hain” gibi kavramlarla yürütülmüş devlet propagandalarının ardından seçmenlerine dönüp “Siz ne düşünüyorsunuz?” diye soruyor ve aldığı cevaba göre oy kullanıyorsa, çözüm üreten bir siyasetçi olmaktan çıkıp yerleşik kanaatleri Meclise taşıyan bir aracıya dönüşmüş demektir. Böylece bir fasit daire kurulur: Devlet seçmenin kanaatini şekillendirir, siyasetçi de bunu “milletin iradesi” diye yeniden siyasete taşır. Oysa siyasi partiler kamuoyu araştırma şirketleri değildir (devletin ‘hınk deyicisi’ de olmamalıdır). Amaçları seçmenleri kendi programlarına kazanmaktır. Yeni Parti programı da Kürt sorununun varlığını kabul ediyor ve demokratik çözümü savunuyor. O halde yapılması gereken, seçmenin yıllar içinde devlet diliyle şekillenmiş kanaatlerini parti politikası haline getirmek değil, parti politikasını seçmene anlatmaktır.
Şehit aileleri karar mercii değildir
Şehit ailelerinin ve gazilerin görüşlerinin alınması da “hayır” oyunun gerekçelerinden biri olarak dillendirildi. Oysa bu yurttaşların acılarına saygı göstermek başka, Türkiye’nin geleceğine ilişkin siyasi karar yetkisini onlara devretmek başkadır.
Şehit ailelerinin çoğunluğunun, “PKK mensupları hakkında verilmiş cezai yaptırımların kaldırılması anlamına gelecek hiçbir şeyi asla yapmayın” dediğini varsayalım. Yeni Parti bu talebi sırf şehit ailelerinden geliyor diye benimseyebilir mi? Elbette hayır. Çünkü bir siyasi partinin görevi acıya boyun eğmek değil, ülkenin bu büyük sorununa kendi ilkelerine ve programına dayanan çözümler getirmektir.
Çerçeve Yasa Kürt sorununu çözmeyi vaat etmiyor; silahların bırakılması, çatışmanın sona ermesi ve meselenin bundan sonra siyaset ve hukuk zemininde ele alınabilmesi için gerekli geçişi düzenliyor. Sosyal demokrat bir partiden beklenen de böyle bir zeminin neden gerekli olduğunu, eksiklerini de göstererek seçmenine ve şehit ailelerine anlatmaktır.
Önce kime demokrasi?
Daha ciddi görünen bir gerekçe de şu: Türkiye’de hukuk devleti yok, AYM ve AİHM kararları uygulanmıyor, belediye başkanları hapiste, muhalefet üzerinde ağır bir yargı baskısı var; önce bunlar düzelsin. Vardığı sonuç hariç hepsi doğru bunların. Ama bu doğruluk çok önemli bir soruyu ortadan kaldırmıyor: Bir Kürt ana, hapisteki ya da dağdaki çocuğuna kavuşmak için Türkiye’ye demokrasinin gelmesini mi beklemeli? “İktidar önce demokratikleşme yönünde somut adımlar atsın, sonra silah bırakma protokolünü Meclise getirsin” denebilir mi?
Üstelik Çerçeve Yasaya evet demek, iktidarın antidemokratik uygulamalarını görmezden gelmek veya onaylamak anlamına da gelmez; bir siyasi parti aynı anda hem bunlarla mücadele edebilir hem de çatışmayı sona erdirecek bir düzenlemeyi destekleyebilir.
Burada daha da rahatsız edici bir çelişki var. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürt seçmenin desteğini arayacaksın, onun oyunu Türkiye’de demokrasiye ulaşmanın önemli unsurlarından biri sayacaksın; fakat bugünkü Cumhurbaşkanı aynı insanların hapisteki çocuklarının bir bölümünün özgürlüğüne kavuşmasına imkân verecek bir düzenlemeyi Meclise getirdiğinde “Önce muhalefete demokratik davransın” diyeceksin. Kürt seçmen sana demokrasiyi kurmak için gerekli, ama sen onun çocuğunun özgürlüğünü Türkiye’ye demokrasi gelmesine bağlıyorsun. Ona demiş oluyorsun ki: “Ülkede adalet sağlanmadan silah bırakma da yok, af da yok.”
Bir hakkın teslimini başka hakların teslim edilmesi şartına bağlamak, bir haksızlığın giderilmesini başka haksızlıkların giderilmesine rehin etmek anlamına gelmez mi?
İktidara güvenmemek hayır gerekçesi olabilir mi?
Bir başka gerekçe iktidara güvenilmemesi. Türkiye’de iktidarın hukuk sicili ortada ve çıkarılan bir yasanın eşit, adil ve öngörüldüğü biçimde uygulanacağının garantisi yok. Ama bundan “o halde yasaya hayır” sonucu çıkmaz. Silahlı bir örgütün tasfiyesi için hukuki bir düzenleme gerekiyorsa evet dersiniz, eksiklerini söylersiniz, sonra uygulanmasını takip edersiniz. Uygulanmazsa iktidarın karşısına “Kendi çıkardığın yasayı bile uygulamıyorsun” diye çok daha güçlü biçimde çıkarsınız.
Bir kanunun kötü uygulanabileceği veya hiç uygulanmayacağı ihtimali, kanunun kendisini reddetmenin gerekçesi haline gelirse Meclisin yasa yapmasının da anlamı kalmaz. Hele reddettiğiniz düzenleme, kendi programınızda demokratik ve kalıcı çözümünü vaat ettiğiniz bir sorunun artık şiddetle değil siyaset yoluyla ele alınabilmesinin hukuki zeminine ilişkinse, “iktidara güvenmiyorum” demek yeterli bir cevap olmaz.
Buraya kadar saydığım gerekçeler aynı ağırlıkta olmadığı gibi, hayır oyu veren 54 milletvekilinin de aynı siyasi saiklerle hareket ettiğini söylemek mümkün değil. Özellikle hukuk devleti ve iktidara güvensizlik itirazları, milliyetçi-ulusalcı gerekçelerden farklı bir yerde duruyor. Ama Yeni Parti çevresinde etkili olan başka bir siyasi damar da var.
Kılavuzu ulusalcılık olan otokrasiyi yenemez
Yeni Parti seçmeni üzerinde etkili olan milliyetçi-ulusalcı ve iktidar karşıtı medya-sosyal medya çevrelerinin tutumu da ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. Bu çevreler otokratik yönetime karşı çıkıyor ama Kürt meselesinde hâlâ büyük ölçüde devletin eski güvenlikçi dilinin sınırları içinde düşünüyor ve “af,” “taviz,” “şehitler,” “ihanet” gibi kavramlarla siyasetin alanını daraltıyor. Özel’in Çerçeve Yasaya verdiği desteğe gösterdikleri tepki de bunun işareti.
Oysa kılavuzu ulusalcılık olan bir muhalefetin, milliyetçiliği ve güvenlik siyasetini başlıca meşruiyet kaynaklarından biri haline getirmiş otokratik yönetimi yenme şansı hiç yok. İktidarın kurduğu zihinsel çerçeveyi kabul edip yalnızca o çerçevenin daha iyi temsilcisi olmaya çalışarak iktidara alternatif olunamaz. Yeni Parti yeni bir siyaset kuracaksa, yalnız iktidarın uygulamalarından değil, onu mümkün kılan bu düşünme biçiminden de kopmak zorunda.
Ya yasa reddedilseydi?
Bir an için Çerçeve Yasanın Meclis’te reddedildiğini düşünelim. Bu sonuç Kürtlerde nasıl bir duygu yaratacaktı? Türkiye’de eşit vatandaşlar olarak yaşayabileceklerine dair inançlarını güçlendirecek miydi, yoksa Kürtlerin bir bölümünde, “Sıra bizim çocuklarımıza geldiğinde kapılar kapanıyor” duygusunu mu besleyecekti? Daha da önemlisi, silahlı dönemin kapanması için kurulmaya çalışılan zemini zayıflatıp çatışmaya dönüş riskini artırmayacak mıydı?
Kürtlerin bu konuya ne kadar büyük bir önem verdiklerini anlamak için DEM Parti’nin çoğunlukta olduğu Şırnak Belediye Meclisinin Temmuz 2025’te Hakkari Bulvarı’nın adını kimin adıyla değiştirdiğini hatırlamak yeter. Bir zamanlar elindeki idam ipini Apo için sallayan bir siyaset adamının adıydı bu. Devlet Bahçeli Bulvarı!
Yasaya hayır oyu veren milletvekillerinin, yasanın reddedilmesi halinde ortaya çıkabilecek sonucun siyasi sorumluluğunu da düşünmesi gerekirdi. Bir yasaya hayır demek yalnızca “Bu metni beğenmedim” demek değildir; çoğunluk sizin gibi oy kullansaydı ortaya çıkacak sonucu da göze almak demektir. Çerçeve Yasa reddedilmiş, silahsızlanmanın hukuki zemini kurulamamış ve çatışmalı döneme dönüş riski büyümüş, Kürtlerin gönlü kırılmış olsaydı, 54 milletvekili “Biz doğru olanı yaptık” diyebilecek miydi? Belki bazıları için cevap evet, çünkü iktidara “gol atmak” her şeyden daha önemli.
Yüz yıllık bagaj
Fakat bütün bu hayırların arkasında daha derin bir mesele var. Yeni Parti gökten zembille inmedi; CHP geleneğinden çıktı. Cumhuriyetin erken dönem Kürt politikası inkâr ve asimilasyona dayanıyor, iskân ve tehcir tedbirleriyle yürütülüyor, direnişle karşılaşıldığında da tenkile (toptan tepelemeye) başvuruluyordu. Bu politikanın merkezinde de dönemin tek partisi CHP bulunuyordu. Son kırk yılın “terörist,” “hain,” “bebek katili” eksenli dili bir boşlukta değil, büyük ölçüde bu tarihsel zeminde gelişti. Cumhuriyetimizin Kürt meselesindeki geçmişi Yeni Partililere ağır bir bagaj bırakıyor.
Bugünün ulusalcı medya-sosyal medya çevreleri de büyük ölçüde bu bagajın içinden konuşuyor. Yeni Parti yöneticilerine ve milletvekillerine ulaşan “seçmen ne der,” “şehit aileleri ne der,” “af mı çıkarılıyor,” “teröriste taviz mi veriliyor” baskısı yalnızca bugünün kamuoyu tepkisi değil, yüz yıllık bir siyasi dilin günümüzdeki yankıları. Bu nedenle 54 hayır oyununun en azından bir bölümünü yalnızca kişisel kanaat olarak görmek yeterli olmaz; bu kanaatlerin oluştuğu siyasi kültürü de hesaba katmak gerekir.
Yeni Parti’nin “yeni” olma iddiası tam da burada sınanıyor. Bu sıfatı hak etmek isteyenler, Kürt meselesinde geçmişten kalan devletçi ve güvenlikçi reflekslere kapılmanın ne kadar kolay olduğunu akıllarından hiç çıkarmamalı.
Program var; peki ne işe yarıyor?
Yeni Parti programının Kürt sorununa ilişkin bölümü aslında çok önemli bir kabul içeriyor: Silahlar sustuğunda Kürt sorunu bitmiş olmayacak. Eşit vatandaşlıktan ana dil hakkına, kayyım uygulamasından yerel yönetimlere kadar programda sıralanan çözüm önerileri, ancak şiddetin yerini siyasete bırakmasından sonra gerçek anlamda gündeme gelebilecek.
Kürt sorununu yok sayanların böyle bir sorumluluğu yok; onlar açısından terör biterse sorun da biter. Ama “Kürt sorunu vardır ve demokratik yollarla çözülmelidir” diyen bir parti açısından silahlı örgütün tasfiyesi, mensuplarının toplumla bütünleşmesi ve mücadelenin şiddetsiz siyaset alanına taşınması, kendi programında vaat ettiği çözümlerin önünü açacak ilk adımdır. Bu yapılmazsa partinin programında kabul ettiği sorunun şiddetsiz siyaset alanına başka hangi yoldan taşınacağı sorusu cevapsız kalır.
Sorun artık programın ne dediği değil; bu programı kabul ederek partiye katılan, hatta kuran milletvekillerinin siyasi karar anında onu ne ölçüde esas aldığı. Bir milletvekili yasanın belirli hükümlerini yanlış veya yetersiz bulabilir. Ama o zaman “Şiddetsiz siyasete geçişi şu hukuki ve siyasi mekanizmalarla sağlayalım” diyebilmesi gerekir. Seçmen tepkisi, şehit ailelerinin görüşleri, hukuk devletindeki çöküş veya iktidara güvensizlik gerekçeleri böyle bir yolu göstermez. Bu yapılmazsa da programın kabul ettiği sorunun şiddetsiz siyaset alanına nasıl taşınacağı sorusu cevapsız kalır.
Parti içi demokrasi elbette değerlidir. Ama bu, parti programının hiçbir bağlayıcılığı olmadığı anlamına gelemez. Milletvekilleri ülkenin temel meselelerinde parti programını değil de seçim çevresinin havasını, yerel örgütün eğilimini veya kişisel kanaatlerini esas alacaksa, kırk bir sayfalık parti programı neye yarar?
Program yazmak kolaydır. Asıl mesele onu ciddiye almakta.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


