Son vurgunun nasıl yapıldığını artık hepimiz öğrendik. Yüz binlerce birikim sahibi parasını bazı fonlara yatırmış. Bu fonlar, piyasada az miktarda işlem gören hisseleri büyük miktarlarda satın almış. Hisse fiyatları yükseldikçe fonların kâğıt üzerindeki değeri büyümüş, yüksek getiri de yeni yatırımcıları çekmiş. Bazı “uyanık” (belki de uyandırılan) kişiler fiyatlar yüksekken fondan çıkarak büyük kazançlar elde etmiş. Şimdi bu yükselişte koordineli işlemlerin payı ve kimlerin ne kadar para çektiği soruşturuluyormuş.
Birçok kişi de gözaltına alınıp bazıları tutuklanmış. (Malum, mağdurların gazını almak lazım!) Kimin suçlu olduğunu bilmiyoruz. Ama geçmişteki borsa soruşturmaları, tutuklamalara fazla anlam yüklememeyi öğretiyor bize. Son yıllardaki üç büyük manipülasyon dosyasında tutuklanan 33 kişinin tamamı, davaları sonuçlanmadan üç ila dokuz ay içinde tahliye edilmiş. Davalar da hâlâ sonuçlanmamış.
Denizin üstünde bir vitrin
Soruşturma sırasında Loretta adlı bir yat da ortaya çıkmış. Haberlere göre fon rezaletinin baş aktörlerinden biri yatı mayısta 14,5 milyon dolara satın almış. Benetti’nin Oasis 34M modelindenmiş. Yaklaşık 34 metre uzunluğunda, beş kabinliymiş, yedi kişilik mürettebatı varmış. Kıç güvertesindeki havuza girip denizi seyredebiliyormuşsun. Dünyada bu modelden yalnızca on beş adet bulunuyormuş. Anlaşılan yattan asıl beklenen, sahibini öteki on dört kişiyle aynı kümeye sokmasıymış.
Karada da benzer bir filo varmış. Adamcağızın (nedense bunlar hemen daima erkek cinsindendir) beş otomobili arasında McLaren 750S Coupe, Mercedes-Benz S 580 Maybach, Bentley Continental GT Speed, Rolls-Royce Cullinan ve Audi Q8 bulunuyormuş. MASAK raporuna göre yaklaşık 200-220 milyon lira değerindeki araçlar soruşturma öncesinde başkalarına devredilmiş. “Taşıt satış bedeli” açıklamasıyla hesaba giren toplam para ise 26 bin 280 liraymış. (Bak görüyor musun kelepir malı kaçırmışız!) 1930’ların Lüküs Hayat operetinde “İki tane otomobil / Biri açık biri değil” diye övünülüyordu. Aradan neredeyse yüzyıl geçti. Otomobiller beşe çıktı, övünmenin biçimi değişmedi: “Bak, bende neler var neler!”
Gösterişin yeni sahnesi
Gösterişçilik hep vardı. Ama hem sahnelenme biçimi değişti hem de seyircisi bayağı büyüdü. Eski zamanlarda zenginliğinizi ancak çevrenizdekiler görebilirdi. Başkaları olsa olsa gazeteden (sosyete haberlerinden) öğrenirdi. Ama kaç kişi gazete okuyordu ki? Ne var ki televizyon gelince seyirci sayısı aldı başını gitti.
Ardından sosyal medya geldi. Televizyonda neyin gösterileceğine başkaları karar verirken sosyal medyada herkes kendi hayatının yayıncısı oldu. Asıl sıçramayı, kamerayı, interneti ve yayın mecrasını birleştiren akıllı telefonla yaptı. Artık zenginliğini göstermek için gazeteciye ya da televizyoncuya ihtiyaç yoktu. Yediğin ıstakozun, taktığın saatin, bindiğin yatın fotoğrafını çekip insanların önüne koyabiliyordun. “Bakın, bende neler var” diyerek yüz binlere ulaşmak işten bile değildi artık. Üstelik beğeni, takipçi ve paylaşım sayılarıyla ne kadar ilgi gördüğünü ölçebiliyordun.
Ama dikkatin çabuk dağılmak gibi kötü bir huyu var. Dün herkesi döndürüp baktıran saate bugün kimse yüz vermiyor. Onun yerine daha pahalısı, daha nadiri, daha şaşırtıcısı lazım. Yat yetmiyor, dünyada yalnız on beş kişide bulunanı alınıyor. Ama bunun da ömrü kısa. Gösteriş açlığı biraz da böyle bir şey: Doyurulmaya çalışıldıkça büyüyor.
Yani pahalı eşyanın üzerine iliştirilmiş görünmez bir etiket daha var: “Bakın bana, bakın bana!” Bazıları için zengin olmak yetmiyor. Zenginliğinin konuşulması da gerekiyor.
Bir eşyadan ne istenir?
Bunun adı bir yüzyılı aşkın süredir “gösterişçi tüketim.” Pahalı eşya yalnız kullanılmak için alınmıyor; görülmesi de gerekiyor. Kimi zaman asıl işlevi bu. İnsan kendini başkalarıyla karşılaştırıp bulunduğu yeri beğenmeyince, eşyanın fiyatıyla kendi değerini yükseltebileceğini sanıyor.
Duydunuz mu bilmem, Patek Philippe Grandmaster Chime adlı bir saat 31 milyon İsviçre frangına, bugünkü kurla kabaca 1,5 milyar liraya satılmış. Yat denize açılır, otomobil yolda gider, saat zamanı gösterir. Ama her biri, sahibinin toplumsal konumunu ilan eden bir levhadır aynı zamanda. Zaten saatin kaç olduğunu öğrenmek için saate bakılmaz. Saatini göstermek isteyen adam fıkrasını bilir misiniz? Hani, rastladığı herkese saati sorup, ardından kolundakini göstererek “Benimki de öyle!” diyeni?
AKP Grup Başkanvekilinin fotoğrafındaki Rolex böyle gündem olmuştu. Haberlerde verilen değeri 562 bin liraydı (fındık fıstık parasıymış meğer). Sahibi, “Alın teriyle helal yoldan edindiğim saatimi takmaya devam edeceğim” diyordu.Bir de yediği istakozu medyada paylaşan AKP’li hanımefendi vardı hatırlayacaksınız.
Gösterinin seyircisi
Gösterinin seyircisi de çeşit çeşit. Kimi kızıyor, kimi gülüyor. Kimi de imreniyor. “Adam becermiş” diyor. Kendisi aynı yatın güvertesine hiçbir zaman çıkamayacak olsa bile o hayatı uzaktan seyretmekten hoşlanıyor. Hatta servetin kaynağı sorulduğunda, bunu merak edenlere kızabiliyor. Behey nabekâr (yani hayırsız) diye seslenesi geliyor insanın, sorulacak soru bu değil mi? Birilerinden almadan servet birikir mi? On dört buçuk milyon dolarlık yatın parası nereden geldi sanıyorsun? (Gökten zembille mi indi?)
İşin ekonomi-politiği
Yatı, otomobili, saati yalnız sahibinin zevkiyle ya da kişiliğiyle açıklarsak asıl meseleyi kaçırırız. Çünkü önce o servetin nasıl birikebildiğine bakmak gerekiyor. Mesele yalnız birkaç açgözlü insanın, birkaç kötü fon yöneticisinin ya da iyi denetlenmeyen bir piyasanın meselesi değil. Kapitalizm zaten servetin servet üretebildiği, mülkiyetin yeni mülkiyet yarattığı bir düzen.
Manipülasyon suçtur. Ama servetin servet üretmesi suç değildir. Bir işçi ya da ücretli çalışmazsa yaşayamaz. Ama bir servet sahibi yalnızca sahip olduğu varlıklar sayesinde yaşayabilir, üstelik yeni gelirler de elde edebilir. Aralarındaki fark ise dur durak bilmeden büyür. Yani mesele kapitalizmin yalnız kötü işlediği anlar değil. Kurallarına uygun işlediğinde de servetin kimlerin elinde biriktiği ve bu birikimin kendini nasıl yeniden ürettiği sorusudur.
Emme basma tulumba
Borsa, tasarrufları yatırıma dönüştüren tarafsız bir pazar yeri gibi anlatılıyor bize. Oysa başka bir işlevi de var: Serveti bir yerden başka bir yere taşıyor. Birinin yüksek fiyattan sattığı hisseyi bir başkası satın alıyor. Sonradan girenlerin elindeki hisseler fiyatlar düştüğünde değer kaybediyor. Ama kaybedilen para buharlaşıp uçmuyor, daha önce çıkmayı başaranların hesabında “kuzu kuzu” yatıyor. Bir de Marksist eleştirinin “hayali sermaye” dediği şey var: Üretim sürecinde henüz gerçekleşmemiş gelir beklentileri fiyatlanıyor, buna bağlanan kâğıtlar alınıp satılıyor ve para, üretimden giderek uzaklaşan bir kazanç kapısına dönüşüyor. Bu mekanizma, küçük tasarruf sahiplerinin birikimini emip büyük servet sahiplerinin hesabına basan bir tulumba gibi çalışıyor.
“Yemleme”
Borsa spekülasyonlarında bunun daha özel bir biçimi var. Argoda buna “yemleme” deniyor. Bir hisse hareketlenmeye başlar, fiyatı kısa sürede birkaç katına çıkar. Erken girenlerden bazıları gerçekten para kazanır. Kazanç hikâyeleri hızla yayılır. İşte yem budur. Küçük tasarruf sahibi yükselişin devam edeceğini düşünerek “Ben de kazanabilirim” diye hisseye girer. Yeni gelen para fiyatı yukarı taşıdıkça önce girenlerin kazancı artar. Bu da daha fazla insanı çeker. Spekülasyonu başlatanlar veya hisseyi daha düşük fiyattan toplamış olanlar da bu yeni alıcılara ellerindeki hisseleri fahiş fiyatlarla satarak borsadan çıkma imkânını bulur.
“Keriz silkeleme”
Yükseliş sona erdiğinde son gelenlerin elinde değeri düşmüş hisse senetleri kalır, zamanında çıkan uyanıkların cebinde ise para. Borsanın argosunda buna “keriz silkeleme” denir. Önce kazanç hikâyeleriyle küçük tasarruf sahipleri piyasaya çekiliyor, sonra hisselerini yüksek fiyattan satanlar paralarını alıp gidiyor. “Keriz” denenler, çoğu zaman birikimini enflasyondan korumaya çalışan küçük birikim sahipleri. Silkeleyenlerin kim olduğuysa nedense pek söylenmiyor.
Yemin büyüğü
Ama yem yalnız “şu hisse yükselecek” sözü değil. Daha büyük bir yem var: “Sen de zengin olabilirsin.” Beş otomobil, yat, Rolex, uzak ülkelerde tatiller, sosyal medyada durmadan önümüze düşen lüks hayatlar bu vaadin vitrini gibi çalışıyor. İnsan yalnızca bir hisse ya da fon almıyor. Çoğu kez o hayatın ihtimalini alıyor. (Kelepir ihtimal satışlarını kaçırmayınız!)
Üstelik bu hayali yalnız spekülatörler satmıyor. Reklamlar, sosyal medya, finans sektörü ve durmadan anlatılan başarı hikâyeleri de aynı cümleyi tekrarlıyor. Doğru yere yatırım yaparsan, doğru fırsatı yakalarsan, yeterince cesur davranırsan sen de o tarafa geçebilirsin. Böylece eşitsizlik yalnız katlanılan bir durum olmaktan çıkıyor, ulaşılması gereken hayatın reklamına dönüşüyor. Seyirci “Bu kadar servet neden bir tarafta birikiyor?” diye sormak yerine “Ben nasıl o tarafa geçerim?” diye sormaya başladığında gösteri amacına ulaşmış oluyor.
Bu tarafta kalıp adaletsiz düzenle mücadele etmek akla gelmiyor tabii. (Ama akla gelmesin diye solu ezmek üzere yıllardır yapılanları da unutmayalım.)
Trajedi ve budalalık
Gösterişçi tüketimi hicvetmekle yetinirsek Türkiye’deki gelir dağılımını, yani gösterişçiliğin zeminini gözden kaçırırız.
TÜİK’in Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025 raporuna göre geliri en yüksek yüzde 20, toplam gelirin yüzde 48’ini aldı. En düşük gelirli yüzde 20’nin payı ise yüzde 6,4’tü. Şöyle düşünelim: Beş kişiyiz ve aramızda bölüşülecek yüz lira var. İçimizden biri 48 lirayı alıp “Kalanı aranızda bölüşün” diyor. Daha biz kalan 52 liraya (aval aval) bakarken ikincimiz 20 lira 60 kuruşu, üçüncümüz de 14 lira 60 kuruşu kaldırıyor. “Sona kalan” ikimiz için masada 16 lira 80 kuruş var. Derken dördüncümüz 10 lira 40 kuruşu cebine koyuyor. Beşinci de 6 lira 40 kuruş ile sürünüyor. O biçare 6 lira 40 kuruşla nasıl geçineceğini, birinci “adamımız” ise beş otomobilini nereye koyacağını düşünüyor.
Gelir dağılımının alt basamaklarındakilerin payına trajedi düşüyor.
Tepede ise servete yeni kavuşup bunu cümle aleme ilan etmeden duramayan gösteriş budalaları var.
Hele de siyasal ilişkilerin açtığı yoldan roket hızıyla yükselmişlerse…
Zenginlik o kadar hızlı birikiyor ki parayı ne yapacaklarını şaşırıyorlar.
Ne kadar hızlı, o kadar budala!
T24'ten kamuyona - Türkiye’yle dertleşme; T24’e erişim nasıl engellenebildi!
Ne oldu?
Karar tebliğden önce Adalet Bakanlığı'nın WhatsApp gruplarında paylaşıldı
Adalet Bakanlığı, basın gruplarında paylaştığı notla, dünyada da referans gösterilen, Türkiye'nin en büyük bağımsız haber sitesi T24'ün internet ve sosyal medya hesaplarının 'LGBT propagandası' yaptığı suçlamasıyla İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği'nce erişime kapatıldığını duyurdu. Bilgi notunda ayrıca T24'ün LGBTİ+'lar hakkındaki içerikleri de dosya şeklinde gönderildi. Erişim engeli olarak alınan karar, gönderildiği Siber Güvenlik Başkanlığı tarafından akşam saatlerinde e-posta yoluyla T24'e tebliğ edildi. İlgili 118 içerik ile T24’ü erişime kapatma kararının, 29 Eylül'de alındığı öğrenildi. Mahkeme kararında, sulh ceza hâkimliğinin erişim engeli talebini 25 Eylül'de reddettiği, ancak itirazı değerlendiren mahkemenin daha sonra erişim engeli kararı aldığı bilgisi yer aldı. Kararda, T24'ün söz konusu haberleri ve sosyal medya paylaşımlarının "Türk aile yapısını zayıflatmaya yönelik olduğu" ve içeriklerin "gençlerin cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği konularındaki gelişim süreçlerini olumsuz etkileyebileceği" iddia edildi. Bu iddialarla, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Hakkında Kanun'un 8/A maddesine dayanarak "suç işlenmesinin önlenmesi ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişim engeli ve içeriğin yayından çıkarılması yönünde karar verildiği bildirildi. Kararın BTK sayfasında yayımlanmasının ardından, 17 yıldır bağımsız gazetecilik yapan T24 haber sitesi 30 Eylül 2026 tarihinde erişime engellendi.
T24'e erişim engeli dünya basınında: Katıksız gazeteciliğe darbe!
T24 hakkında iftira ve linç kampanyası
T24 hakkında X'te bir süredir bazı hesaplar tarafından iftira kampanyası yürütülüyordu. Farklı hesaplarca servis edilen aynı video görseli ve aynı metinde, "'Basın özgürlüğü' söylemi üzerinden yürütülen tartışmanın merkezinde bu kez T24’e aktarıldığı belirtilen fonlar var. Söz konusu fonların hangi kaynaklardan geldiği, hangi amaçlarla sağlandığı ve yayın politikasıyla nasıl bir ilişki taşıdığı kamuoyunca sorgulanıyor. Özellikle LGBT içerikleri üzerinden aile yapımızı hedef alan yayınlarla öne çıkan T24’ün asıl niyeti belli" ifadeleri yer alıyordu.
DOĞAN AKIN YAZDI:
T24 17 yaşında: Bir “aynı fikirde olmama hakkı” hikâyesi
Kendinize ve bağımsız gazeteciliğe bir iyilik yapın, reklamsız T24’e abone olun!
‘Haber elemanı’ arkadaşlar; nerede bu Almanya paraları, söyleyin bölüşelim!
Dünyada ve Türkiye’de T2417 yıldır tek kuruş almadı!Hiçbir şirket, kişi, kurum, kuruluş, dernek, örgüt, fon ve benzeri oluşumla bir ilişkisi bulunmayan, kendi ürettiği imkânlar dışında hiçbir dış kaynak tüketmeyen bağımsız internet gazetesi T24; 1 Eylül 2009'da yayına başladı. Aradan geçen 17 yılda hiçbir kişi, kurum, şirket, fon ve benzeri bir yapıdan tek kuruş almadı. T24 hesapları Maliye tarafından defalarca denetlendi, fon aldığına dair hiçbir bulguya rastlanmadı. Gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi!Guardian Vakfı ile Norveç Sosyal Bilimler Derneği'nin ortaklığıyla Medya Araştırmaları Derneği tarafından 2018'de yapılan araştırmada T24 "gazetecilerin en çok bildiği ve düzenli takip ettiği haber sitesi" olarak tespit edildi. Dünyanın önde gelen paylaşım organizasyonlarından TEDX Konuşmaları'nda, kuruluşu ve kazandığı etkiyle hikâyesi sahneye davet edilen Türkiye'deki ilk ve tek haber sitesi T24 oldu. Yapay zekâ bilgi doğrulamak için en çok T24’e başvuruyor!Stanford Üniversitesi’nin 12 bin 600 soru yönelterek yaptığı, sonuçları temmuz ayında açıklanan araştırmanın sonuçlarına göre; yapay zekâ platformlarının Türkçe bilgi doğrulama süreçlerinde başvurduğu mecralar arasında T24 birinci sırada çıktı.
|
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|
Çizgi: Selçuk Demirel

