Okuduğunuz veya izlediğiniz siyasi haberler sağlığınızı bozabilir mi?
Araştırmalara bakılırsa bozabiliyormuş.
Son yıllarda özellikle ABD’de, siyasal kutuplaşmanın insan sağlığı üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmalar hızla artmış. Bu araştırmalarda “political stress” (siyasal stres) ve “political anxiety” (siyasal kaygı) gibi kavramlar kullanılmaya başlanmış. Üstelik insanların sürekli olumsuz haber başlıklarına maruz kalmasının yarattığı kronik gerilimi anlatmak için harika bir ad önerilmiş: “Headline Stress Disorder,” yani Haber Başlığından Kaynaklanan Sinir Bozukluğu.
Araştırmalara göre yoğun siyasal gerilim, ruh ve beden sağlığını bozabiliyormuş. İnsan siyasi gelişmeler nedeniyle derin endişelere kapıldığında beden stres hormonları salgılıyor; kalp daha hızlı çarpıyor, tansiyon yükseliyor, karaciğer de kana daha fazla glikoz veriyormuş. Bu tepkiler kısa sürdüğünde bedenin tehlike karşısındaki doğal savunmasının bir parçası sayılıyormuş. Ama alarm hali günler, aylar, hatta yıllar boyunca devam ederse uykusuzluk, çarpıntı, baş ağrısı ve mide rahatsızlıkları gibi kalıcı sorunlara yol açabiliyormuş.
Anlaşılan siyaseti yalnızca zihnimizle değil, sinir sistemimiz, uykumuz, mide asitlerimiz, tansiyonumuz ve kan şekerimizle de yaşıyoruz.
Fakat asıl mesele sağlık değil.
Asıl mesele, insanı sürekli alarm halinde tutan bu düzenin neredeyse olağan hale gelmesi. Gözaltılar, tutuklamalar, görevden almalar ve avukatlarına haber vermeden yapılan cezaevi sevkleri gündelik hayatın sıradan parçalarına dönüşürken, insan her yeni olayda daha ağırının ortaya çıkmasını bekliyor. Üstelik bütün bu “olağan” haberlere Gülistan Doku dosyasında ortaya çıkan yeni bulgular da eklenince, duyulan öfke ve çaresizlik daha da ağırlaşıyor.
Gülistan Doku’ya ne oldu?
Genç bir kadın altı yılı aşkın süredir kayıp. Fakat artık ortada yalnızca aydınlatılamamış bir kayıp vakası yok. Soruşturma ilerledikçe Gülistan Doku’nun öldürülmüş ve bedeninin taşınmış olabileceğine, gerçeğe ulaşmayı sağlayabilecek delillerin ise sistemli biçimde ortadan kaldırıldığına ilişkin iddialar güçleniyor.
Dosyaya giren bilirkişi raporlarına ve soruşturma kapsamındaki beyanlara göre Gülistan’ın cansız bedeninin taşınmasında kullanılmış olabileceğinden kuşkulanılan otomobil satılmış, yerine aynı marka ve renkte başka bir araç alınarak eski plaka ona takılmış. Aracın güzergâh bilgilerini taşıyan dijital kartı üç kez formatlanmış. Gülistan’ın SIM kartı savcılık yerine bazı kamu görevlilerinin eline geçmiş, başka bir telefona takılarak sosyal medya hesaplarına girilmiş ve bazı veriler silinmiş. Hastane kayıtları profesyonel bir müdahaleyle yok edilmiş, kamera görüntülerinin bazı kısımları makaslanmış. Üstelik bu işlemlerin çevresinde bir vali, emniyet personeli, hastane yöneticileri, bilgi işlem çalışanları ve korucular dahil birçok kamu görevlisinin adı geçiyor.
Hani polisiye dizilerde olay yeri inceleme ekipleri vardır ya; insan dosyadaki ayrıntıları okurken, sanki bir olay yeri inceleme uzmanı suç izlerinin nasıl ortadan kaldırılacağını birilerine tek tek göstermiş kuşkusuna kapılıyor.
Elbette şüpheli veya tutuklu olmak suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Ancak masumiyet karinesi, ortaya çıkan tablonun siyasal anlamını görmemize engel değil. Gülistan Doku’ya ne olduğu henüz bütün açıklığıyla bilinmiyor; fakat onun kaybolmasından sonra elde edilen bulgular, bazı kamu görevlilerinin de içinde bulunduğu büyük bir örtbas girişimiyle karşı karşıya olduğumuz endişesini büyütüyor.
Örtbas iddiasından kayıt dışı şiddete
Soruşturma dosyasına yansıyan mesaj kayıtlarına göre başka bir sarsıcı olay daha var.
Gülistan Doku’nun kaybolmasının ardından olayın örtbas edilmesinde rol oynadığı ileri sürülen üst düzey kamu yöneticisinin, sosyal medyada kendisini eleştiren bir vatandaşın profilini o sırada görevde bulunan bir polis memuruna göndererek “gereğini yaparsanız kardaş” diye yazdığı iddia ediliyor. Dosyaya yansıyan kayıtlara ve beyanlara göre bu kişi daha sonra resmî emniyet kayıtlarında görünmeyen bir “şafak operasyonuyla” evinden alınmış, ağır biçimde dövülmüş ve kanlar içindeki fotoğrafı söz konusu yöneticiye gönderilmiş. Yöneticinin de “teşekkür ederim kardeşim” cevabını verdiği ileri sürülüyor.
Bu iddiaların doğru olması halinde, kamu gücünün kişisel bir hesaplaşma aracına dönüştürüldüğü sonucuyla karşı karşıya kalırız. Böyle bir durumda bir yöneticiyi eleştiren vatandaş hedefe konmuş, polis onu cezalandırmak için kullanılmış, kişisel verilerinden yararlanılmış ve uygulanan şiddet, adeta tamamlanmış bir görev gibi yöneticiye bildirilmiş olur.
Bize de kara kara düşünmek kalır: Polis kimliği taşıyan kişiler bir gün kapımızı çalarsa ne yapmalıyız? Acaba açmadan önce polisi mi arasak?
Devletin kişiselleşmesi
Böyle durumlarda sistemi aklamak için “Her kurumda suç işleyen, yetkisini kötüye kullanan veya çıkar peşinde koşan kişiler bulunabilir” derler. Ama sorun, bazı kamu görevlilerinin kötü çıkmasından ibaret değil.
Valilik, emniyet, hastane, adliye gibi kurumlar hukukun sınırları dışına asla çıkamamalıdır. Kayıtlar amir istiyor diye silinememeli, devletin imkânları da kişisel hesaplaşmanın aracı haline getirilememelidir.
Eğer bunlar oluyorsa kamu görevi kişisel iktidarların uzantısı olmuş demektir. Böyle bir durumda yönetici kendini devlet sanmaya başlar, ona yöneltilen eleştirileri devlete saldırı ve kamu düzenine tehdit olarak görür. Altındaki görevliler de hukukun sınırlamalarına boş verip amirlerinin ağzına bakar hale gelir.
Cezasızlığın yarattığı tedirginlik
Suç haberleri çoğalınca tedirgin oluruz. Ama asıl sorun, suçun cezasız kaldığı düşüncesi zihnimize yerleştiğinde başlar. Hele olayın içinde devlet görevlileri varsa ciddi biçimde kaygılanmaya başlarız. Hastane kayıtlarına, tutanaklara, delillere, hatta polis hüviyetine güvenilebilir mi? Bir kamu görevlisi suç işlerse başka kamu görevlileri onun peşine mi düşer, yoksa suçluyu kollamak için seferber mi olur?
Bu kuşku yaygınlaştığında devlet de insanı tedirgin eden bir güce dönüşür.
Bedenin siyasete verdiği cevap
Evet, hukuk dışılığa, işlenen suçların cezasız kalmasına ve ağır siyasal adaletsizliklere dair haberler yalnızca ruh halimizi değil, bedenimizi de etkiliyor; uykumuzu bozuyor, tansiyonumuzu ve kan şekerimizi yükseltiyor.
Fakat buradan “Siyasi haberleri izlemeyelim, sağlığımızı koruyalım” sonucu çıkarılmamalı. Çünkü zihnimizi ve bedenimizi yoran aslında karşılaştığımız haberler değil, bu haberleri doğuran düzen. Televizyonu kapatmak ya da sosyal medya bildirimlerini susturmak bizi bir süre rahatlatabilir. Ama kayıp genç kadını bulmaz, silinen kayıtları geri getirmez, devletin imkânlarıyla bir vatandaşa şiddet uygulandığı iddiasını da ortadan kaldırmaz.
Yani asıl mesele siyasetin insanın kaldırabileceğinden fazla kötülük üretmesi.
Anlaşılan bu ülkede hukuk ve insan hakları ihlallerinin derecesini yalnızca hukukçuların, siyaset bilimcilerin ve sivil toplum kuruluşlarının yazı ve raporlarından değil, bozulan uyku düzeninden, yükselen tansiyondan, çarpıntılardan, mide ekşimelerinden ve kan şekeri değerlerinden de takip etmek gerekiyor.
Son baktığımda benimki 300’ü bulmuştu!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


