Eğer bir seçimi kaybetmişsek, meseleye bir de şöyle bakmak gerekir: Demek ki kazanmayı hak etmemişiz. Kazanan tarafa oy verenlerin dertlerini, beklentilerini ve korkularını anlayamamış, belki bu korkuları daha da büyütmüşüz. İktidara karşı olanların hepsine ulaşamamışız. İktidar seçmeninin bir bölümünü de ortak bir geleceğin mümkün olduğuna inandıramamışız.
Seçim sonuçlarına böyle bakmak kolay değil. Yenilenler çoğu zaman kusuru başkalarında arar. İktidarın devlet imkânlarını kullanmasından, medya üzerindeki hâkimiyetinden, yargıyı siyasallaştırmasından ve seçim sisteminin adaletsizliğinden söz ederler. Bunların hepsi doğru. Fakat seçim hilesi yapılmadığı ve seçmen iradesini sandığa yansıtabildiği sürece eşitsiz şartlar yenilginin ancak mazereti olabilir. Muhalefetin görevi yenilgilerine mazeretler bulmak değil, iktidarın bütün üstünlüklerini aşabilecek büyüklükte bir toplumsal güç oluşturabilmektir.
Macaristan’ın iki seçimi
Macaristan bu bakımdan öğretici bir örnek. 2022 seçimlerinde altı muhalefet partisi Viktor Orbán’a karşı birleşmişti. Fakat partileri birleştirmek, seçmenleri birleştirmeye yetmemişti. Ortada büyük bir toplumsal hareket değil, seçim kazanmak amacıyla yan yana gelmiş bir partiler ittifakı vardı. Muhalefet Budapeşte’de ve diğer büyük şehirlerde güçlüydü, fakat taşraya ulaşamıyordu. Ukrayna savaşı başlayınca Orbán’ın işi daha da kolaylaşmıştı. Seçmene kabaca şunu söyledi: “Ben iktidarda kalırsam Macaristan savaşa girmez; muhalefet gelirse ne olacağı belli olmaz.” Muhalefet bu basit ama etkili propagandaya cevap veremedi. Medya Orbán’ın elindeydi, seçim sistemi de onun lehine işliyordu. Fakat asıl sorun, muhalefetin bütün bunlara rağmen kazanmasını sağlayacak kadar genişleyememesiydi.
Dört yıl sonra aynı ülkede Orbán yeniliverdi. Çünkü bu defa karşısında altı partinin zoraki ittifakı değil, daha önce Orbán’a oy vermiş seçmenlere de ulaşabilen Péter Magyar’ın TISZA (Saygı ve Özgürlük) Partisi vardı. Magyar hayat pahalılığından, sağlık hizmetlerinin kötüleşmesinden ve yolsuzluklardan söz etti, seçmenin güvenlik kaygılarını da küçümsemedi. Seçim sistemi aynıydı, medya yine büyük ölçüde Orbán’ın denetimindeydi. Ama muhalefet etme tarzı değişmişti.
Partileri değil, tabanları birleştirmek
Türkiye muhalefeti de 2023 seçimlerine, partiler arasındaki uzlaşmanın tabanları da birleştireceği varsayımıyla girdi. Ama liderlerin aynı masaya oturması, ortak aday belirlemesi ve seçim bölgelerini paylaşması yeterli olmadı. Birbirlerine güvenmedikleri apaçık partilerin seçmenlerinden, birbirlerine güvenmeleri beklendi. Seçmen “Bunlar seçimi kazanırsa ülkeyi birlikte nasıl yönetecek?” sorusunun cevabını alamadı.
Muhalefet bugün daha farklı yaklaşıyor ve partileri değil, tabanları birleştirmek istiyor. Ancak bu yönelişin sonuç vermesi, herkesin kendisini bu ülkenin eşit ve güvende bir parçası olarak görebileceği bir düzen önermeye bağlı. Üstelik böyle bir düzen, yalnızca muhaliflere değil, iktidara oy verenlerin en azından bir bölümüne de cazip gelmeli ve güven vermeli.
Kürtlerle ilişki
Tabanları birleştirme stratejisinin en önemli sınavı, Kürt seçmenle kurulacak ilişki. Türkiye’de iktidarı değiştirebilecek çoğunluğun Kürtlerin desteği olmadan kurulamayacağı açık. Buna rağmen ana muhalefet, kısa bir süre önce Kürtlerin oyunu isterken onların talepleriyle açık ve kararlı bir ilişki kurmaktan kaçındı. Kürt seçmenin desteğinin görünür hale gelmesinin milliyetçi seçmeni uzaklaştıracağından korktu ve Kürtlere adeta “Bize oy verin ama mümkünse yanımızda görünmeyin” dedi. Bu tutum Kürt seçmene yeni bir düzenin eşit ortağı değil, seçim aritmetiğinin sessiz unsuru gibi görüldüğünü düşündürürken milliyetçi seçmende de kendisinden birtakım pazarlıkların saklandığı kuşkusunu doğurdu.
Günümüzün ana muhalefet partisinin Kürt seçmenle nasıl bir ilişki kuracağını sınayacak bir seçim henüz yapılmadı. Ancak silahlı siyaset döneminin sona ermesi gibi hayati bir konudaki Çerçeve Yasa oylaması Kürt seçmene umut vermedi. Yeni Parti’nin 91 milletvekilinden 35’i yasaya kabul, 54’ü ise ret oyu kullanmıştı. Oysa yasanın eksikleri eleştirilirken silahlı mücadele döneminin kapanmasını da açıkça savunabilirdi. Hatta bu partinin silahların susmasının, mahkûmların salıverilmesinin, dağdakilerin ve sürgündekilerin dönmesinin ülkeyi bölmeyeceğini milliyetçi seçmene anlatması gerekiyordu.
Bir tarafı ürkütmemek için öteki taraf göz ardı edilirse geniş bir seçmen tabanı oluşturmak mümkün olmaz. Muhalefet, Kürtleri barış ve eşitlik içinde yaşayacaklarına, Türkleri de ülkenin birlik ve güvenliğinin korunacağına inandırmadıkça onları ortak bir gelecek düşüncesi etrafında buluşturamaz.
Demokrasi mi, nöbet değişimi mi?
Muhalefetin daha adil ve demokratik bir düzen kuracağına seçmeni inandırabilmesi de çok önemli. Oysa bazı mensupları sanki rejimin baskılarına değil de, bunların yöneldiği hedeflere itiraz ediyormuş izlenimi veriyor. Böyleleri hukuk ve özgürlükten söz ediyor ama sevmedikleri bir topluluğa aynı yöntemler uygulanınca sesleri çıkmıyor, hatta bazen bunu destekliyor.
Kısa süre önce bir Yeni Parti milletvekili, bir tarikata yönelik soruşturmanın ardından bütün tarikatların kapatılmasını istedi. Oysa tarikatlar, beğenelim ya da beğenmeyelim, bu toplumun bir gerçeği. İnsanlar bir dini önderin tarikinden (yolundan) gidebilir, birlikte dua edip sohbet edebilir veya böyle bir topluluğa mensup olabilir. Bu onları suçlu yapmaz.
Cumhuriyetin kuruluş döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılmasının tarikatları ortadan kaldıramadığını biliyoruz. Bu sadece onları yer altına itmiş ve izledikleri dini yol nedeniyle geniş bir topluluğun suçlu muamelesi görmesine zemin hazırlamıştı. İlk gençliğimde gazetelerde, “Zikir yapılan eve baskın; şu kadar mürteci kıskıvrak yakalandı” türünden haberlere sık sık rastlanırdı. Bir evde toplanıp dua eden ya da dini sohbetler yapan insanlar, sanki tehlikeli bir çeteymiş gibi sunulurdu. “Mürteci” ve “kıskıvrak” kelimelerini de özellikle severlerdi.
Elbette bu geçmiş, bugünkü operasyonların siyasi bağlamını gözden kaçırmamızı gerektirmez. İktidarın kendine muhalif dini topluluklara yönelik tutuklamaları büyük bir tantanayla duyurması, bir yandan da Uğur Mumcu cinayeti gibi yıllardır aydınlatılamayan dosyaları yeniden gündeme getirmesi tesadüf olmayabilir. Birbirinden farklı soruşturmalar yan yana dizilince devletin suç örgütleri ve karanlık yapılarla kapsamlı bir mücadele yürüttüğü görüntüsü doğuyor. CHP’li ve Yeni Partili belediyelere yönelik operasyonları da bu mücadelenin parçası olarak göstermek kolaylaşıyor.
İktidarın bu hesaplarını görmek başka, “sevmediğimiz” toplulukların hukukunun çiğnenmesine razı olmak başkadır. Böyle yapılırsa muhalefetin daha demokratik bir düzen kuracağına nasıl inanacağız? Demokratik tutum sizin gibi düşünenlerin özgürlüğü savunmaktan ibaret değil ki. Asıl sınav, “yanlış” bulduğunuz bir inanca veya hayat tarzına sahip insanların haklarını da savunurken verilmez mi?
İktidarın hukuku çiğnemesi, muhalefetin yaptığı her şeyi doğru ve meşru hale getirmez. Muhalefet, uğradığı haksızlıklar kadar bu haksızlıklar karşısındaki tutumuyla da değerlendirilir. İktidarın hukuksuzluklarını sıralamak ona kendiliğinden ahlaki üstünlük kazandırmaz. İnsanları, iktidara geldiğinde aynı yöntemleri rakiplerine uygulamayacağına inandırması gerekir. Kendisine oy vermeyenleri hasım sayan bir muhalefet Meclisin en büyük partisi olabilir, ama cumhurbaşkanlığını kazanacak büyüklükte bir değişim hareketi kuramaz.
Korkuları gidermek
İktidar seçmenini anlamamak, muhalefetin değişmeyen kusurlarından biri. İnsanların iktidara yalnızca çıkar sağladıkları, kandırıldıkları veya yeterince eğitimli olmadıkları için oy verdiğini düşünmek bazıları için çok rahatlatıcı. Çünkü böyle düşününce onları anlamaya gerek kalmıyor. Seçmeni kazanmak yerine ayıplamak, tercihini değiştirmeye çalışmak yerine ahlaken mahkûm etmek yeterli görülüyor.
AKP iktidarıyla birlikte, Cumhuriyet tarihi boyunca siyasal ve toplumsal merkezin uzağında tutulmuş mütedeyyin kesimler merkeze taşındı. Bu nedenle iktidar değişikliği, bu kesimlerin bir bölümü tarafından yeniden merkezin dışına itilme ihtimali olarak görülüyor. Hayat tarzlarının tehdit edilmesi, dini kazanımların kaybedilmesi, ülkenin bölünmesi, terörün güçlenmesi gibi korkular da buna ekleniyor. İktidarın bu korkuları büyütmesi, bunların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Muhalefetin görevi, insanlara korkularının saçma olduğunu söylemek değil, onları iktidar değiştiğinde işlerinin, ekmeklerinin, inançlarının, onurlarının ve ülkelerinin güvende olacağına inandırmaktır.
Sandıktan önce toplum
Tek adam rejimleriyle mücadelede seçim başarısı, toplum içinde kurulan sürekli ve güçlü bağlara dayanır. İktidarın yıllar içinde oluşturduğu toplumsal ilişkilerle ancak uzun vadeli ve çok katmanlı bir örgütlenmeyle baş edilebilir. Bunun sendikalardan meslek örgütlerine, öğrenci hareketlerinden mahalle dayanışmalarına kadar uzanması gerekir.
Uzun vadeli örgütlenme de tek başına yetmez. İnsanları bir arada tutacak ortak bir dil ve duygu gerekir. Farklı kesimlere aynı geleceğin parçası olduklarını hissettirebilenler büyük bir siyasal hareket yaratabilir. Türkiye muhalefeti ise milyonlarca insana bu duyguyu verecek ortak bir dil bulabilmiş değil. Herkesin kendi sloganını söylediği kalabalıkları aynı meydanda toplamakla bir halk hareketi yaratılamaz.
En dürüst açıklama
Muhalefet uzun süre iktidar karşıtlığını başlı başına bir siyasi program saydı. Oysa seçmen yalnızca kimin gitmesi gerektiğini değil, onun yerine neyin geleceğini de bilmek ister. Ekonominin nasıl düzeltileceği, yoksulluk ve yolsuzlukla nasıl mücadele edileceği, adaletin nasıl kurulacağı, devlet kadrolarının nasıl belirleneceği ve güvenliğin nasıl sağlanacağı konusunda somut ve inandırıcı bir gelecek tasavvuru sunulmadıkça iktidarın yıpranması muhalefetin güçlenmesi anlamına gelmez.
Seçimi kazanmayı hak etmek, seçmenden oy istemeden önce onun güvenine layık bir siyaset kurmaktır. Muhalefet birleşemiyor, farklı kesimleri ortak bir duyguda buluşturamıyor, korkuları azaltmıyor, demokratik bir düzen kuracağına güven vermiyor ve baskıcı zihniyetten koptuğunu gösteremiyorsa yenilgisini yalnızca medya düzeniyle, seçim sistemiyle veya devlet imkânlarıyla açıklayamaz.
Bazen en dürüst açıklama en basit olandır: Kazanmamışsak, kazanmayı hak etmemişizdir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


