Kadınların mücadeleciliği

Kadınların mücadeleciliği

Kadınlar dünyaya erkeklerden daha cesur, daha dirençli ya da daha erdemli gelmiyor. Fakat eşitsizliği erken tanıyor, hayatı ayakta tutmanın yükünü daha çok taşıyor ve başkalarının verdiği kararların sonuçlarını daha doğrudan yaşıyor. Yaşar Kemal’in Zeyno’su da bu yüzden bize tanıdık geliyor

Kadınların mücadeleciliği

Yaşar Kemal’in romanlarında kadınlar yalnızca acıya katlanan, aileyi ayakta tutan ya da erkek kahramanların çevresinde kalan kişiler değildir. Birçok kadın karakter, herkesin boyun eğdiği yerde söz alır, çevresindekileri harekete geçirir ve direnişe yön verir. Teneke romanındaki Zeyno bunlardan biridir. Çeltik ağalarının köyü su altında bırakmasına, sıtma tehlikesine ve yöneticilerin kayıtsızlığına karşı sesini yükseltir. Kahvehanede bekleyen erkekleri utandırır, Kürt Memed Ali’yi direnmeye teşvik eder ve köyün öfkesini bir hak arayışına dönüştürür. Zeyno, köylülerin korkup sustuğu yerde öne çıkan, yaşlı ve deneyimli bir halk önderidir.  

Eminim ki siz de kendi hayatınızda Zeyno’nun benzerlerine rastlamışsınızdır. Çevre ve yaşam alanlarının savunulmasından eşitlik ve özgürlük mücadelelerine kadar pek çok alanda kadınlar öne çıkıyor. Kurutulacak derenin yanında, maden sahasına çevrilmek istenen ormanın kıyısında, şehirlerin sokak ve meydanlarında ön safta yer alıyorlar. Bazen jandarma barikatına, bazen şirketlere, bazen devletin yasaklarına, bazen de evlerindeki erkeklerin “boş ver, uğraşma” diyen sesine karşı… Erkeklerin yorulduğu, pazarlığa razı olduğu ya da sessizleştiği anlarda kadınların kolayca geri çekilmedikleri görülüyor. 

Bunu “kadın doğasıyla,” annelik içgüdüsüyle ya da yaratılıştan gelen ahlaki bir üstünlükle açıklamak yanıltıcı olur. Kadınların mücadeleciliği yaşadıkları eşitsizliklerden, üstlendikleri gündelik yüklerden ve tarih boyunca edindikleri deneyimlerden gelir. 

Eşitsizlikle erken karşılaşmak

Belki de asıl belirleyici olan kadınların erkek egemen bir dünyada ezilen tarafta olmaları. Ama bu cevap fazla genel. Birçok kadın haksızlığı hayatın içinde, erken yaşlardan itibaren öğrenir. Ama her kadının hayatı her erkeğinkinden daha zor değildir. İnsanların hayatlarını yalnızca cinsiyetleri belirlemez. Sınıfsal konumları, eğitimleri, etnik kökenleri ve nerede yaşadıkları da önemlidir. Ancak kadın olmak, eşitsizliğe yeni bir katman ekler. 

Kadınlar çocukların ve yaşlıların bakımından, evin ve gündelik geçimin sürdürülmesinden de sorumlu tutulur. Bu da onlara kimi zaman susarak ayakta kalmayı, kimi zaman birbirlerine tutunmayı, kimi zaman da otoritenin diline teslim olmamayı öğretir. Evde, tarlada, pazarda, okul ve adliye kapısında öğrendikleri küçük direnme biçimleri, kriz anlarında açık bir siyasal tutuma dönüşebilir. 

Erkek egemen kamusal hayatın terbiyesi

Bir de erkeklerin kamusal hayatta nasıl biçimlendirildiği meselesi var. Erkekler bürokraside, ihale düzeninde, parti teşkilatlarında, sadakat ağlarında ve amir-memur ilişkilerinde daha fazla yer alır. Askerliğin ast-üst ilişkisi bu terbiyenin en sert biçimlerinden biridir. Bunlar onları hiyerarşiye uyum sağlamaya, güçlüye yakın durmaya, emri yukarıdan beklemeye ve düzenle pazarlık etmeye alıştırabilir.  

Kadınlar bu alanlardan dışlandıkları için ağır eşitsizliklere maruz kalırlar, fakat aynı dışlanma onları hiyerarşik sadakat düzeninin bazı aşındırıcı etkilerinden görece uzak tutar.  

Ama bu, kadınların her siyasal alanda erkeklerden daha ön planda oldukları anlamına gelmiyor. Kadınlar parti ve sendika yönetimlerinde, parlamentolarda ve adaylık süreçlerinde hâlâ az temsil ediliyor. Çünkü önlerinde bakım yükünden zaman ve para sıkıntısına, cinsiyetçi önyargılardan erkek egemen parti yapılarına kadar pek çok engel var. 

Kadın mücadelesinin tarihsel hafızası 

Kadınların mücadeleciliğini besleyen kaynaklardan biri de geçmiş kuşaklardan devraldıkları deneyim. Oy hakkı mücadelesi bu tarihsel hafızanın en bilinen örneklerinden biri. Kadınlar yıllarca dilekçeler verdiler, toplantılar yaptılar, parlamentoların kapısını aşındırdılar. Bunlar yetmeyince sokağa çıktılar, sivil itaatsizlik eylemleri yaptılar, hapse atıldılar ve açlık grevlerine giriştiler. 

8 Mart’ın tarihi de bu ortak hafızanın bir parçası. Kadınlar yalnızca “kadın oldukları için” değil, işçi ve yoksul olarak emeklerinin görülmesini, sözlerinin duyulmasını ve yurttaş olarak tanınmayı istedikleri için mücadele ettiler. Tekstil işçilerinden barış isteyen kadınlara kadar bütün bu mücadelelerde ekmek, özgürlük ve siyasal haklar iç içeydi. 

Çevre mücadelesi neden kadınları öne çıkarıyor? 

Bir orman yok edildiğinde, bir dere HES nedeniyle kuruduğunda ya da bir maden ocağı suyu ve toprağı zehirlediğinde mesele çoğu zaman iş, gelir, mülkiyet veya üretim açısından tartışılır. Kadınlar ise aynı ykımı daha gündelik ve somut bir yerden hisseder: Su nereden gelecek? Çocuk ne içecek? Hayvan neyle beslenecek? Bahçe nasıl sulanacak? Ekolojik yıkım kadınların hayatına soyut bir “çevre sorunu” olarak değil, yaşamın sürdürülmesi sorunu olarak girer. Çevre mücadelelerinde kadınların sık sık öne çıkması biraz da bundandır. 

1970’lerde Hindistan’daki Chipko Hareketi’nde kadınların ağaçlara sarılması, kendi hayatlarına, çocuklarının geleceğine ve köyün varlık koşullarına sarılmasıydı. Aynı hayat bilgisi Bergama’dan Akbelen’e, Cerattepe’den Kazdağları’na, Karadeniz’deki HES karşıtı hareketlerden zeytinliklerin savunulmasına kadar Türkiye’deki pek çok direnişte de karşımıza çıktı. 

Geceyi ve sokağı terk etmeyenler 

Şehirli kadınların mücadelesi ise başka bir yerden beslenir. Kent onlara okulun, işin, üniversitenin, sendikanın, siyasetin ve feminist hareketin kapılarını açar. Daha çok sokağa çıkar, çalışır ve görünür olurlar. Ama şehir onlara sınırlar çizer. Sokakta, işyerinde, okulda, toplu taşımada nasıl davranacakları, bedenleri hakkında nasıl karar verecekleri sürekli denetlenir. 

Kent kadınlara eşitlik vaat eder ama artan görünürlükleri onları daha yoğun bir erkek denetimine maruz bırakır. Feminist hareket bu çelişkiyi açığa çıkarır. Mesele yalnızca gece eve dönebilmek, işe gidebilmek ya da sokakta var olabilmek değil, nasıl yaşanacağına kimin karar vereceğidir. 

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşü, geceye, sokağa, bedene ve söze yönelik erkek denetimine karşı ısrarlı bir cevaptır. “Gece sokakta ne işin var?” sorusuna kadınların “Gece de bizim, sokak da bizim, hayat da bizim” demesidir. Yürüyüşün yasaklara, polis barikatlarına ve güzergâh engellemelerine rağmen yıllardır sürdürülmesi, kadınların bedenleri ve hayatları üzerinde kurulmak istenen denetime boyun eğmediklerini gösterir. 

Orman nöbetiyle gece yürüyüşü ilk bakışta birbirinden uzak görünebilir. Oysa ikisinde de kadınlar hayatlarına ve geleceklerine başkalarının karar vermesine karşı çıkmaktadır. 

Bakım emeğinin siyasal aklı 

Kadınların bazı mücadelelerde daha kararlı davranması, gündelik hayatı ayakta tutma sorumluluğuyla da ilgilidir. Evin dağılmaması, çocuğun aç kalmaması, yaşlıya bakılması, tarlanın sürülmesi, hayvanın beslenmesi, yemeğin pişirilmesi, borcun çevrilmesi ve akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesi büyük ölçüde kadınların omzundadır. 

Bu yük kadınlara pratik bir hayat bilgisi kazandırır. Bakım emeği sürekli planlama, kaynak yönetimi ve kriz çözme becerisi gerektirir. Para yetmediğinde neyin kısılacağını, çocuk hastalandığında kime başvurulacağını, yaşlı bakımıyla tarla işinin nasıl birlikte yürütüleceğini genellikle kadınlar bilir.  

Bakım emeği bir yandan da kadınlara örgütleme becerisi kazandırır. Evin içinde, tek başına yapılan bir iş gibi görünse de komşuluk, akrabalık, imece, dayanışma ve haberleşme ağları içinde yürür. Kadınlar bilgi paylaşır, çocuk ve hasta bakımını üstlenir, yemek ve haber taşır, birbirlerinin yardımına koşarlar. Bu görünmeyen ilişkiler, direniş anlarında hızla dayanışma ağlarına dönüşebilir. Bakım emeği eve kapalı değil, gerektiğinde sokağa, köy meydanına, mahkeme kapısına ve orman nöbetine taşabilen toplumsal bir güçtür. 

Doğa değil, tarih

Kadınlar dünyaya erkeklerden daha cesur, daha dirençli ya da daha erdemli gelmiyor. Fakat eşitsizliği erken tanıyor, hayatı ayakta tutmanın yükünü daha çok taşıyor ve başkalarının verdiği kararların sonuçlarını daha doğrudan yaşıyor. Yaşar Kemal’in Zeyno’su da bu yüzden bize tanıdık geliyor. 

Onları öne çıkaran gizemli bir kadınlık özü değil, eşitsizlikle, emekle ve direnişle örülmüş tarihleri.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler