Cumhuriyet Halk Partisinin bir Merkez Yönetim Kurulu üyesi, birlikte yaşadığı kadına evin bahçeye bakan verandasında önce bir tekme attı, ardından “Bırak beni” diye bağıran mağduru zorla evin içine sürükledi. Ne var ki verandayı gören bir güvenlik kamerasının olanları kaydetmesi şiddeti uygulayan kişi açısından büyük bir talihsizlikti.
Eğer kamera kaydı bulunmasaydı ne olacağını tahmin etmek zor değil. Başka birçok olayda karşılaştığımız savunmalar art arda dizilecekti. “Öyle bir şey olmadı” denecek, kadının anlatısı ile erkeğin inkârı birbirine eşit iki iddiaymış gibi karşı karşıya konacaktı. Dayak “tartışmaya,” saldırı “arbedeye,” tek taraflı şiddet “karşılıklı itişmeye” dönüştürülecekti. Böylece şiddet uygulayan erkek aradan çekilecek, geriye yalnızca “sorunlu bir ilişki” kalacaktı.
Sonra da sıra kadının davranışlarına gelecekti. “Peki kadın ne yapmıştı?” “Onu tahrik etmiş olabilir miydi?” diye sorulacak, sorumluluk azar azar kadının üzerine aktarılacaktı. Eğer şikâyet etmekte gecikmişse “Madem şiddet gördü, neden daha önce konuşmadı?” denecekti. Korku, tehdit, ekonomik bağımlılık ve daha ağır şiddete uğrama ihtimali hesaba katılmayacak, kadının susması şiddetin sonucu değil, böyle bir şey yaşanmadığının kanıtı sayılacaktı. İlişkiyi hemen bitirememişse “Madem dövüyordu, neden onunla yaşamaya devam etti?” diye sorulacak, ayrılamamış olması erkeğin masumiyetinin kanıtı gibi kullanılacaktı.
Şiddet uygulayan erkek ise “Asıl mağdur benim,” “Beni karalamaya çalışıyor,” “Hayatımı mahvetmek istiyor” diyecek, şiddeti inkâr edecek, kadının kişiliğine saldıracak, onun “dengesiz,” “kıskanç,” “öfkeli,” “intikam peşinde” olduğunu söyleyecek, şikâyetin konusu hariç aklına gelen her şeyi sıralayacaktı. Erkeğin toplumsal itibarı da masumluğunun delili olarak sunulacaktı. “Onu yıllardır tanırım, böyle bir şey yapmaz,” “İyi bir babadır,” “Saygın bir insandır,” “Başarılı bir yöneticidir.” Kadından belge ve tanık istenirken erkek için arkadaşlarının iyi kanaati yeterli görülecekti. Kanıt gösterme yükümlülüğü kadının sırtına yıkılacak, “Tanığın var mı?” “Kamera kaydı nerede?” “Darp raporu aldın mı?” diye sorulacaktı.
Ardından aileyi kurtarma heyeti devreye girecek, kadına “Yuvanı yıkma,” “Bir öfke anıdır,” “Aranızda çözün,” “Çocukları düşün” denecek; onun güvenliği yerine, şiddet içinde sürüp giden ilişkinin devamı gözetilecekti.
Kısacası erkekten yalnızca inkâr etmesi, kadından ise şiddete uğradığını her türlü kuşkudan arınmış biçimde kanıtlaması istenecekti.
Bu çok tanıdık savunmaların birkaçını bu somut olayda da görüyoruz. İlgili parti yöneticisi, görüntüler ortaya çıkmadan önce “kız babası olduğunu,” mağdura “parmağını bile sürmediğini,” hayatı boyunca hiçbir kadına şiddet uygulamadığını söylemiş, suçlamaları “haysiyet cellatlığı” ve “itibar suikastı” olarak nitelendirmişti. Kamera kaydı yayımlandığında da şiddeti kabul etmemiş, mağduru komşulara rezil olmamak için tutup içeri soktuğunu ileri sürmüştü. Görüntüler inkârı güçleştirmiş, fakat inkâr etme arzusunu ortadan kaldırmamıştı.
İlgili kişinin o sırada CHP’nin Kültür ve Sanat Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olması da olaya bir kara mizah havası katıyordu. Yine de haksızlık etmeyelim. Bir kadına tekme atıp onu zorla sürüklemek bir sanat dalı sayılamayacağına göre olay görev alanıyla ilişkili değildi.
Sonuç olarak tekmeyi atan kişi, görüntülerin ortaya çıkmasından sonra yönetim görevlerinden istifa etmiş ama parti üyeliğinden ayrılmaya niyeti olmadığını da belirtmişti. Peki ama acaba partisinin onu kendinden “ayırmaya” niyeti var mıydı?
Şimdiye kadar bu konuda herhangi bir disiplin soruşturması başlatılmayınca CHP tüzüğünü açıp baktım. Gerçekten de kadına şiddet uygulamak, tüzükte adı açıkça konmuş bir parti suçu değil.
Bu noktada, bundan otuz altı yıl önce değerli hocamız Sadun Aren’in başkanlığında kurduğumuz Sosyalist Birlik Partisinin tüzüğü aklıma geldi. “Disiplin Suçları” başlıklı 36. maddede üyelikle bağdaşmayan altı “hal” sıralanmış, bunlardan biri de “Aile içi şiddete başvurmak” olarak belirtilmişti.
Bugün Mecliste temsil edilen sol ve sosyalist partilerden DEM Parti, TİP ve Emek Partisi (EMEP) de kadına yönelik fiziksel ve psikolojik şiddeti açıkça disiplin suçu sayıyor. Üstelik DEM ve TİP tüzükleri şiddetle ilgili başvuruların öncelikle ele alınmasını ve failin partiden istifa etmesinin disiplin sürecini sonuçsuz bırakmamasını öngörüyor.
Demek ki bu meselenin parti tüzüğünde açıkça yazılması Türkiye siyasetine yabancı değil. Eksik olan hüküm değil, o hükmü koyma iradesi. Anlaşılan bazı siyasi partilerin biz sosyalistlerden öğrenecekleri birkaç “küçük” şey hâlâ var.
Bu arada kayyım CHP’sinin 19 kişilik Merkez Yönetim Kurulunda yalnızca iki kadın bulunduğunu da belirteyim. Yani yüzde seksen dokuz buçuk oranında bir erkek yönetimi bu! Oysa DEM’in 28 kişilik MYK’sında 13 kadın var ki bu yüzde 46,4 oranında bir kadın temsili demek. TİP’in yedi kişilik MYK’sının üç üyesi kadın. Bu da yüzde 42,9’luk bir oran demek. EMEP’in 12 kişilik MYK’sında ise beş kadın bulunuyor. Yani temsil oranı yüzde 41,7.
Ama yanlış anlaşılmasın. CHP katiyen kadına şiddetten yana değil. Tüzüğün amaçlar bölümünde “Kadına karşı her türlü şiddeti önlemek” gibi son derece güzel bir cümle de bulunuyor. Zaten memlekette kadınları en çok bu güzel cümleler “koruyor.” Ne tuhaf bir tecellidir ki kadına şiddeti önlemek partinin amaçlarından biri olmuş, fakat kadına şiddet uygulamak disiplin suçları arasında sayılmamış.
CHP tüzüğünün 68. maddesi parti suçlarını ayrıntılarıyla düzenliyor. Başka bir partinin adayından yana çalışmak, parti içi seçimlere hile karıştırmak, parti defterlerini gizlemek veya teslim etmemek kesin çıkarma nedenleri. Bir kadına şiddet uygulamak ise listede yok.
Öyle anlaşılıyor ki parti defterinin güvenliği, kadının güvenliğinden daha sağlam güvencelere bağlanmış. Defteri saklarsanız doğruca disiplin kurulunu boylarsınız. Ama kadına tekme atıp onu zorla sürüklerseniz tüzükte bunu parti suçu sayan bir hüküm bulamazsınız. Bunun için “üyelikle bağdaşmayan davranış” gibi yoruma elverişli genel bir hükme başvurmanız gerekir. Tüzüğü hazırlayanların aklına kongrede sandalye fırlatılabileceği gelmiş, ama bir kadına tekme atılabileceği gelmemiş.
Elbette söz konusu yönetici hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmadığı söylenecektir. Zaten kendisi de görüntülerin yansıttığı manzarayı çok yanlış yorumladığımızı düşünüyor ve hakkındaki suçlamaları reddediyor. Ama burada tartıştığımız şey ceza sorumluluğu değil, siyasi sorumluluk.
Bir siyasi partinin böyle bir durumda yıllarca sürebilecek bir ceza davasının sonucunu beklemesi gerekmez. Mevcut tüzük, üyeliğin soruşturma süresince dondurulmasına izin vermese bile disiplin soruşturması açılmasına, geçici veya kesin çıkarma cezası verilmesine imkân tanıyor. Demek ki partinin elini bağlayan tüzük değil, o eli harekete geçirecek iradenin yokluğu.
Kadın cinayetlerini, şiddet faillerinin cezasız kalmasına yol açan uygulamaları ve Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesinden çıkarılmasını haklı olarak eleştiren bir parti, aynı hassasiyeti kendi yöneticilerinin davranışları konusunda da göstermek zorunda değil mi?
Üstelik bu eksikliği gidermek zor da değil. Kadına yönelik şiddet, sistematik tehdit ve taciz açıkça parti suçları arasına alınabilir. Şiddet iddiasını destekleyen ciddi belirtiler varsa, disiplin soruşturması sonuçlanıncaya kadar üyelik haklarının dondurulması da tüzüğe eklenebilir. Böylece karar failin parti içindeki ağırlığına, genel başkana yakınlığına veya görüntülerin kamuoyunda yarattığı tepkiye bağlı kalmaz.
Siyasi partiler kadın haklarını savunmayı severler. Ne var ki bu savunmanın kendi adamlarına kadar uzanmasından hoşlandıkları pek söylenemez. Kadına şiddet uzaklarda bir yerde işlendiğinde toplumsal bir yaradır. Eğer kendi yöneticilerinizden biri tarafından işlenmişse “devam etmekte olan yargı süreci” veya “masumiyet karinesi” birden ortaya çıkıverir. Partinin ilkeleri de böyle zamanlarda fütursuzca görmezden gelinir.
Şimdi karar CHP’nin. Kadına şiddeti açıkça parti suçu sayabilir ve bu olay hakkında disiplin sürecini işletebilir. Ya da tüzüğündeki güzel cümleye rağmen havaya bakıp ıslık çalmayı sürdürebilir.
Kâğıt üzerinde kadınları korumak çok kolaydır.
Kâğıt, “Madem uygulamayacaksınız, ne diye yazıyorsunuz bunları?” diye sormaz ki!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


