Günlük siyasi hayatımız o kadar süfli bir hâl aldı ki bundan biraz uzaklaşmazsak sağlığımız iyice risk altına girecek. Ne var ki siyasetin bu hâlini değiştirmek de sonuçta insanlara bağlı. Evet, siyaset insanı biçimlendiriyor ama insan da “insanlaştıkça” siyaseti değiştirebilir. İyisi mi biz biraz da şu insanlaşma meselesine bakalım.
Sözlüklerde insan sözcüğünün iki ayrı anlamı var. Biri biyolojik bir canlıyı tanımlıyor; öteki ahlaklı, erdemli, insaniyetli kişiyi. Burada asıl üzerinde durmak istediğim ikinci anlam. Ama birinin insanlığını yalnızca kişisel erdemleriyle değerlendirmek yeterli mi? İnsan hem kendi hayatı boyunca hem de insanlığın tarihi boyunca değişiyor. Üstelik ahlaki sorumluluğunun kapsamı da genişliyor. İnsanlaşma bu yüzden hiçbir zaman tamamlanmayan, ucu açık bir süreç.
Uzunca sayılabilecek (aslında pek kısa) tarihimiz, başkalarıyla ilişkilerimizin ve neyi insanca saydığımızın nasıl değiştiğinin de tarihi. Bir zamanlar doğal ve kaçınılmaz sayılan bazı eşitsizlikleri bugün kabul edilemez buluyoruz. Ama bu değişim büyük mücadelelerle oluştu. Bir yanda ayrıcalıkları yaratan, onlardan yararlanan ve onları korumak için direnen insanlar, öte yanda ayrıcalıklara karşı çıkan, eşitlik ve özgürlük isteyen insanlar vardı. İnsanlar dünyayı değiştirmeye çalışırken kendileri de değiştiler.
Merhametten eşitliğe
Antik Çağda bazı düşünürler, aralarındaki bütün farklılıklara rağmen insanları birleştiren ortak bir insanlık bulunduğunu söylediler. Kölelerin de her şeyden önce insan olduğunu hatırlatanlar vardı. Efendiyle köle aynı kökenden geliyor, aynı göğün altında yaşıyor ve ölüyordu. Ne var ki bu ortak insanlık, onlar için köleliğin kaldırılmasını gerektirmiyordu. Yine de kölenin, efendisine hizmet eden “canlı bir araç” olmanın ötesinde, kendileri gibi bir insan olarak görülmesini istemeleri önemliydi. Bir insanın değerini efendisine sağladığı faydadan bağımsız düşünmek, köleliği meşru sayan anlayışta önemli bir gedik açıyordu.
Sana insan denilir mi?
Dinlerin ortak yaratılış ve insan kardeşliği öğretileri de bu düşünceyi besledi. Ama aynı yaratılışı paylaşmak, yeryüzünde eşit haklara sahip olmak anlamına gelmiyordu. İnsanlar kardeşti, fakat kölelik, kadınların bağımlılığı ve siyasal ayrıcalıklar yerli yerinde duruyordu.
İnsan kardeşliğinin eşit haklar anlamına gelmediği bu dünyada, 13. yüzyılda yaşayan Sadi-i Şirazi, Gülistan'da şu dizelere yer vermişti:
"Âdem’in nesli bütün, birbirinin uzvudur hep; / Zira bir cevherdendir yaratılışta asıl ve sebep. / Felek bir uzva keder verirse eğer bir an; / Diğer uzuvlarda da kalmaz huzur ve eman. / Ey başkalarının dertleriyle dertlenmeyen insan! / Sana yaraşmaz artık “insan” denilmesi hiçbir zaman."
Bu dizeler bugün New York'taki Birleşmiş Milletler binasında sergilenen büyük bir İran halısında da yer alıyor.
Devrimler ve eşitliğin sınırları
Başkasının acısına ortak olmakla onu bizimle eşit haklara sahip bir insan olarak görmek aynı şey değildi.
17. yüzyılda doğal haklar düşüncesi başka bir soru getirdi: İnsanların hayatı ve özgürlüğü neden bir hükümdarın insafına bağlı olsun? İnsanlar bu haklara hükümdar bağışladığı için değil, insan oldukları için sahipti. İktidarın görevi de bu hakları tanımak ve korumaktı.
Amerikan ve Fransız devrimleri bu düşünceleri siyasal hayata taşıdı. Hükümdarın tebaası sayılan insanlar artık yönetimde söz sahibi yurttaşlar olacaktı. Yasalar önünde eşitlik, hayat ve özgürlük hakkı, mutluluğu arama hakkı… Verilen söz büyüktü. Ama bu sözün herkesi kapsamadığı çok geçmeden görüldü. Kadınlar, köleler, yoksullar ve sömürge halkları bu haklardan aynı biçimde yararlanamadı. Herkes aynı ölçüde insan yerine konmuyordu.
Feminizm ve sosyalizm: İnsanlaşmanın ufku genişliyor
Kadınlar da ilan edilen eşitlikte kendi paylarını arıyordu. İdam sehpasına çıkabiliyoruz da kürsüye neden çıkamıyoruz? Olympe de Gouges’un Fransız Devrimi sırasında yayınladığı “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi” bu soruyu bütün sertliğiyle ortaya koyuyordu. Kadınlar da yasaların ve anayasanın hazırlanmasına katılmalı, kamu görevlerine gelebilmeli, düşüncelerini özgürce açıklayabilmeliydi. Ödedikleri vergilerin nasıl harcanacağına da karışabilmeliydiler. Yöneticilerden hesap sorabilmeli, özgürlükleri, güvenlikleri, mülkiyetleri ve baskıya karşı direnme hakları erkeklerinki kadar korunmalıydı.
Kadınların kanun önünde eşit sayılmasıyla evdeki hayat pek değişmemişti. Çocuğa, hastaya, yaşlıya bakmak yine onların işiydi. Feminizm bu iş bölümünü de tartışmaya açtı; şiddeti, kadınların bedenleri üzerinde kurulan denetimi sorguladı. Erkeklerin kendilerine tanıdığı ayrıcalıklar öylesine yerleşmişti ki dilimizde bile bunları yadırgamıyorduk. Güvenilir insana “adam gibi adam,” sözünü tutana “sözünün eri” diyorduk. Birini ciddiye almak bile onu “adam yerine koymak” oluyordu. İyi özelliklerin neredeyse tamamını erkekler aralarında paylaşmıştı!
Sosyalizmin sorusu da basitti: Kanun önünde eşitiz, güzel. Ama biri fabrikanın sahibi, öteki orada iş bulabilmek için kapıda bekliyorsa bu eşitlik hayatta neye karşılık geliyor? İşçi bir efendiye bağlı değildi; çalışma gücünü kime satacağına karar verebilirdi. Ne var ki üretim araçlarına sahip olmadığı için onu mutlaka birine satmak zorundaydı. İşçinin iki anlamda özgür olması buydu: Hem bir efendiden hem de kendi geçimini sağlayabileceği araçlardan “özgür” olmak. İşsizlikle kötü koşullarda çalışmak arasında seçim yapmak ne kadar özgürlüktü?
İşini kaybetme korkusu içinde yaşayan insandan yanındaki çalışanla dayanışmasını bekliyoruz. Oysa bazen yalnız biri işini koruyabilecek. Birbirlerini rakip görmelerine şaşırıyoruz sonra da. “Daha iyi olun” demek kolay, ama onları karşı karşıya getiren koşulları ne yapacağız?
Halkların eşitliği
Başka bir halkın buyruğu altında yaşamak istemiyoruz. Dilimize, kültürümüze, kimliğimize karışılmasına da razı değiliz. Ama aynı talepleri başka bir halk dile getirdiğinde iş değişebiliyor. Mesela kendi dilinde eğitim istemesine itiraz ediyoruz. Neden? Kendimiz için doğal bulduğumuz bir hak, başkası istediğinde neden sorun oluyor?
Kendi kaderini tayin hakkı, Birleşmiş Milletler’in 1966’da kabul ettiği “Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme”nin ortak birinci maddesinde yer aldı. Buna göre her halk nasıl yaşayacağına kendi karar verecekti. Ama başka bir halk adına karar vermeye alışmış olanlar bu kötü huylarından bir türlü vazgeçmiyordu.
İnsan olmanın anlamı değişirken
Kadınlar, işçiler ve baskı altında yaşayan halklar mücadele ederken hem kendi hayatlarını hem de insan olmaktan ne anladığımızı değiştirdiler. Bir zamanlar olağan karşılanan ilişkiler, onların itirazlarıyla sorgulanır oldu. Bu mücadeleler tüm toplumu etkiledi. Eskiden doğal sayılan eşitsizlikleri savunmak artık kolay değildi.
Bugün de olağan saydığımız bazı şeyleri sorguluyoruz: Hayvanlara yaptıklarımızı, doğayı kullanma biçimimizi tartışıyoruz. Geçmişte köleliği doğal sayanlara hayret ediyoruz ama hâlâ sorgulamadığımız “kötü” alışkanlıklarımız var. Gelecek kuşaklar belki bunlara bakıp “Bunları nasıl olağan bulmuşlar?” diye şaşıracak. Neye takılacaklarını şimdiden bilemiyoruz. (Umarım 2026 Türkiye’sine bakmazlar!)
Gittiğimiz yol varacağımız yere benzemeli
İnsanlaşmanın ucu açık bir süreç olması, hep ileriye doğru gittiğimiz anlamına gelmiyor. Siyaset insanlaşmanın önünü açabildiği gibi onu geriletebiliyor da. Bunu görmek için eşitlik ve özgürlük adına yola çıkanların kendi aralarında kurdukları ilişkilere de bakmak gerekiyor. Ne yazık ki daha adil bir dünya arayışı bizi kendiliğinden o dünyanın insanına dönüştürmüyor.
Çünkü “ufak” bir sorun var: Yeni bir insanlık arayanlar da eski insanlığın fertleri. O dünyanın alışkanlıklarını, önyargılarını, başkaları üzerinde üstünlük kurma heveslerini taşıyorlar. Eşitlik istemek bunlardan “otomatikman” kurtulmaya yetmiyor. Belki de bu yüzden eşitlik ve özgürlük arayışlarının tarihinde kabul edilemez kıyıcılıklara da sıkça rastlıyoruz.
Kendimiz için daha iyi bir dünya ararken başkalarının da kendi hayatları hakkında söz sahibi olmak istediğini unutabiliyoruz. Onların yerine karar vermekten, neye ihtiyaçları olduğunu onlardan iyi bildiğimizi düşünmekten kaçınamıyoruz. Kendi saflarımızdakilerin itirazlarını dinlemediğimiz de oluyor. Daha da önemlisi, özgürlüğü bize karşı çıkanlar için de istememiz gerektiğini sık sık unutuyoruz.
Oysa gittiğimiz yolun, varmak istediğimiz yere az çok benzemesi gerekiyor.
Yoksa oraya asla varamayacağız.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


