Barışa geçişin şartlı hukuku

Barışa geçişin şartlı hukuku

Belli ki Öcalan, Kürt hareketinin bütünüyle yasal ve demokratik siyaset alanına geçmesini stratejik ve tarihi bir yönelim olarak benimsedi. Bu tercih, silahlı mücadelenin belirleyici olduğu dönemin kapanması ve siyasal mücadelenin bütünüyle hukuk, temsil ve demokratik rekabet zeminine taşınması anlamına geliyor. Böylesine köklü bir değişiklik, yalnızca Kürt hareketi açısından değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi bakımından da büyük önem taşıyor. Bu nedenle kanunun eksiklerini, eşitsizliklerini ve sakıncalarını eleştirirken, söz konusu tarihi tercihin değerini küçümsememek gerekir. Ancak bu tercihin önemi, kanunun adaletsiz hükümlerini görmezden gelmeyi de gerektirmez

Barışa geçişin şartlı hukuku

Devlet Bahçeli’nin Kürt sorununa ilişkin 22 Ekim 2024 tarihli çağrısının ardından, demokratik ve hukuki çerçeveyi oluşturacak düzenlemelerin hızla hazırlanması beklenirdi. Oysa Meclis bünyesindeki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, çağrıdan yaklaşık dokuz buçuk ay sonra, 5 Ağustos 2025’te kurulabildi. Komisyon da yaklaşık altı buçuk ay çalışıltıktan sonra 20 Şubat 2026’da raporunu yayınlayabildi. “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” ise raporun yayınlanmasından aylar sonra, 5 Ağustos 2026’da Meclise gelebildi.

Kanun teklifi ne getiriyor?

Bu kanun teklifi, soruşturma ve kovuşturmaları sona erdirmiyor, kesinleşmiş cezaları da ortadan kaldırmıyor; bunları suçun niteliğine göre beş ya da on yıl erteliyor. Yeni bir “terör suçu” işlenmezse sürenin sonunda davalar düşüyor, ertelenen cezalar infaz edilmiş sayılıyor; aksi halde eski dosyalar ve cezalar yeniden devreye giriyor.

Kanundan yararlanmak isteyen herkesin altı ay içinde yazılı başvuruda bulunması gerekiyor. Mahkûmiyetlerden ve devam eden yargılamalardan doğan seçilme, kamu görevine girme ve siyasi faaliyette bulunma gibi hak yoksunlukları da kendiliğinden kalkmıyor. Bunların kaldırılması, belirli bir bekleme süresinin ardından yürütmenin kontrolündeki bir kurulun talebine ve yargı merciinin kararına bağlı. Kısacası teklif, soruşturma ve cezaların ertelenmesine dayanan şartlı ve denetimli bir geçiş rejimi kuruyor.

Altı ay önceki Komisyon raporunun 7. bölümünde, AİHM ve AYM kararlarına uyum, ifade özgürlüğünün güçlendirilmesi, Terörle Mücadele Kanununun gözden geçirilmesi, Siyasi Partiler Kanununun yenilenmesi ve yerel yönetimlere ilişkin düzenlemeler gibi çok sayıda reform önerisi yer alıyordu. Oysa karşımıza çıkan kanun teklifi, Komisyon raporundaki demokratikleşme perspektifini bütünüyle dışarıda bırakmış.

Ayrıca “bin yıllık kardeşlik” söylemiyle başlayan sürecin sonunda ortaya çıkan kanun teklifi, “kardeş” Kürtlerin adını bir kez olsun anmıyor.

Özgürlük için başvuru mu?

Teklifte yer alan yazılı başvuru şartı, hakkında hiçbir adli işlem bulunmayan ve silah bırakarak sürece katılacak kişilerin kanundan yararlanma iradelerini bildirmeleri bakımından anlaşılabilir. Fakat devletin kimliğini, dosyasını ve bulunduğu yeri zaten bildiği kişilerden de aynı başvurunun istenmesi, idari bir gerekliliğin ötesine geçiyor.

Cezaevinde bulunan, hakkında kesinleşmiş hüküm verilen veya dosyası nedeniyle yurt dışında yaşamak zorunda kalan kişilerin kimlikleri de, dosyaları da devletin elinde. Bunlardan ayrıca başvuru istemek, kanunun tanıyacağı imkânlardan yararlanmayı kendiliğinden işleyen bir hukuk kuralı olmaktan çıkarıp, kişinin devletten talep edeceği bir lütfa dönüştürüyor.

Oysa Devlet Bahçeli’nin “Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına” sözündeki taleplerin acilen yerine getirilmesi, iktidar açısından bir samimiyet testi. Umut hakkının tanınması, seçilmiş belediye başkanlarının görevlerine dönmesi, Demirtaş ve diğer siyasi mahpusların hiçbir kişisel başvuruya gerek kalmadan özgürlüklerine kavuşması, barış iradesinin sözden ibaret olmadığını göstermek için bir fırsat.

Kanunun gerekçesi de gerekçesiz

Kanun metnine eşlik eden gerekçe bölümünü okuyunca insan, en tartışmalı tercihlerin neden yapıldığını öğrenmeyi bekliyor. Yazılı başvurunun niçin zorunlu görüldüğü, beş ve on yıllık erteleme sürelerinin hangi ölçütlere göre belirlendiği, hak yoksunluklarının neden kendiliğinden kaldırılmadığı, neden yürütme ve güvenlik bürokrasisinden oluşan bir kurul tercih edildiği açıklanacak sanılıyor.

Fakat gerekçeden bunların hiçbiri öğrenilemiyor. Beş ve on yıllık erteleme süreleri bunun en belirgin örneklerinden biri. Neden beş yıl? Neden on yıl? Soruşturmaların düşmesi veya cezaların bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılması yerine dosyaların yıllarca askıda tutulması neden tercih ediliyor? Gerekçede, hak yoksunluklarının neden kendiliğinden kaldırılmadığı ve bunların niçin kurulun talebine bağlandığı da açıklanmıyor.

Barış gibi tarihi önemde bir süreci düzenleyen bir kanunun yalnızca ne yapacağını değil, neden o yolu seçtiğini ve temel hakları hangi güvencelerle koruyacağını da açıklaması gerekirken, gerekçede bunları bulamıyoruz.

Haklar neden kurulun takdirinde?

Kanunun uygulanmasını takip edip değerlendirmek üzere Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında bir kurul oluşturuluyor. Kurul, sürecin ilerleyişini izleyecek, gerekli gördüğü adli, idari ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunabilecek; örgütün fiili varlığına son verdiğini ve silahlarını teslim ettiğini teyit eden Milli Güvenlik Kurulu kararının Resmi Gazete’de yayımlanmasından önce işlendiği ileri sürülen kapsamdaki suçlar için bu tarihten sonra soruşturma açılması Kurulun iznine bağlı olacak. Kurul ayrıca hak yoksunluklarının kaldırılması için yargı mercilerine talepte bulunup bulunmamaya karar verecek. Başka bir deyişle kurul, yalnızca süreci izleyen teknik bir yapı değil, kanunun nasıl ve ne ölçüde uygulanacağını belirleyen geniş yetkilerle donatılmış bir karar merkezi olarak tasarlanmış.

Kurulun tamamı yürütme ve güvenlik bürokrasisinden oluşuyor: Cumhurbaşkanı Yardımcısı, bakanlar, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreteri. Hak yoksunluklarının kaldırılması için yargı mercilerine talepte bulunup bulunmama yetkisi de bu kurula veriliyor. Buna karşılık Mecliste kurulacak İzleme Komisyonu yalnızca faaliyetleri izleyebilecek ve tavsiyelerde bulunabilecek. Sürecin demokratik meşruiyetini ve toplumsal güvenilirliğini artırmak için kurulda DEM Parti’den ve katılmak isteyen diğer siyasi partilerden temsilcilerin yanı sıra bağımsız hukukçuların ve insan hakları kurumlarının temsilcilerinin de yer alması gerekmez miydi?

Üstelik mahkûmiyetten doğan hak yoksunluklarının kaldırılması için kurulun harekete geçebilmesi, beş yıllık ertelemede en az iki, on yıllık ertelemede en az üç yıl geçmesine bağlı. Bu yapı, hakların iadesini açık ve nesnel kurallar yerine iktidarın değerlendirmesine bağlı hale getiriyor.

Yani bu yapı, kanunun başvuranlar lehine uygulanmasının başka siyasal pazarlıklara bağlanmasına elverişli. Hak yoksunluklarının kaldırılması için kurulun harekete geçmesinin gerekmesi, iktidara geniş bir siyasal hareket alanı veriyor. “Şu konuda bizim istediğimiz yönde davranırsanız haklarınızın iadesi için harekete geçeriz; davranmazsanız dosyalarınız beklemeye devam eder” demeye olanak verecek bir yapı kuruyor.

Eski dosyaların gölgesi

Kanuna göre, kişi erteleme süresi içinde yeniden bir “terör suçu” işlerse erteleme kaldırılabilecek, soruşturma veya kovuşturma devam edecek ya da cezanın infazına yeniden başlanacak. İlk bakışta bunda gariplik görülmeyebilir: Yeniden suç işleyen kişi sonucuna katlanır.

Fakat Türkiye’de “terör suçlarının” ve özellikle propaganda suçunun ne kadar geniş yorumlandığını biliyoruz. Bir konuşmanın, basın açıklamasının, gösterinin veya sosyal medya paylaşımının “terör suçu” sayılabildiği bir ülkede eski dosyaları beş ya da on yıl boyunca askıda tutmak, insanları yalnızca suçtan değil, bağımsız siyasal tutumlardan da uzak durmaya zorlayabilir.

Bu nedenle demokratik siyasete dönüşün, eski dosyaların yıllarca Demokles’in kılıcı gibi insanların üzerinde sallandığı bir ortamda gerçekleşmesi sağlıklı değil. Barış döneminde ihtiyaç duyulan, insanların sözlerini tartarak ve geçmiş cezalarının yeniden devreye sokulmasından korkarak siyaset yapması değil, şiddete başvurmadan her görüşü özgürce savunabilmesi.

Barış isteğinin toplumsal gücü

DEM Parti barış ve eşit vatandaşlık talebini temsil etmesine rağmen, kendisini daha çok süreci kolaylaştıran bir rolle sınırladı; geniş kitle desteğine dayanan daha etkin bir barış savunuculuğu yürütemedi. Özgür Özel liderliğindeki CHP ise Kürt sorununun barışçı ve demokratik çözümüne ilişkin açık, somut ve ısrarlı bir program ortaya koyamadı. Özel’in Devlet Bahçeli’nin çağrısından sonra kullandığı dil de zaman zaman hak ve hukuk merkezli bir yaklaşım kurmak yerine, sürecin meşruiyetini şehit aileleri ve gazilerin hassasiyetine bağlayan bir çizgiye yaklaştı. Kanun teklifinin açıklanmasından sonra da Yeni Parti lideri olarak, “Biz silahların tamamen susmasını, bir tek silahın dahi terör örgütünün elinde kalmamasını, geri dönüşümsüz olarak silahsızlanmayı ve Türkiye’de bir daha kan akmaması için bütün düzenlemelerin demokratik zeminde yapılmasını savunuyoruz” dedi. Ne var ki aynı açıklamada, “Şehit ailelerinin, gazilerin yanına varamayacağımız, gözüne bakamayacağımız işlerin içinde hiçbir zaman olmayız” sözleriyle önceki yaklaşımını da yineledi.

Türkiye’de demokrasi arayışı ile barış ve eşitlik mücadelesi uzun zamandır ortak bir siyasal zeminde buluşamıyor. Bu ayrışmanın sürmesi iktidarın da işine geliyor. Bu iki mücadele yan yana gelemediği sürece, ayrı ayrı taşıdıkları toplumsal potansiyel ortak bir siyasal güce dönüşemiyor. Böyle bir birliktelik güçlü bir toplumsal ve siyasal basınç yaratabilseydi, bugün tartıştığımız kanun teklifinin daha adil, daha eşit ve daha güvenceli hükümler içermesi mümkün olabilirdi.

Bu toplumsal ve siyasal basınç oluşmadığı için, İmralı’nın tercihlerini de mevcut dengeler içinde değerlendirmek gerekir. Dolayısıyla bu tablonun sorumluluğunu yalnızca bir tarafa yüklemek doğru olmaz.

Kürt hareketinin tarihi yönelimi

Belli ki Öcalan, Kürt hareketinin bütünüyle yasal ve demokratik siyaset alanına geçmesini stratejik ve tarihi bir yönelim olarak benimsedi. Bu tercih, silahlı mücadelenin belirleyici olduğu dönemin kapanması ve siyasal mücadelenin bütünüyle hukuk, temsil ve demokratik rekabet zeminine taşınması anlamına geliyor. Böylesine köklü bir değişik, yalnızca Kürt hareketi açısından değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi bakımından da büyük önem taşıyor. Bu nedenle kanunun eksiklerini, eşitsizliklerini ve sakıncalarını eleştirirken, söz konusu tarihi tercihin değerini küçümsememek gerekir. Ancak bu tercihin önemi, kanunun adaletsiz hükümlerini görmezden gelmeyi de gerektirmez; tersine, böylesine önemli bir dönüşümün daha sağlam, daha güvenceli ve daha eşit bir hukuk düzeniyle karşılanması gerektiğini gösterir.

Siyaset bazen ideal olanla mümkün olan arasındaki zor tercihlerden oluşur. Bu kanunun hiç çıkmamasındansa çıkmasını isteyenlerin gerekçelerini anlamak gerekir. İnsanların özgürlüğüne kavuşması, davaların durması ve silahlı çatışma döneminin kapanması küçümsenecek kazanımlar değildir.

Fakat elde edilebilenle yetinmek, düzenlemenin içindeki eşitsizlikleri ve siyasal pazarlığa açık alanları içimize sindirmemizi gerektirmez. Bundan sonraki gelişmelerin otomatik olarak daha fazla demokrasi, eşitlik ve özgürlük getireceğini sanmamak gerekir; sürecin nasıl ilerleyeceği büyük ölçüde toplumsal ve siyasal mücadelenin düzeyine bağlı olacaktır.

Sonuç olarak bu teklif kalıcı barışın hukukunu kurmuyor; ancak barış dönemine ilk ivmeyi verebilecek bir geçiş düzenlemesi getiriyor. Teklifin yasalaşması cezaevlerinin kapısını aralayabilir, çatışmalı dönemin kapanmasını tamamlayabilir ve demokratik siyasete geçiş için ilk zemini yaratabilir. Bu ilk adımı desteklemek, daha adil, daha eşit ve daha güvenceli bir barış hukukunu talep etmeye engel değildir.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler