Bu yazı, görünen ama görülmekten kaçınılan başka köyler için de okunabilir.
Eskiden “Görünen köy kılavuz istemez” denirdi.
Bugün görünen köyü görmek için bile bazen bir kılavuza ihtiyaç var.
Çünkü ‘görünmek’ başka, ‘görülmek’ başka bir şey.
Görünmek, fiziksel olarak ortada olmaktır.
Görülmek ise fark edilmek, anlamlandırılmak ve idrak edilmek.
Bu yüzden bir şeyin görünmesi, görüldüğü anlamına gelmez.
Bugün görünen köyün manzarası aslında oldukça açık:
Öldürücü yazlar.
Orman yangınları.
Susuzluk.
Bunlar artık geleceğe ilişkin ihtimaller değil; her gün karşımıza çıkan haber başlıkları.
Son haftalarda yayımlanan raporlar bunu doğruluyor.
İklim değişikliği artık geleceğe ait bir senaryo değil, bugünün gerçeği.
Copernicus ve Dünya Meteoroloji Örgütü’ne göre Haziran 2026, Batı Avrupa’da kaydedilen en sıcak haziran oldu.
İlk değerlendirmeler, erken yaz sıcak hava dalgasının Avrupa’da on binden fazla ilave ölüme yol açmış olabileceğini gösteriyor.
En büyük risk grubunu ise ironik biçimde, ömrünü uzatma vaatleri üzerine devasa bir sektör kurulan yaşlılar oluşturuyor.
Aynı günlerde Avrupa ve Kuzey Amerika’nın farklı bölgelerinde orman yangınları büyüyor.
Rekor sıcaklıklar ve kuraklık; Fransa, İspanya, İngiltere, Kanada ve ABD’de yangınları besliyor, tahliyeler ve olağanüstü hâl ilanları peş peşe geliyor.
Bu fotoğrafı birkaç hafta önce gördüm.
Gencecik iklim aktivistleri, boyunlarına ilmik geçirmiş halde buz bloklarının üzerinde bekliyordu.
Buz eridikçe ayaklarının altındaki zemin kayboluyordu.
Elbette bu, dikkat çekmek için hazırlanmış zekice bir performanstı. Sonunda ilmikleri çıkarıp eriyen buzun üzerinden ineceklerdi.
Ama insan ister istemez düşünüyor:
Yoksa o buzun üzerinde duranlar hepimiz miyiz?
Artık biliyoruz ki iklim krizi, bir gün ansızın kapımıza dayanacak tek seferlik bir felaket değil.
Altımızdaki zemini yavaş yavaş eriten, her yıl biraz daha hızlanan bir süreç.
Bana öyle geliyor ki çağımızın en büyük yanılgılarından biri, felaketlerin mutlaka bir siren sesiyle başlayacağını sanmak.
Oysa bazı felaketler sessiz gelir.
Deprem gibi…
Bilim, er ya da geç olacağını söyler.
Biz ise “Homini gırtlak” misali duymamayı, görmemeyi ve günü yaşamayı tercih ederiz.
Önce yaz biraz daha sıcak olur.
Sonra ormanlar biraz daha uzun yanar.
Ardından su biraz daha azalır.
Ve bir gün geriye dönüp baktığımızda, yıllardır gözümüzün önünde duran görünen köyü nihayet görmüş oluruz.
Gelgelelim, o gün geldiğinde yolu değiştirmek için artık çok geç olabilir.
“Homini gırtlak” ifadesi, Sezen Aksu’nun Deli Kızın Türküsü albümündeki “Homini, Pufidi, Tumba” şarkısıyla hafızalara yerleşmişti.
Günü kurtarmayı, yiyip içip eğlenmeyi, dünyanın gidişatını umursamamayı simgeler.
Kim bilir… Belki Pompeii’de de insanlar, Vezüv’ün dumanını uzun süre sadece manzaranın bir parçası sanmışlardı.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


