Bir test: Beğenmediğimiz sistemin neresindeyiz?

Bir test: Beğenmediğimiz sistemin neresindeyiz?

Bir zamanlar insanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uyumsuzluk, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdu. Şimdi ise her çelişkinin mutlaka bir açıklaması bulunabiliyor. Yerine göre, bir kavram, bir gerekçe, bir kimlik, bir tercih…

Bir test: Beğenmediğimiz sistemin neresindeyiz?

Post-modern duyarlılık, çelişkiyle kurduğumuz ilişkiyi değiştirdi. 

Çelişki artık çözülmesi gereken bir problem değil, birlikte taşınabilen bir durum. 

Peki bu “esneklik” ne zaman özgürlük, ne zaman kendini kandırmanın bir biçimi? 

İnsanın çelişkileriyle yaşaması yeni bir şey değil. 

Belki insan dediğimiz şey biraz da bundan ibaret.  

Samimiyetten söz edip, kendisi için hazırladığı bir “görüntünün” içinde yaşayabiliyor insan. 

Özgürlüğü savunup, yaptıklarımızla pekâlâ otoriteye hizmet ediyor olabiliriz. 

Eşitlik isteyip kendi ayrıcalığımızı koruyabiliriz. 

Doğayı sevip durmadan tüketebiliriz. 

Bunlar insanın eski çelişkileri. 

Asıl değişen, çelişkilerin artık yadırganmaması. 

Hatta, çoğu zaman o çelişkileri açıklayacak bir cümlenin hemen bulunması: 

 “İnsan değişir.” 

“Hayat böyle.” 

“Tek bir doğru yok.” 

“Herkesin doğrusu kendine.” 

“Bu da benim tercihim.” 

Vs. 

Yanlışımız ortaya çıktığında bile artık fikrimizden vazgeçmeyebiliyoruz. 

Açıkça savunmuyoruz gerçi. 

“Öyle demek istemedim,” diyoruz. 

Aslında öyle dediğimizi kendimiz de biliyoruz. 

Sonra aynı düşünceyi başka kelimelerle yeniden söylüyoruz. 

Bir adım geri çekilmiş gibi görünüyoruz. 

Ama fikrimiz yerinde duruyor. 

Böyle bir kişi yanlışından vazgeçmez. 

Sadece onda sinsice ısrar etme biçimini değiştirir. 

Çünkü zıt iki davranış artık aynı hayatın içinde yan yana durabiliyor. 

Kimse de kapıyı çalıp, 

“Senin düşündüklerinle hayatın birbirini tutmuyor,” demiyor. 

Çelişkilerimiz ortadan kalkmıyor 

Sadece adı değişiyor. 

‘Duruma’ göre, liberallerle liberal, sol görüşlülerle solcu olabiliyoruz. 

Böyle bir hayatın gül gibi sürüp gitmesi için birebir ortam, konfor. 

İnsan rahatı yerinde olduğu sürece geçelim vazgeçmeyi gerektiren değişmeleri, kendine bazı soruları sormayı bile erteleyebilir. 

Bir şeyden yakınırken aynı şeyin sağladığı imkânlardan yararlanabilir çünkü. 

Üstelik bu iki durumun birbirini ilgilendirmediğini de düşünebilir. 

“İnsan kendi çelişkisini görmez” çıkarımını yapabileceğimiz Çehov’un emsalsiz hikâyelerinin birinden çıkıp bugüne gelmiş bir adam düşleyelim. 

Bürokrasiden hiç hoşlanmıyor o adam. 

Kuyruklardan, imzalardan, mühürlerden, bitmeyen yazışmalardan yakınıyor. 

“Bu memlekette hiçbir iş zamanında bitmez,” diyor. 

Masasında biriken dosyalara bakıp iç çekiyor. 

Sonra dosyayı bir başka masaya gönderiyor. 

Oradan başka bir masaya. 

Bir imza daha istiyor. 

Bir yazı daha yazıyor. 

Akşam arkadaşlarıyla buluştuğunda devletin hantallığından söz ediyor. 

Ertesi sabah aynı hantallığın içinde yerini alıyor. 

Çünkü sistemden hoşlanmıyor, şikâyet ediyormuş gibi görünse de, “sistemin ona sağladığı düzeni” seviyor. 

Maaşını zamanında almak istiyor. 

Zam bekliyor. 

İş güvencesini istiyor. 

O işin imtiyazlarını kaybetmek istemiyor. 

Belki bir gün bir partinin gözüne girip siyasete atılmayı hayal ediyor. 

Bürokrasinin değişmesini istiyor ama değişirken kendi masasının yerinin değişmemesini istiyor. 

Çehov, böyle birini açıkça kötü bir adam olarak yazmaz. 

Biraz yorgun, biraz kafası karışık, biraz da kendisiyle çelişen biri olarak anlatır bize. 

Değerlendirmeyi okura bırakır. 

Hikâye değil de hayatsa konu, ‘okurun’ yerini ‘yakın’ alır. 

İyi mi, kötü mü, en yakından o yakın görür çünkü. 

Yuvarlanıp birbirini bulmuş tencere-kapak alegorisi vardır bizde, öyle bir “mutfak” varsa, bu “zaaf görme” durumu gerçekleşemez. Hatta teşvik görür. 

Çünkü birleşik kaplar gibi birleşmiş menfaatler de vardır. 

O kişi düzenden “gerçekten” şikâyetçidir belki; ama “gerçekte” kendisi de o düzenin parçalarından biridir. 

"Gerçekten” ile “gerçekte” arasındaki “tek harflik bir fark”, bu meselenin özü sayılabilir. 

Bugün aynı hikâyenin başka biçimleri var. 

İklim krizinden yakınıyoruz. 

Fosil yakıtlardan, büyük şirketlerden, aşırı üretimden söz ediyoruz. 

Sonra büyük motorlu, yakıt yutan arabamıza biniyoruz. 

Bilmem kaçıncı kez uçağa yetişiyoruz. 

Kullanıp attığımız alet-edevatın yerine sürekli daha yenisini, sonra onun da yenisini alıyoruz. 

Hızı övüyoruz, hızlı teslimatlar hoşumuza gidiyor, sürekli yeni icat bir ürüne imreniyoruz. Eşle dostla onları yarıştırıyoruz. 

Üstelik mesleğimiz, iklim krizinde başat rolü olduğu tartışılan sektörlerden biriyle ilişkili de olabiliyor. 

Ya da korkunç boyutlara ulaşmış gelir dağılımı eşitsizliğini bir insanlık sorunu olarak görüyoruz. 

Fakat yaptığımız işin bununla neden-sonuç ilişkisini nedense görmüyoruz. 

Çünkü kendimizi “yaptığımız işin içinde” değil, çoğu zaman “o iş hakkında konuşurken” görüyoruz. 

Bu bizi rahatlatıyor. 

İşimize başka, hayatımıza başka bir yerden bakıyoruz. 

O çift odaklı gözlükle sistem çorbasındaki payımız görünmez kaldıkça, “sistem başkasının yaptığı bir şeymiş” gibi görünüyor bize. 

Oysa yakındığımız düzen, biraz da seçtiğimiz hayatın bedelidir. 

Tüketim toplumundan yakınıyoruz. 

Tüketimden vazgeçmiyoruz. 

Büyük şirketlerin gücünden rahatsız oluyoruz. 

Aynı şirketlerin vadettiği imkânı ve kolaylığı ilerleme olarak orada burada savunuyoruz. 

Çalışanların daha yüksek ücret almasını istiyoruz. 

Onların ürettiği mal ve hizmetlerin daha pahalı olmasını istemiyoruz. 

Yapay zekâ bu işi de çözecek diyerek asıl bildiğimizden -isteyerek- şaşıyoruz. 

Gelir adaletsizliğinden söz ediyoruz. 

Kendi yaşam standardımızın hangi eşitsizlikler üzerinden mümkün olduğunu düşünmek dahi istemiyoruz. 

Her çelişkinin bir açıklaması bulunabiliyor. 

Bir kavram, bir gerekçe, bir kimlik, bir tercih… 

Böylece çelişki, makul bir açıklamanın içine yerleştirilebiliyor. 

Sorun belki de tam burada. 

Çelişkilerimiz artık birbirlerini rahatsız etmiyor. 

Çelişkilerin makul görülmesi, “tutarlılık” arayışımızın sonu mu, sorusunu cevapsız bırakıyor, eskide kalmak sayıyor. 

Çünkü mesele artık insanın çelişkili olması değil; çelişkinin kendisinin sorgulanmaktan uzak olması. 

Bir zamanlar insanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uyumsuzluk, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdu. 

Şimdi ise her çelişkinin mutlaka bir açıklaması bulunabiliyor. 

Yerine göre, bir kavram, bir gerekçe, bir kimlik, bir tercih… 

Böylece insan, birbirini tutmayan iki şeyi aynı anda taşıyabiliyor ve bunu kendisi için “makul bir açıklamanın” içine yerleştirebiliyor. 

Belki de burada yalnızca çelişkiye karşı hoşgörümüz artmıyor. 

Tutarlılığın kendisini bir değer olmaktan çıkarıyoruz. 

Çünkü tutarlılık, insanın yalnızca ne düşündüğünü değil, düşündüğü şeyin hayatında neye mal olduğunu da sorgulamasını gerektirir. 

Oysa çelişkiyi açıklamak, çoğu zaman onunla yüzleşmekten daha kolaydır. 

Tekrar:  

“İnsan değişir.” 

“Hayat böyle.” 

“Herkesin doğrusu kendine.” 

“Bu da benim tercihim.” 

Ve mesele kapanır. 

Bir test… 

Belki bunun için basit bir test yapılabilir. 

Bir kişilik testi değil. 

Bir ahlâk testi de değil. 

İnsanları iyi veya kötü diye ayırmadan, bir çelişki testi. 

İnsanlara ne düşündüklerini değil, düşüncelerinin kendi hayatlarıyla nerede ve nasıl kesiştiğini soran birkaç soru sorabiliriz. 

Gelir eşitsizliğini ciddi bir sorun olarak görüyor musunuz? 

Evet. 

Bu eşitsizliği azaltacak düzenlemelerin bazı ürün ve hizmetleri pahalılaştırmasını kabul eder misiniz? 

Hayır. 

Büyük şirketlerin aşırı gücünden rahatsız mısınız? 

Evet. 

Bu şirketlerin sunduğu iş imkânlarından ve konfordan vazgeçmeye hazır mısınız? 

Hayır. 

İklim krizinin ciddi bir tehdit olduğunu düşünüyor musunuz? 

Evet. 

Bu krizde payı bulunan sektörlerdeki faaliyetlerin ve tüketimin sınırlandırılmasını kabul eder misiniz? 

Hayır. 

Bürokrasinin hantallığından şikâyet ediyor musunuz? 

Evet. 

Size güvence ve ayrıcalık sağlayan bürokratik düzenlemelerin kaldırılmasını kabul eder misiniz? 

Hayır. 

Demokrasiyi savunuyor musunuz? 

Evet. 

İçinde bulunduğunuz kurumun demokratik kuralları ihlal etmesini, koşullar gerektirdiğinde sessizce mazur görebilir misiniz? 

Evet. 

Bu son “peş peşe iki evet” durumun özeti. 

İstersek testin sonuna, verdiğimiz cevaplara göre yapılmış ama çok sevimli gelmeyebilecek bir değerlendirme de koyabiliriz. 

Sorular çoğaldıkça kimlikten başka bir şey görünmeye başlayabilir: 

Kendimize uygun gördüğümüz düşüncelerle yaşadığımız hayat arasındaki mesafe. 

Belki böyle bir araştırmanın asıl kıymetli yanı da bu olur. 

İnsanların neye inandıklarını zaten biliyoruz. 

Onları kendileri, eksik ya da fazla, söylüyorlar. 

İlginç olan, inandığımızı sandığımız değerlerin kendi hayatımıza dokunduğu anda neye dönüştüğü. 

Eşitlik biraz pahalılaştığında hâlâ eşitlik midir? 

Özgürlük kendi tarafımıza zarar verdiğinde hâlâ özgürlük müdür? 

Demokrasi istemediğimiz bir sonuç doğurduğunda hâlâ demokrasi midir? 

Adalet bizim çıkarımıza dokunduğunda hâlâ adalet midir? 

Belki ölçülmesi gereken, insanların hangi değerlere sahip olduklarından çok, o değerler uğruna nelerden vazgeçmeye hazır olduklarıdır.  

Ya da tersi. 

Çünkü bir görüşün ağırlığı, onu ne kadar yüksek sesle savunduğumuzda değil, hayatımıza dokunduğunda ortaya çıkar. 

Bir toplumun nasıl değiştiğini yalnızca neye inandığına bakmak onu anlamaya yetmeyeceği gibi. 

Nelerden vazgeçemediğine de bakmak gerekir. 

Çünkü bir sistemi yalnızca onu savunanlar sürdürmez. 

O sistemden yakınırken onun sunduğu hayattan vazgeçemeyenler de sürdürür. 

Bazen insan, karşı çıktığı şeyin dışında değil, işitmek onu şaşırtsa da, tam ortasındadır. 

Çehov’un etrafını gözlemleyerek yazdığı hikâye karakterleri böyledir; çoğu zaman kötü insanlar da değillerdir. 

Ama küçük çıkarları, küçük kurnazlıkları, korkuları, küçük gelecek hesapları olabilir. 

Kimse kendisini büyük kötülüğün parçası olarak görmez. 

Bir çalışan yalnızca işini yapıyordur. 

Bir yönetici yalnızca şirketini, işini onun çıkarı için iyi yaparak müşterisini koruyordur. 

Biri “yalnızca” ailesinin rahatını düşünüyordur. 

Bir seçmen “yalnızca” idealleri için kendi tarafının kazanmasını istiyordur. 

Her davranışın sonunda küçük bir açıklaması, makul bir nedeni vardır. 

Fakat bu küçük nedenler yan yana geldiğinde, ortaya tek tek hiçbirinin amaçlamadığı kadar büyük bir sonuç çıkabilir. 

“Çelişkinin tehlikesi” biraz da buradadır. 

Çelişkili bir hayat gizli bir saldırgandır. 

Bağırmaz. 

Kendini saldırgan olarak kabul etmez. 

Hatta çoğu zaman iyi niyetli bir görüntü oluşturmanın peşindedir. 

Ne çalışkan adam. 

Ne kadar olumlu. 

Ne ideal aile… 

Jung’un bir sözüyle, belki de bu yüzden hayat yolunda, binbir kılıkta kendimizle defalarca karşılaşırız. 

Asıl mesele, karşımıza çıkanın kendimiz olduğunu fark edip etmediğimizdir. 

İnsan ancak bir mesafeden bakabildiğinde kendisine şu soruyu sorabilir: 

“Ben gerçekten buna mı inanıyorum, yoksa inanmak istediğim şeye mi?” 

Belki mesele de tam burada düğümleniyor. 

İnsan çoğu zaman kendisini kandırdığını düşünmez. 

Söylediğine inanır. 

Yaptığına da ne yapıp yapıp bir açıklama bulur. 

İkisini yan yana koymadığı sürece, bu ona çelişkili de görünmez. 

Bazen kalbinin istediğini, aklının vardığı sonuç sanabilir insan. 

Çünkü akıl her zaman doğrunun peşinde değildir; bazen çoktan verilmiş bir karara gerekçe bulur. 

Böylece arzu, düşüncenin içine gizlenir. 

“Hem o, hem bu olmak”, bir post-modern tutum olarak bir övünme nedeni olarak bile kullanılabilir. 

Çelişkilerle dolu bir hayatın belki de en tehlikeli yanı, kanımca, budur. 

İnsan bazen yalan söylemez. 

Kendini aldatır. 

Bu yazıyı kimlere neyi-kimi  hatırlatabilecektir pek emin değilim; ama anlatmaya çalıştığım insanlık hâli belki de, 70’lerden kalma bir şarkının naif dizelerinde saklıdır: 

 “Tam iki yüzün var senin; 
biri melek, biri şeytan. 
Severken korkuyor insan, 
kalbim kırılır diye her an…”

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler