The Odyssey: Film izlemenin hiyerarşisi

The Odyssey: Film izlemenin hiyerarşisi

Savaşın yıkıcılığı, kibrin zararları, insanoğlunun her şeyi kontrol etme saplantısının öngörülemez sonuçları ve kadere teslim olmanın hafifliği gibi temalar etrafında dönüp dolaşıyoruz. Truva Savaşı’nı kazanan kumandan Odysseus, tam gemisine atlayıp evine dönecekken “Yetti artık! Bu kral Agamemnon’u takip ettiğim, ben kendi yolumdan gideceğim” diyerek iki haftalık yolu on senede ve türlü badirelerle aşıyor. Bir erkeğe “Bir şey yap” dediğinizde onu ne kadar erteleyebileceğinin filmi de denebilir The Odyssey için. Antik Yunan’da prokrastinasyon nedir? Herhalde böyle bir şeydir

The Odyssey: Film izlemenin hiyerarşisi

İnternet günlerdir “The Odyssey’i izlemeden önce bilmeniz gerekenler” ve “The Odyssey’i hangi sinemada izlemeniz lazım?” içerikleriyle dolup dolup taşıyor.

The Odyssey, sanki tüm diğer filmlerden ayrı bir kategoride, farklı bir muameleyi hak eden bir üst kültür ürünüymüş, öyle dümdüz tüketilemezmiş gibi bir muamele görüyor. Peki gerçekten karşımızda böyle pamuklara sarılacak, en IMAX sinemada en çok parayı verip izlenecek, gitmeden kitabı defteri, ya da en azından ChatGPT’yi açtıracak bir film mi var?  Yoksa algoritmaların şişirdiği, eğlence endüstrisinin pompaladığı bir içeriğe gereğinden fazla anlam mı yüklüyoruz? Gelin duruma beraber bakalım.

The Odyssey, 2024 yılında Oppenheimer ile En İyi Film ve En İyi Yönetmen Oscarlarını kazanan Christopher Nolan’ın son filmi. Nolan, filmografisinde The Dark Knight, Inception, Interstellar gibi hırslı ve çok sevilen filmler bulunan, ismi etrafında bir eksantrizm halesi ile yaşayan bir yönetmen. Setlerinde sandalye olmaması, cep telefonu kullanmaması, senaryolarını “sızar” korkusuyla siyah üstüne kırmızı mürekkeple yazdırması gibi cinik huylarıyla biliniyor ve “büyük yönetmen” dendiğinde hemen akla o geliyor.

Nolan, The Odyssey ile ismi kadar büyük bir işe soyunuyor. Homeros’un binlerce yıllık Odysseia destanını perdeye aktarıyor. Üstelik elinin altında 250 milyon gibi dev bir bütçeyle. Üşenmiyor filmi bir de 70mm IMAX kameralarla çekiyor. Bu film tarihinde bir ilk. Kameraların yandan tren geçiyormuş kadar yüksek sesini kesebilmek, dev ölçekteki kameraları yürütebilmek için çeşitli icatlar yapıyor. Kamera iki oyuncunun arasına girdiğinde boyutu yüzünden görüşlerini kapadığı için, birbirlerini görebilsinler diye kamera yanlarına bir ayna sistemi yerleştiriyor. Üstelik filmde CGI sadece son çare olarak kullanılıyor. Matt Damon'ın bir röportajında "yeşil perde yok, stüdyo hilesi yok" demesi bundan. Gemiler, denizler, fırtınalar ve görkemli savaşlar altı ayrı ülkede ve mümkün olduğunca gerçek çekiliyor. Örneğin yerin altından fışkıran askerlerin olduğu bir sahne için oyuncular gerçekten gömülüyor ve nefes alabilmeleri için yer altında pipetler kullanılıyor.  Ludwig Göransson filmin müzikleri için antik Yunan çalgılarına başvuruyor.

Yani anlayacağınız, en dandik diziyi eleştirirken bile kullanılan o “Ama o kadar emek var!” cümlesi, The Odyssey’de tam olarak yerini buluyor. Büyük bir emek, büyük bir ekip, büyük bir teknik: Sinefillerin, film “nerdlerinin” bayılacağı, “Şu şöyleymiş, bu da böyleymiş” diye uzun uzun konuşup tartışacağı bir iş var karşımızda. Bu açıdan baktığımızda bu emeğin karşılığını vermek, filmi “Nolan’ın istediği” formatta, IMAX bir sinemada izlemek boynumuzun borcu olabilir. Tabii öyle bir sinema bulabilirsek!

Dünyada bu filmi Nolan’ın çektiği 70 mm IMAX formatında gösterebilecek sadece 41 sinema var. Bu salonların 24’ü ABD’de, dokuzu Kanada’da, kalanı da Avrupa ve Avustralya’da. Türkiye’de 70 mm IMAX salon sayısı sıfır. Yani Nolan’ın sinemasını çekildiği şekliyle sadece dünyanın belirli coğrafyalarında yaşayan ayrıcalıklı bir kesim izleyebiliyor. Kafalarımızı telefondan kaldırıp sinema salonlarına sokmayı hedefleyen bu hırslı sanat, seyirciyi bir film etrafında toplayacağına, film ile seyirci arasına kocaman bir erişim engeli koyuyor. The Odyssey’i izlemek birleştirici bir aktivite olacağına, coğrafyanıza, sınıfınıza ve cebinize göre farklılık gösteren bir hiyerarşi sorunu haline geliyor. Peki ne yapalım? Elbette eğer erişiminiz ve “böyle şeylere merağınız” varsa filmi IMAX bir sinemada izleyebilir, pişman da olmazsınız. Ama bana sorarsanız, en iyi sinema evinize en yakın sinemadır. Ve The Odyssey, pekâlâ düz bir sinemada da izlenebilecek, epey düz bir film.

Düzden kastım kötü bir film değil asla. Aksine The Odyssey, seyir zevki yüksek, üç saatlik süresine rağmen sıkmayan, bol yıldızlı kadrosuyla sizi perdede tutan, aksiyon sahneleriyle heyecanlandıran, Polyphemos ve Skylla gibi mitolojik yaratıkları hayata geçiren büyük zanaatkârlığa hayran bırakan bir film. Tam bir mısırı kolayı alıp koltuğa yayılma filmi. İnsan bu kolay özümsenen bir uyarlamayı izlerken, keşke Nolan Homeros’un metnine yaklaşırken benimsediği bu tepeden bakmayışı filmin seyirciye ulaşması konusunda da kullansaymış diye düşünmeden edemiyor.

Çünkü önümüzde iddia edildiği gibi çok derin katmanlı bir uyarlama, Homeros okumamışların nüansları anlayamayacağı klasikçi bir başyapıt yok. Daha ziyade Nolan’ın da anlatmayı çok sevdiği bir “eve dönüş” hikâyesi izliyoruz. Savaşın yıkıcılığı, kibrin zararları, insanoğlunun her şeyi kontrol etme saplantısının öngörülemez sonuçları ve kadere teslim olmanın hafifliği gibi temalar etrafında dönüp dolaşıyoruz. Truva Savaşı’nı kazanan kumandan Odysseus, tam gemisine atlayıp evine dönecekken “Yetti artık! Bu kral Agamemnon’u takip ettiğim, ben kendi yolumdan gideceğim” diyerek iki haftalık yolu on senede ve türlü badirelerle aşıyor. Bir erkeğe “Bir şey yap” dediğinizde onu ne kadar erteleyebileceğinin filmi de denebilir The Odyssey için. Antik Yunan’da prokrastinasyon nedir? Herhalde böyle bir şeydir.

Filmin unutulmayacak anları da var elbet. Bunların başında Samantha Morton’un canlandırdığı Kirke’nin askerleri domuza çevirdiği sahne geliyor. Erkeklerin kurguladığı savaşlar ve işledikleri savaş suçlarının kadınlar üstündeki korkunç etkileri bu hem duygusu hem tekniği yüksek sahnede aklınıza kazınıyor. Truvalı Helen’in “güzelliğinin” savaşın esas sebebi olmadığı da altı çizilen mesajlardan. Helen’i Lupita Nyong'o’nun canlandırması ve bunun ırkçıları çıldırtması da insanı ayrıca keyiflendiriyor. Ama bu unsurlar filmin genelinde kadın karakterlerin hikâyeye eşlikçi ve yandan katılgan hallerini maalesef değiştirmiyor.

The Odyssey’in en kuvvetli yanlarından biri starlar geçidi kadrosu ve onların getirdiği PR gücü. Nolan’ın daha önce de beraber çalıştığı Matt Damon, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Benny Safdie ve Elliot Page gibi isimlerin yanında; ilk kez çalıştığı dönemin süper starları Tom Holland ve Zendaya gibi isimler, filmin büyük bir pop kültür fenomeni olmasını garantiliyor. Zendaya’nın stilisti Law Roach ile popülerleştirdiği metot giyinme usulü, filmin her bir kırmızı halısını apayrı bir moda ve sosyal medya şölenine çeviriyor. Bunun yanında artık bir filmin kendisi kadar önem taşıyan promosyon turlarında anlatılan hikâyeler, filme neredeyse The Odyssey’in kendisi kadar mitolojik bir hava katıyor. Buz gibi suda titremesine rağmen sesini çıkarmayan Jon Bernthal, savaş zırhlarıyla dağ tepelerine tırmanan Matt Damon, aylarca çalışıp halı dokumayı öğrenen Anne Hathaway ve onlara liderlik eden neredeyse tanrısal bir yönetmen, Christopher Nolan. The Odyssey kendi efsanesini kendisi yaratıyor.

İster IMAX’de, ister düz sinemada, ister evde… Bu efsaneyi nerede izleyeceğinize kendiniz karar verin. Ve iyisiyle kötüsüyle, yılın en büyük sinema olaylarından birine mutlaka bir şans verin.

İlgili İçerikler