Selin Şekerci, tüller, gelinlikler ve pullar içinde büyümüş. Eli nesne tutuğu günden beri makyaj yapan, süslü, kendini prenses zanneden bir çocukmuş. Bir gelinlik firmasında çalışan annesi onu “dünyanın en güzel kızı” diye severmiş. Tam olarak nasıl kestiremese de bir gün ünlü olacağını hep bilmiş.
Ama bir yandan da kendini ne evde ne okulda var olduğu yere ait hissetmediği bir iç dünyası varmış. Bunu biraz düşündüğünü söyleyen karakterine, biraz da çok genç yaşta yetişkin olmak zorunda kalmasına bağlıyor. Her şeyi kendi kendine yapmayı “rehberim” dediği annesinden öğrenmiş.
Sisteme yüzde yüz uyum sağlamayan, yanlışa yanlış diyen halleri, kariyeri boyunca da devam etmiş. İki milyon takipçisi olsa da sosyal medyaya “güzel” fotoğraf atmayı sevmiyor, sesi çok iyi olsa da gerçek müzisyenlere saygısından albüm yapmak istemiyor mesela. Neden yaşıtı aktörlerle partner olamadığını, neden Yeşilçam’dan bu yana kadınlar için yazılan rollerin pek de değişmediğini, neden Türkiye’de audition sisteminin yürümediğini sorgulamaktan çekinmiyor. Sanırım bugün olduğu ve bizim ekranda görmeye alıştığımız kişi o prenses kızla, sözünü esirgemeyen kadının bir karması.
Ama Selin Şekerci’yi daha iyi tanımak isterseniz, en doğru adres yeni dizisi Baş Başa. Çünkü canlandırdığı terapist Melo karakterini ve hayatı yaşama biçimini kendisine çok benzetiyor. Melo hem danışanlarıyla hem ailesi hem de manitasıyla uzak mesafe yaşayan biri. Baş Başa ise, tamamı Melo’nun yaptığı FaceTime’lardan oluşan, 13 bölümlük bir dijital çağ komedisi. Format olarak Web Therapy’ yi andıran, tam bir “feel good” yaz dizisi. TOD’ un da ilk iç yapımı ve şimdiden ikinci sezonu çekilmiş bile.

- Baş Başa için “bir dijital çağ komedisi” diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Dünyada da örnekleri var. Lisa Kudrow’un oynadığı Web Therapy’ye benziyor. O daha kurmacaydı, bizimkinin en övündüğümüz kısmı çok gerçek olması.
- Nasıl dahil oldunuz projeye?
Bir gün arandım, “böyle bir iş var, senaryosunu okumak ister misin?” dediler. İlk beş sayfayı okuduktan sonra “Yönetmene ulaşabiliyor muyuz?” dedim. Okurken kendimden çok şey buldum. Çok heyecanlandım. Benden başka aday varsa ayağını kaydırabiliriz (gülüyor), ya da yönetmenin karşısında oynayıp ikna edebilirim diye düşündüm. Bora hocayla (Tekay) bir araya geldiğimizde de biraz ısrar etmiş olabilirim. O da “O kadar ısrar etmene gerek yok, ben zaten seni istiyorum” dedi.
- Audition verdiniz mi?
Yok vermedim. Biliyor musunuz audition verdiğimiz işler olmuyor. Audition sistemini ben çok seviyorum bu arada, en sevdiğim şey audition vermek. Ama bir iş isme gelince oluyor bizim ülkemizde. İlk sektöre girdiğim yıllarda hep audition ile almıştım işleri. Ama sonrasında tanınan biriyseniz ve audition veriyorsanız “Bakalım Selin de nasıl yapacakmış?” gibi bir şey oluyor galiba, “Ayşe yapsın” diyorlar sonra.
- Audition vermeyen insan daha star gibi mi görülüyor? Daha mı çok isteniyor?
Yok ya sanmıyorum. İsteniyorsa oyuncular veriyordur diye düşünüyorum. Vermeyen varsa da saygı duyarım, beni ilgilendirmez. Audition verirken ben de o role uygun olup olmadığımı tecrübe ediyorum. Sistemi çok doğru bulmakla beraber, bizde çok doğru işlemiyor.
- Karakteriniz Melo’dan bahsedelim. Çok benzediğinizi düşünüyormuşsunuz.Hayatının çoğunu ekran karşısında FaceTime'la sürdüren biri. Online terapi veriyor, ailesiyle, hoşlandığı çocukla dijital görüşüyor. Nesi benziyor size, siz de bu kadar dijital yaşayan biri misiniz?
Aşırı dijital yaşamıyorum. Ben de çok üşengeç olduğum için dışarı çıkmaktan nefret ederim, insanlara bayılmam. İnsanları çok seviyorum aslında. Çok sevdiğim ve çok empat olduğum için çok fazla insana maruz kalmak istemiyorum. Dışarı çıkmak, sosyalleşmek benim için çok zordur. O yüzden de Melo’nun hayatı yaşama biçimi bana çok benziyor. Görüntülü konuşma hayatımıza girdikten sonra benim hayatım inanılmaz kolaylaştı. Çünkü insanlar bana küsmemeye başladı. Bana “Buluşalım mı?” diyorlar, “Tabii, hemen” diyorum. “Çok isterim, çok özledik” diyorum ama gitmiyorum.

- Bazı insanlar FaceTime’ ı fazla intim buluyor. Ne münasebet, ben şu an evimdeyim, eşofmanlarımla oturuyorum, açamam gibi…
Herkesle yapamam FaceTime. En yakınlarımla, annemle, kardeşimle, teyzemle, yakın arkadaşlarımla sınırsız FaceTime yapabilirim. Bütün günümü geçirebilirim. Pandemiden sonra o bende kaldı. Onlarla konuşurken evi temizlerim, yemek yaparım…
- Telefonla konuşmayla aranız nasıl? Mesajlaşarak mı daha rahat edersiniz, konuşarak mı?
Mesajdan nefret ederim. Hiç sevmiyorum. Mesajı sadece trip atmak ve ayrılık için kullanıyorum. Herhangi bir ayrılık ama, sevgiliden ayrılık için, işten ayrılık için. Mesaj çok ciddi bir şey benim için. Sesli mesaj da sevmiyorum. Kendimden çok küçük arkadaşlarım var. Onlar çok sesli mesaj atıyor. Hemen transkripte çevirip yazılı okuyorum. Hiç dinleyemem ne anlatıyor. Onunla uğraşamam. Bir de belki duyulmaması gereken bir şey diyordur, benim arkadaşlarımda olabilir (gülüyor). Instagram'da da videolarda sesini kapatıp altyazıları okuyorum. Bir de ben çok kötü yazarım. Çok aceleci olduğum için harflerin hepsi birbirine karışır. Ciddi bir mesaj atacaksam önce notlara yazarım sonra kopyala yapıştırırım.
- Bugüne kadar mesajla yaptığımız en ciddi şey ne?
Hep ciddi şeyler yapıyorum. Hepsi ciddi. Ayrılıklarım, ya da işten ayrılıklarım. Yazılı yapmak bana daha tutarlı ve doğru geliyor. Çünkü söz uçar, yazı kalır. Bir de öyle garanticiyimdir ben.
- İlişki dünyasında mesajla ayrılmak çok kötü repütasyonu olan bir şey ya? Benden mesajla ayrıldı, hani bir konuşmaya bile vakit ayıramadı gibi..
Benim mesajım “Ayrıldık bitti hadi güle güle” gibi bir şey değil. Ben ayrılık gerekçelerimi sayfalarca yazarım. Sonra “Bunu konuşabilir miyiz?” derim. Konuşup ayrılırım. Sadece Mesajla ayrılmam için çok canımın sıkılmış olması lazım ya da aldatılmış olmam lazım.
- Terapiyle aranız nasıl?
Terapiyle aram çok iyi (gülüyor). Tabii ki böyle bir eğitimim yok. Okuyoruz, ediyoruz vesaire ama. Arkadaşlarım bana anlatmayı severler. O yüzden de çok dinlerim. Arkadaşlarım “Ağzımızdan alıveriyorsun lafı” derler. Öyle tatlı bir ilişki biçimim var. Terapide anlatmayı da severim, hep kolay bir danışan olmuşumdur. Hiç kendime blokaj koymam. Çünkü ben onun için oradayım zaten. Doktoruma anlatmayacağım da kime anlatacağım? O yüzden her detayı, içimde, kafamda ne varsa anlatmaya çalışırım ki hemen onun şifasını bulabileyim. Öyle de bir aceleciliğim var.
- İnsanlar birbirleriyle hiç olmadığı kadar bağlantı hâlinde ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar da yalnızız. Sosyal medya arkadaşlıkları çok şahane ama bir bakıyorsunuz gerçek bir şeye ihtiyacınız olduğunda, o günde seksen kere reels yolladığınız insan yok aslında. Veya o alevli ateşli sohbetin sonu asla bir gerçek ilişkiye evrilmiyor. Sizce teknoloji bizi birbirimize yaklaştırıyor mu, yoksa daha da yalnızlaştırıyor mu?
Bence yaklaştırmıyor. Orada hepimiz hemfikiriz. Çabuk tüketim üzerine kurulu her şey. Eskiden bu kadar kolay iletişim kuramazken iletişim kurmanın da bir heyecanı ve değeri oluyordu. Şimdi o kadar kolay ki. O yüzden de yalnızlaşıyoruz bence. Birbirimize bir sürü reels yolluyoruz, “buna kesin o da güler” diyoruz ama beraber oturup ortak bir şeye gülmeyi ne kadar uzun zamandır yapmıyoruz onu hatırlıyoruz. İşler kolaylaştıkça değersizleşiyor galiba.
(Fotoğraf: Zehra Albistan)
- Bir röportajınızda “Sosyal medya dev bir görücü salonu, çöpçatanlığın yerini algoritma aldı” demişsiniz.
O aslında Melo’nun bir repliği. Öyle gerçekten. İş için de aynı şey geçerli. Artık yapımcılar da sosyal medyasına bakıyor oyuncuların. Sadece takipçi sayısı için değil, ona zaten bakılıyor. Ama Selin'in son hali neye benziyor? Ona bakmak için sosyal medya kullanılıyor, en güncel halimiz orada çünkü.
- Hem ona bakılıyor hem de sizden bir takipçi kitleniz ve bir online personanız olması bekleniyor. O beklentiyle aranız nasıl?
Hiç iyi değil. “Selin fotoğraf paylaşmadın. Selin Instagram'ı kullanacak mısın? Tiktok açtın ama hiç kullanmıyorsun, neden açtın?” gibi serzenişlerle karşılaşıyorum bolca. Bir iş kolu da aynı zamanda dijital mecralar. Onun olabilmesi için de biraz etkileşiminin olması gerekiyor. Kırk yılda bir canım bir şey isteyip de paylaşınca alıyorum o etkileşimi, ama ben kendime güveneceğim de, o fotoğrafı çekeceğim de, paylaşacağım da... Sonra şeyle kırmaya çalıştım onu: Daha önceden sosyal medyada güzel görünme kaygısı öncelikliydi ya. Dedim ki “Güzel anlarımı değil de salak saçma anlarımı paylaşayım ki, rahatlayayım.” Belki o zaman “o fotoğraf doğru mu ya paylaşmak için?” tribinden çıkarım. Çok da işe yaradı. Çok da sevdiler. Sonra yine paylaşım yapmadım ama (gülüyor). Olmuyor bende. Sanki mahremimi paylaşıyormuşum gibi geliyor. Ya da “İnsanlara ne?” diyorum. “Ben bunu paylaşıyorum da çok da umursuyorlar mı acaba?” diyorum.
- Mesleki açıdan zararını gördüğünüz oldu mu bu durumun?
Oluyor tabii ki. Özellikle Twitter kullandığım zamanlarda oldu bolca. Sonra onu kullanmamaya başladım. Yaklaşık 6 -7 yıldır şifresini de bilmiyorum, kapatmadım da. Öyle askıda duran bir hesabım var.
- O dönemi ve yaşadıklarınızı hatırlıyorum.
Evet. Sonra da işte ayranı üfleyerek içmeye başladım.
- Sonrasında çok uzun sürdü mü o durumun toparlanması ve mesleki anlamda tekrar her şeyin rayına girmesi?
Hatırlamıyorum biliyor musunuz? Uzun sürmüş de olabilir, sürmemiş de olabilir. Ara ara pörtlüyor tabii. Tamamen hayatınızdan çıkmıyor, dijital ayak izini silemiyorsun ya maalesef. Ara ara tekrar filizlendiği, geri söndüğü oluyor. Ama o zamanlar benim için tatsızdı. Çok uğraştığımı hatırlıyorum. Kendini doğru ifade etmeye çalışmak. “Hayır, aslında öyle demedim” demek. Sonra insan “Tamam, hiçbir şey söylemeyeyim. Açıklamak zorunda kalmayayım” diyor. Yine duramıyorum tabii ki ama. Şu an daha dikkatli davranmaya çalışıyorum aslında.
- Röportajdan önce biraz sosyal medyanızı stalkladım. Ben, Kirke romanından bir parça sabitlemişsiniz profilinize. Kirke şimdi The Odssey ile de tekrar girdi hayatımıza. “Kadınlara haddini bildirmek ozanların en sevdiği vakit geçirme biçimidir” diyen bir cadı Kirke. Neden önemli sizin için bu roman veya karakter?
Tüylerim diken diken oldu. Çünkü şu an yaşadığımız modern dünyada da aynı yöntemin ısrarla var olduğuna emin gibi bir şeyim. Bir sürü kadın öyledir. Bunu sadece feminist bir yerden değil, aynı zamanda çok duygusal ve romantik bir yerden de böyle görüyorum. Genel kadına olan algının zaten öyle olduğunun altına imzamı atıyorum ama, romantik bir yerden de, duygusal ilişkilerde de, iş ilişkilerinde de bunun tamamen böyle olduğunu düşünüyorum. Bir de Kirke'nin dışlanmışlığı bana çok dokunuyor. Çünkü çocukluktan itibaren kendimi öyle hissettiğim çok fazla zaman oldu. Onun kuvveti, sözünü söyleyebilmesi, cesareti bana ilham oldu. Kirke’yi okuduğumda çok yüreklendiğimi hatırlıyorum. Çirkin addedilmek, kötü addedilmek, cadı addedilmek ve taşlanmak ve dışarı atılmaya çalışılmak ve ona rağmen bu savaşı veriyor olması bana bir hayat düsturu gibi oldu. Kendimi öyle hissettiğim zamanlarda onun kuvveti aklıma geliyor ve içeriden bir alev oluşuyor. Ateş yanıyor birden. Benim hayatta söylemek istediğim sözlerden en önemlisi bence oraya sabitlediğim şey. Öyle düşünüyorum erkekler hakkında maalesef ki.
- Artık kariyerinizde belirli bir aşamadasınız. Ama buraya gelene kadar da bir süreç geçiyor. O had bildirmeye, “sen bir köşede dur, sen kadınsın, sen ne bilirsin” tutumuna dair hatıranızda kalanlar var mı?
Daha gençken ve küçükken oluyordu onlar. Ben hiçbir zaman “tamam haddimi bileyim” deyip köşeye çekilebilen bir karakter olamadım. O yüzden de işte belki o sistemin dışına atılmalar, dışlanmalar yaşanmış olabilir hayatımda. Pişman mıyım? Hayır değilim. Biraz yaş ilerledikçe, meslekte tecrübe edindikçe, yeriniz belli oldukça o sesler azalıyor. Ben daha oralarda mıyım henüz bilmiyorum ama kendimce 20 yıldır bu sektörün içindeyim. O sesler cılızlaşıyor ya da “buna yapmayalım artık” oluyorlar. Çok küçük yaşta girdim bu sektöre. 17 yaşındaydım, 37 yaşındayım şu an. Oralarda daha çok duyuyordum o sesleri. Ve özellikle otorite figürlerine o yüzden aynı yükseklikte karşılık vermeye çalışıyordum.. Okulda da böyleydi.
- Ben sizi dışlanmış bir şekilde asla hayal edemedim.
Dışlanmak dediğim şey aslında biraz da içsel bir dışlanmak. Öyle hissetmek. Daha köksüz hissetmek. Var olduğun yere ait hissedememek. Yani o belki çocukluktan geliyordur, belki sektörün zorluğundan geliyordur. Sistemin çarkının dişlileri arasında gezebilmek için birazcık doğru ve sisteme göre hareket etmek gerekiyor. Ben oraları çok becerebilen biri değilim. Daha düz, ne hissettiysem, ne düşündüysem onu söyleyen bir insanım. Bu ne kadar doğrudur? Her doğruyu da söylemek zorunda mıyız? Birazcık da bize de mi kalmalı? Biraz gizemli mi olmalıyız acaba? Tamamen personadan bahsediyorum aslında fikirden ziyade. O yüzden ben içsel bir dışlanmışlıktan bahsediyorum. Çocukluğumda da öyle hissettiğim çok zaman oldu, aile içinde, sınıfta, okulda da, işte. Çünkü var olan düzenin çizgisinde gitmeyi hiçbir zaman kabul etmedim. O zaman da dışlandım tabii ki doğal olarak.
- Bir röportajınızda “Mainstream süslü bebekleriz. Ben biraz daha anarşist ve kafası çalışan süslü bebek tarafındayım” diyordunuz. Bu mesleği yaparken olduğunuz insandan çok uzağa düştüğünüzü hissettiğiniz zamanlar oldu mu?
Ben de neler demişim (gülüyor). Bunu ben 20 yaşında falan söylemişimdir. Bana da bak ya, anarşist kelimesini kullanmış mıyım? Şaka peşine düşmüşüm.
- Bir sene önce verdiğiniz bir röportajdan. Cümle biraz süslü olabilir, ama hissiyatını anlıyoruz. Bir şey söylemeye çalışıyorsunuz.
Evet, şu an süs bebeği gibiyim (kıyafetini gösteriyor). Anarşist bilmiyorum, onun altını doldurabiliyor muyum hayatta? O da çok büyük bir iddiaymış bu arada. Sarkastik söylediğimi kabul ederek devam edeceğim. Hayatta nerede durduğum ile alakalı. Ben sadece güzel olup, durup bakan biri olmayı tercih etmedim hayatım boyunca. Yanlışa yanlış demeyi annemden öğrendim. O yüzden de süs bebeği gibi olanlara saygım sonsuz (gülüyor) ama benim becerebildiğim bir yer değil orası. Yani böyle süs bebeği gibi giyinsem de, içimden bir kamyoncu çıktığı için…
- Anneniz ne iş yapıyor?
Annem uzun zamandır çalışmıyor. Ben çocukken bir gelinlik firmasında müdür gibi bir şeydi. Tüller, gelinlikler ve pullar içinde büyümüş bir çocuğum.
- Öyle süslü bir dünyanın içine doğmak nasıl etkiliyor insanı? Gelinlik takıntılı mı oluyor, yoksa ikrah mı getiriyor insan?
Ben gelinlik takıntılı olamam (gülüyor). Neden? Çünkü bütün dizilerimde gelinlik giyip kaçıyorum. Yüzlerce kez gelinlik iydim. Sadece Kaçak Gelinler’de değil, töre dizisi oynadım, orada da gelinlikle kaçtım. Bana ikrah geldi gelinlikten. Çocukken çok severdim tabii ki. Hep kendimi prenses zannederek büyüdüm. Annem beni “Dünyanın en güzel kızı” diye severdi ve ben çok uzun yıllar dünyanın en güzel kızı olduğumu düşündüm. Sonra ergenlikte çirkinleşmeye başlıyoruz ya. Baktım ki kimse bana çıkma teklif etmiyor. Ağlayarak eve gidip “Anne hani ben dünyanın en güzel kızıydım” dediğim anı hatırlıyorum. Sonra tekrar bir bir serpildim, güzelleştim kendimce, ne kadar olduysam artık.
Ben çok “girly” büyüdüm aslında. İşte prenses gibi, hep süslüydüm, hep makyajlıydım. Üç yaşında fotoğrafım var kendi makyajımı kendim yapmışım, dudak kalemi çekmişim falan.
(Fotoğraf: Zehra Albistan)
- Bugünkü makyajınızı siz mi yaptınız? Çok güzel olmuş.
Evet. Elim yatkın. Nesne tuttuğumdan beri makyaj yapıyoum. Ama ruhum hiçbir zaman öyle değil. Öyle bir karmaşa var aslında içimde. Galiba onun dengesizliğini yaşıyorum biraz. Çünkü hayatta her şeyi tek başıma yapmak zorunda kaldım. Çok çabuk yetişkin olmak zorunda kaldım. Çok erken İstanbul'a geldim. Çok erken yalnız yaşamaya başladım. Cevvaldim de hep. Annemle çok yalnız yaşadığımız bir süreç oldu. Annem en büyük rehberim, her şeyi kendi yapar. Annem her şeyi kendi yaptığı için “zaten böyle olması gerekiyor galiba” diyip ben de öyle yapınca, o anarşist, o “falan filan” kız oradan çıkıyor birazcık.
- Hayatınızın o tarafını dengeleyen bir şeyler yapıyor musunuz? Çünkü sanki bu yaptığınız meslek, sanki hani o tarafınızı %100 beslemiyormuş gibi konuşuyoruz ya biraz. Tırnak içinde “anarşist” dediğiniz tarafı besleyen başka ilgi alanlarınız var mı? Yazıyor musunuz mesela, kendi yazdığınız bir şeyi hayata geçirmek istiyor musunuz?
Ha onu yapıcam! Aklımda çocukluğumdan beri var. Benim öyle oyuncu olayım da insanlar beni tanısın gibi bir hayalim yoktu. Sadece çocukken ileride bir gün tanınacağımı biliyordum. Bu neyle olurdu? Oyunculukla mı, baleyle mi, şarkıcılıkla mı bilmiyordum. Ya da çok meslek erbabı olup ses mi getirirdim? Ama dört beş yaşındayken kendimle röportaj yaptığımı hatırlıyorum.
Hayatta en keyif aldığım şey kolektif olarak bir şey yaratabilmek. Hep bir şey yaratayım, o yarattığım dünyanın içinde ben de olayım gibi bir arzum vardı. Hatta kendi işimi yapabileyim diye tekrar üniversite sınavına girdim, sinema televizyon kazandım ama bitiremedim okulu. Bir noktada arkaya geçeceğim. Dekor seviyorum, kostüm seviyorum, yazmayı, dünya hayal etmeyi seviyorum, Müzik çok seviyorum.
- Evet bayağı müzikle ilgilisiniz. Instagramınızda şarkılar paylaşıyorsunuz.
Arkadaşlarım genelde müzisyen. Onlara çok hayranlık duyduğum için hemen arkadaş oluyorum. Instagram’a koyduğum şarkı üç yakın arkadaşın depresyonda, işlerin ters gittiği bir anda “böyle bir şey yapalım” deyip sonra bir sene boyunca paylaşmaya utandığımız, sonra da “salalım bakalım” dediğimiz bir video. Müziği bir şeye entegre etmeyi çok seviyorum ama bireysel olarak müzik yapayım, albüm çıkarayım gibi arzularım olmadı hayatta.
- Ben dizideki abla-kardeş ilişkisini çok tatlı buldum. Kardeşlerin en alakasız konuyu bile kendilerine bağlamasını güzel yakalamış. Siz erkek arkadaşınızla olan derdinizi anlatıyorsunuz, “çay storysi koymuş” diyorsunuz, ablanız da cevap olarak “bize hiç demlemezsin anca başkalarına” diyor… Siz de ablasınız bildiğim kadarıyla. Nasıl bir ilişkiniz var? Böyle ablalıklar yapar mısınız?
Bir erkek kardeşim var. 23 yaşında. Grafik tasarımcı. Benim Baş Başa’da en mutlu olduğum yer orası. Melo’nun annesiyle kavgaları benim annemle kavgalarımla aynı. Benim annem o kadar “evlen, evlen!” demiyor ama “keşke benim torunum olsa da sevsem, keşke benim kızımın düğünü olsa da oynasam” gibi şeyler diyor. Kardeşimle aramızda çok kuvvetli bir sevgi bağı var. O konuda çok şanslıyım ama ben biraz dominant, baskıcı bir ablayım. O da bence bundan hoşlanıyor, işine geliyor çünkü hayatı çok kolaylaşıyor. Biraz benim zorbalıklarımı çekiyor, zorba bir ablayım (gülüyor). Fazla detaycıyım. Her şeyi düşünmek istiyorum.
- Baş Başa TOD’un ilk iç yapımı. Platform için önemli bir proje. Ve sizin lokomotif karakteri oynadığınız, sizin etrafınızda şekillenmiş bir proje. Stres yarattı mı sizde bu sorumluluk yoksa sadece tatlı bir heyecan mı duydunuz?
İşin lokomotifi setin rengini belirliyor istemsiz bir şekilde. Melo gibi bir karakterle lokomotif olmak kolaydı bence. Çünkü insanlara değmek ile ilgili bir çaba sarf etmeme gerek kalmadı. Karakter başlı başına öyleydi. Bir de öyle iyi bir kadro kuruldu ki, o kadar itiyorlar ki arkadan, ben çok kuvvet harcamadan bir lokomotiflik gerçekleştirdim. Benim endişem “ben onlara yetebilecek miyim?” oldu. Herkes o kadar yetenekli, o kadar saygı ve hayranlık duyduğum isimler ki.

- Altan Erkekli ile daha önce Yeşilçam'da beraber oynamıştınız.
Altan Abi’yi tecrübe etmiştim. Devrim Abla (Yakut) ile oynamak müthiş bir şey. Özgün’e (Bayraktar) nazarlar değmesin. Çok tuhaf tatlı bir bağımız oluştu ve o abla kardeş meselesini çok çabuk hallettik. Ali (Yoğurtçuoğlu) korkunç konforlu bir partner. O kadar kolay ki onunla çalışmak. Ünal'ın (Yeter) komedisi inanılmaz kuvvetli. Ben normalde dalaksız biri değilimdir, gülmem sahnelerde çok, hatta gülenlere kızarım. Sette ilk defa Ünal ve Özgün’e dayanamayıp güldüm ve “Bir daha alabilir miyiz?” dedim. Arda'yı oynayan Kerem (Alan) 50 yaşında gibi ve ilk işi. İnanılmaz biri, hepimizden daha yetişkin gibi. Yönetmenimiz de öyle. Öyle bir ekiple çalıştım ki, bu işte lokomotiflik zaten yok.
- Siz dijitalden ziyade ulusal TV'de ekranda olan bir oyuncusunuz. Bu sizin seçimlerinizden mi kaynaklandı yoksa dijital platformlar pek o vaat ettikleri alternatif dünyayı, o farklı seçenekleri sunamadılar mı?
Dijital platformlar ülkemize geldiği zaman hepimiz çok heyecanlandık. Bütün sektör olarak “çok acayip işler yapacağız” diye düşündük. Yapıldı da, daha çok yapacağız sandık ama dünya global bir krizin içinde olduğu için o işlerin sayısı azaldı. Bizde televizyon seyircisi hala daha fazla. Yeni jenerasyonun dijitale kaydı, çalışan kesim dijitale kaydı evet, ama televizyon daha çok izleniyor. Dolayısıyla da çok fazla dijital içerik üretilmiyor bizde henüz. Bana gelenler nitelikli işler oldu hep. Yeşilçam en sevdiğim işlerimden biri. Enfes Bir Akşam, müthiş bir kadroyla çok tatlı bir iş. Baş Başa daha önce yapılmamış bir format. Ama sayıları maalesef ana akımdan daha az.
- Ana akımda da dizilerin var olması çok zorlaştı. Gerçekten çok sert koşulları yerine getirmiş olması gerekiyor. Yurt dışı satışının olması gerekiyor, yüksek bir reytingi olması gerekiyor. Mesela Ben Leman çok sevilen ve seyircisinin de izlemek için savaştığı bir diziydi. Yine de olmadı. Neye bağlıyorsunuz olmamasını?
Ben Leman’ın olmaması biraz söylediği söz ile alakalı. Ana akım işi değil de, dijitale uygun bir işti galiba. Bir kadın işi olduğu için izleyici kitlemiz çalışan kesim, genç kadınlar, orta yaşlı kadınlar, genç kızlardı. Öyle bir hayat gailesi ile yaşıyoruz ki bu ülkede, koşturmaktan gelip sekiz buçukta televizyonun başına oturabilecek bir kitle değildi. Youtube'dan, dijital platformdan daha çok izleniyordu. Dijitalde dünya sıralamasına giriyordu. İzlenme oranı seyirci yapısıyla alakalı. Ev hanımı olan ya da mesaisi erken bitmiş olan insanların tercih ettiği iş türü değildi galiba. O yüzden de televizyonda karşılık bulmadı. Dijital mecrada karşılık bulacağına yüzde yüz emindim. Buldu da aslında teknik olarak. Ama devam edemedi çünkü dijitalde de o kadar çok parametre var ki. Bütçesi, zamanı, takvimi, oyuncuların programı, globalde bir sürü onay alınması gereken mertebeden geçiyor. Oralardan geçmek de kolay olmuyor. O süreç uzayınca da, tahmin ederek söylüyorum: “Biz bunu yapana kadar o etki sönecek. Boşu boşuna emek vermiş olacağız” diye düşündüler.
- Ben Leman’daki karakterinizin yaşı ile çocuğunun yaşı arasında bir dengesizlik olduğu çok söylendi. Ne düşündünüz o eleştirileri görünce?
Çok haklı eleştiriler. Yapanların ağzına sağlık. Ben çok uzun zamandır yaşıtımla oynayamıyorum. Geçenlerde hep beraber çalıştığım bir yapımcımla onu konuştuk. Diyor ki “Bir erkek oyuncu var. Karşısına ‘Selin Şekerci’ diyoruz, ‘Selin çok yaşlı abi’ diyorlar, sen ondan küçüksün bu arada” diyor. Görsel olarak zaten yaşımdan küçük gösteriyorum ama bu kimsenin umurunda değil. İstiyorlar ki 35 yaş üstü erkeklerin yanında 23 yaşında 24 yaşında kızlar görsünler. Ben birçok işi bu yüzden kaybettim. Yaşıtlarıma yaşlı bulunuyorum. Benden büyüklere de yaşlı bulunuyorum, öyle görünmesem de. Anne rollerine de “Bundan anne olmaz ki, daha küçük” diyorlar. Tam olarak ne yapmam gerekiyor?
Ben Leman'da Mine karakterinin bana teslim edilmesi de yapımcı ve yönetmen insiyatifiyle oldu. O rolü de alamayabilirdim. Normal şartlarda benim görünümde birine kimse anne rolü emanet etmezdi. Daha önce yaşıma uygun olmayan bir rol için, olduğumdan daha yaşlı görünmem için kostüm, saç, makyaj denemeleri yapıldı. Çünkü partnerim 55 yaşında olacaktı ve olmadı. Yan yanayken olmuyor. Böyle bir sıkıntı var. Seyirci bununla ilgili söylenmekte çok haklı.
- Bir önceki diziniz Aile’de de Nejat İşler’di partneriniz. Aranızda 17 yaş var sanırım.
Evet. O işte şöyle bir ayrım vardı. Yaşça büyük ve yaşça küçük birinin ilişkisini anlatıyordu. Beni “ufaklık” diyerek seviyordu. Zaten altı çizilmiş bir yaş farkıydı.
- Akranmış gibi yapmaya başladıkları zaman çok büyük bir dengesizlik ve saçmalık oluyor.
Aynen öyle oluyor. Bir de ben neden kendi yaşıtım aktörlerle oynayamıyorum? Kendime bakıyorum, sağlıklı besleniyorum, spor yapıyorum ve bence öyle de görünüyorum. Yeşilçam'da oynarken bir dizi repliğim vardı “30'dan sonra sana paçavra muamelesi yaparlar bu sektörde. Ya anne rolleri, ya kötü kadın rolleri, ya da düşmüş kadın rolleri oynarsın. Bu sektör, bu meslek böyledir oğlum” diye bir sahne vardı. Bu gerçekten Yeşilçam’ da söylenen bir şey, 1960 senesinde yaşanan bir şey. Ve hiçbir şey değişmedi. O zaman da öyleymiş, şimdi de öyle. Ya kötü kadını oynayabilirim ya anne oynayabilirim.
- Onun çarelerinden biri kadınların daha çok hikaye yazması, daha çok yapımcılık yapması olabilir mi ?
Evet ama kadınların sektörde yer edebilmesi için bir sürü savaştan da geçmesi gerekiyor. O iş o kadar kolay değil. Eminim ki çok fazla kadın hikayesi vardır kadınların yazdığı. Ama işte tercih edilmiyor.Biz bir kadın hikayesi yaptık: Ben Leman. Karşılık görmedi. Yapımcı da küsüyor. “Yaptım işte!” diyor. O yüzden bilmiyorum, belki seyircimiz artık onu tercih etmiyordur.
- Baş Başa format olarak da farklı bir iş. FaceTime sahnelerinden oluşuyor. Diğer oyuncularla karşılıklı oynayamamak zorladı mı sizi?
Başta çok gerildik. Hepimiz çok korktuk “becerebilecek miyiz?” diye. Çünkü gözüne bakmadan, reaksiyon almadan oynamak çok zor. Birbirimizi görmeyerek oynadık. Bir monitörümüz var, ekrana oynuyoruz ama oynarken monitöre bakamıyoruz. Aynı ortamdayız, birbirimizin seslerini duyabiliyoruz, görüntüler var ama biz oraya bakamadığımız için çok da işimize yaramıyor aslında. Ama sonra alışıyor insan, birbirini tanıdıkça. Bir de şöyle bir avantajımız vardı. Çok fazla laf geçtik karşılıklı, prova yaptık.
- Baş Başa izleyenlerde nasıl bir his bıraksın istersiniz?
Baş Başa “good feeling,” seyirciyi iyi hissettiren bir dizi. Tam “Böyle işler yapsak, insanları ağlatırken gülümsetelim. ‘Hayat böyle bir şey’ dedirtelim” dediğimiz anda geldi. Tam olarak iyi his bırakacak bir iş. Arzu ettiğim şeyi yapabilmenin tatlı sarhoşluğunu yaşıyorum. Umarım uzun sezonlar sürer. Kanala sürekli baskı yapıyorum. “10 sezon çeker miyiz?” diye. Seyircide de karşılık bulur umarım.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


