Türkiye toplumu kendi hayatını ve ülkenin gidişatını değiştirebileceğine inanıyor mu?

Türkiye toplumu kendi hayatını ve ülkenin gidişatını değiştirebileceğine inanıyor mu?

İktidar seçmeninin bir bölümü “Ülkeyi yönetebilecek başka kim var ki”, muhalif seçmenin bir bölümü ise “Bunlar zaten gitmez” diyor. Birincisi iktidarın alternatifsiz olduğuna inanıyor, ikincisi değiştirilemez olduğuna. Siyasi olarak birbirinin tam karşıtı iki cümle. Fakat psikolojik sonuçları birbirine çok yakın: “Değişmezliğin kabullenilmesi”

Türkiye toplumu kendi hayatını ve ülkenin gidişatını değiştirebileceğine inanıyor mu?

Türkiye’nin bugünkü siyasi halini konuşurken dönüp dolaşıp aynı sorulara geliyoruz.

İktidar ne kadar güçlü? Muhalefet neden yeterince güçlü değil? Bir sonraki seçimi kim kazanabilir? Doğru aday kim? Ekonomik kriz siyasi dengeleri değiştirir mi?

Bunların hepsi önemli. Ama soruların cevaplarını hep siyasi partiler ve liderler üzerinden arıyoruz. Belki hepsinden önce sormamız gereken başka bir soru var:

Türkiye toplumu kendi hayatını ve ülkenin gidişatını değiştirebileceğine inanıyor mu?

Bununla “Umutlu muyuz, umutsuz mu” sorusu aynı şey değil.

Çünkü insan umut etmeye devam ederken kendi hayatını değiştirebileceğine olan inancını kaybedebilir. Daha iyi günlerin bir gün geleceğini düşünebilir ama o günlerin kendi çabasıyla kurulabileceğine inanmayabilir.

Türkiye’nin bugünkü ruh halini anlamak için belki de umut ile kudret arasındaki bu mesafeye bakmak gerekiyor.

Nisan 2026 Veri Pusulası araştırmasının ortaya koyduğu tablo tam da bunu düşündürüyor. Araştırma, toplumun ekonomik tufan nedeniyle yalnızca harcamalarını kısmadığını; hayat planlarını, beklentilerini ve gelecek tasavvurunu da yeniden düzenlediğini söylüyor. Bir bakıma toplum bugünü yönetebilmek için yarını daraltıyor.

Türkiye’nin siyasi meselesi de tam burada başlıyor.

Bu soruları kendime sormama neden olan, içerikleri dikkate değer iki yazıyı not etmeliyim. Kemal Büyükyüksel yazısında, umudu terk etmeyi teslimiyet değil, sonucun garantisini siyasetin ön koşulu olmaktan çıkarmak olarak tartışıyor. Ömer Kayır ise iktidar yanlılarının zafer, karşıtlarının yenilmişlik duygusuna sıkışmasının ortak bir eylemsizlik ürettiğini öne sürüyor.

Bugünü koruyabilmek esas, gelecek ufku daralıyor

Bu iki yazıyı okuyunca Veri Pusulası’nın nisan raporuna geri dönüp kendime yeniden sordum: Toplum gerçekten değişime inanıyor mu? Bunun için arzu ve gayreti var mı?

Araştırmanın bulgularının en çarpıcı tarafı, insanların ekonomik sıkıntıya yalnızca daha az tüketerek cevap vermemesi. Daha temel bir davranış değişikliği var: Risk azaltılıyor. Planlar erteleniyor. Gelecek daha kısa zaman dilimleriyle düşünülüyor.

İnsanlar büyümekten çok korunmaya, yeni bir hayat kurmaktan çok mevcut hayatı sürdürebilmeye çalışıyor.

Bu nedenle bugünkü Türkiye’de belki “yoksullaşma” kadar önemli başka bir kavramı da konuşmalıyız: “Gelecek ufkunun daralması.”

Bu ruh hali yalnız tüketim davranışını değil, siyaseti de değiştiriyor olabilir çünkü.

Gelecek kaygısı önce “önümü göremiyorum” duygusuyla başlıyor. Ardından umutsuzluk geliyor. En derindeki duygu ise kontrol kaybı: Ne yaparsam yapayım değişmiyor.

Raporda bu aşama, insanın çaba gösterse bile sonuçları değiştiremeyeceğine inanmaya başlaması olarak tarif ediliyor.

Bu cümleyi yalnızca bireysel hayata değil, Türkiye’nin siyasi hayatına da uygulayabilir miyiz? Sanırım uygulayabiliriz. Çünkü bugünkü siyasi sıkışmanın iki tarafında, birbirine zıt görünen ama aynı sonucu üreten iki kanaat var.

İktidar seçmeninin bir bölümü “Ülkeyi yönetebilecek başka kim var ki”, muhalif seçmenin bir bölümü ise “Bunlar zaten gitmez” diyor.

Birincisi iktidarın alternatifsiz olduğuna inanıyor, ikincisi değiştirilemez olduğuna.

Siyasi olarak birbirinin tam karşıtı iki cümle. Fakat psikolojik sonuçları birbirine çok yakın: “Değişmezliğin kabullenilmesi.”

İşte iktidarın belki de en önemli güç kaynaklarından biri burada. Bir iktidarın gücü yalnızca aldığı oy, kontrol ettiği kurumlar, medya kapasitesi veya kamu kaynakları değil. İnsanların onun yarın da orada olacağına inanması da başlı başına bir güç kaynağı.

Büyükyüksel’in işaret ettiği gibi iş insanı, bürokrat, siyasetçi, medya yöneticisi veya sıradan yurttaş davranışını iktidarın yalnız bugünkü gücüne göre değil, yarın da orada olacağı beklentisine göre ayarlamaya başladığında kendi kendini güçlendiren bir döngü oluşuyor. İktidar kalıcı göründüğü için aktörler ona göre pozisyon alıyor, herkes ona göre pozisyon aldıkça iktidar daha da kalıcı görünüyor.

Bu nedenle muhalefetin önündeki mesele yalnızca iktidardan daha fazla oy almak olmayabilir. Daha temel mesele, iktidarı yeniden kaybedebilir hale getirecek toplumsal ve kurumsal kapasiteyi inşa etmek artık.

Beklemek de bir siyaset biçimi

Muhalif dünyanın uzun zamandır ürettiği cevaplardan biri “beklemek”. Bir sonraki seçimi, hatta erken seçimi beklemek, doğru adayı beklemek. Ekonomik krizin belirleyici hale gelmesini beklemek. İktidar içindeki çatlağı beklemek, Erdoğan sonrasını beklemek, Erdoğan’ın veliahdını beklemek.

Bunların hiçbiri hayal ürünü değil. Her biri gerçek bir ihtimal de olabilir. Ama sorun bunları düşünmek değil. Sorun, bugünün siyasetini bunların gerçekleşmesine bağlamak.

O zaman da muhalefetin başarılı olduğu alan “seçmenin yaşadıklarına altyazı koymak” ya da “seçmenin feryadına eşlikçi olmak”.

Çünkü bir toplum uzun süre gelecekteki kurtuluş anını beklediğinde siyaset yavaş yavaş yapılan bir faaliyet olmaktan çıkıp takip edilen bir faaliyete dönüşebiliyor.

Büyükyüksel’in metnindeki en güçlü tespitlerden biri bu. Toplum siyasi bilgi tüketiyor, gelişmeleri izliyor, kimin aday olacağını, anketleri, operasyonları, seçim ihtimallerini konuşuyor. Ama gerçek siyasi an sürekli geleceğe ertelendiği için yurttaş giderek seyirciye dönüşüyor. Muhalefetin siyaset anlayışı da giderek seçmeni örgütlenen bir yurttaştan çok, iletişimle ikna edilecek bir birey olarak varsayıyor.

Siyaset erteleniyor hayat da erteleniyor

Veri Pusulası’nın anlattığı toplumsal hayatla bunun arasında ilginç bir paralellik var. Araştırmada tatil ve sosyal hayat, kariyer, barınma, finansal hedefler, aile planları gibi geniş bir alanda erteleme davranışları görülüyor. Maddi imkansızlık ve ekonomik belirsizlik temel nedenler arasında. Rapordaki sosyal medya analizinde evlilik, çocuk ve ev gibi büyük kararların “şu an doğru zaman değil” duygusuyla askıya alındığı yer alıyor.

Bir toplumun sık kullandığı cümle giderek “şimdi değil” oluyorsa bunun siyasi sonucu da olur elbette. Ev şimdi mümkün değil, çocuk şimdi doğru değil, kariyer değişikliğinin zamanı şimdi değil, yatırım zaten anlamlı değil.

Eğer böyleyse, siyasi risk şimdi değil, itiraz şimdi değil, protesto eylemleri sonuç alıcı değil, sendikaya, derneğe üye olmanın zamanı değil. Belki seçimden sonra. Böylece “hayatın ertelenmesi” ile “siyasetin ertelenmesi” aynı toplumsal psikolojinin iki farklı görünümü haline gelebiliyor.

Çalışırsam hayatım değişir mi?

Bence nisan raporunun en önemli verisi başkaydı. Toplumun yüzde 71’i bugün Türkiye’de çalışarak daha yüksek gelir ve yaşam standardına ulaşmanın mümkün olmadığını düşünüyor. Araştırma bunu yalnızca ekonomik beklentinin değil, emeğin karşılığına, yukarı doğru hareketliliğe ve adalet duygusuna ilişkin ciddi bir aşınma olarak yorumluyor.

Bu umutsuzluk ifadesindeki yoğunluğu gösteren sayı üzerinde durmalıyız. Çünkü Cumhuriyetin bu topraklarda mümkün olduğu duygusunu yarattığı görünmez toplumsal kabullerden biri şuydu: Ahlaklı insan olursan kazanabilirsin, alın terinle çalışırsan ilerleyebilirsin, emek verirsen karşılığını alabilirsin. Eğitim alırsan daha iyi bir hayat kurabilirsin, çocuğun senden daha iyi yaşayabilir.

Bunların her biri ekonomik olduğu kadar siyasi cümleler de. İnsanlar çalışmanın kendi hayatlarını değiştireceğine inanmıyorsa neden ortak hayatı değiştirebileceklerine inansınlar?

Alın teriyle çalışmanın ve ahlaklı insan olmanın insanı daha iyi bir hayata taşıyacağına ilişkin inanç zayıfladığında yalnız bireysel hayata dair değil, ortak hayata dair umut da zayıflıyor. Ortak yaşama iradesi de eksiliyor.

Orta sınıfların yaşadığı büyük kaybı da belki yalnız gelir üzerinden düşünmemek lazım. Orta sınıf olmak bir miktar gelir sahibi olmaktan ibaret değil. Orta sınıf olmak bir gelecek duygusuydu da. Çalışıyorum, ilerliyorum. Biriktiriyorum, bir gün ev alacağım, emekliliğimi planlıyorum. Çocuğumu okutuyorum, ahlaklı bir birey olacak, benden daha iyi bir hayatı olacak, yaşlandığımda kimsesiz ve düşkün olmayacağım.

“Yarınım bugünden daha iyi olabilir.” Asıl aşınan bu cümle olabilir.

Ve eğer böyleyse, geleceğini planlayamayan ve geleceğe inanmayan insanın uzun vadeli ortak gelecek üzerine düşünme kapasitesi de zayıflıyor. Önce kendisini korumaya çalışıyor, sonra giderek ortak hayattan geri çekiliyor.

Güven nereye gidiyor?

Araştırmanın başka bir bulgusu bu tabloyu tamamlıyor. İnsanlara “Geleceğinize güvenmenizi en çok ne sağlıyor?” diye soruluyor; yüzde 70 “ailem” diyor, yüzde 58 “kendi çabam.”

Kamu politikaları, ulusal ve yerel kurumsal güven kaynakları ise oldukça gerilerde kalıyor. Bunu aile bağlarının güçlü olması diye okuyabiliriz ama başka bir soru da sormalıyız: İnsanlar ailelerine güveniyorlar mı, yoksa artık sadece ailelerine ve kendilerine güvenebileceklerini mi düşünüyorlar?

İkisi aynı şey değil. Türkiye toplumunun en güçlü özelliklerinden biri aile ve yakın çevre üzerinden ürettiği dayanışmaydı. Ama bugün kamusal ve toplumsal tüm kurumlara duyulan güven azalıp insanlar hayatı kendi küçük güvenlik çemberleri içinde yönetmeye başladığında başka bir toplum ortaya çıkıyor belki de.

Çocuğumu ben kurtarayım, ailemi ben koruyayım, mümkünse ikinci bir gelir bulayım, çocuğu yurt dışına göndereyim, itirazımı hiçbir yerde dillendirmeyeyim, başımıza bir şey gelmesin.

Bunların her biri bireysel olarak son derece rasyonel davranışlar. Ama milyonlarca insan aynı anda yalnız kendi küçük güvenli alanını kurmaya çalıştığında ortak hayat zayıflıyor. Toplum, aynı ülkede yan yana yaşayan ama ilişkisiz, selamsız insanların toplamına dönüşüyor.

Gençlere de uzun zamandır yanlış soruyu soruyor olabiliriz: “Hangi partiye oy verecekler?”

Oysa önce şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu ülkede kendilerine ait bir gelecek görebiliyorlar mı?

Bugünün 20-25 yaşındaki genci Erdoğan öncesi Türkiye’yi hatırlamıyor. Eski parlamenter sistemi kendi deneyimiyle karşılaştırmıyor. 1990’ların siyasal tartışmaları onun kişisel hafızasının parçası değil. Türkiye’nin eski ideolojik kavgalarına bizim kuşağımızın verdiği anlamı vermek zorunda da değil.

Onun soruları daha somut. İş bulacak mıyım? Kazandığım parayla kendi hayatımı kurabilecek miyim? Evden ayrılabilecek miyim? Bir eve sahip olabilecek miyim? Düşündüğümü söyleyebilecek miyim? İstediğim gibi yaşayabilecek miyim? Dünyadaki yaşıtlarımla benzer fırsatlara sahip olabilecek miyim?

Ve en önemlisi: “Bu ülkede emek vermeye değer mi?”

Gençlerin geleceğe ilişkin kaygısını yalnız siyasal hoşnutsuzluk olarak okumak büyük hata olabilir. Bu daha derin bir ilişki: İnsan ile ülke arasındaki ilişkinin sorgulanması.

Kayır’ın yazısındaki, genç kuşakların büyük ideolojik anlatılardan ve devlet merkezli düşünme biçiminden uzaklaşarak küresel ağlara veya bireysel hayatta kalma stratejilerine yöneldiği gözlemi bu açıdan dikkate değer.

Fakat bunu gençlerin “apolitikliği” olarak okumamalıyız. Belki gençler siyasetten vazgeçmiyorlar. Bizim siyaset dediğimiz şeyin kendi hayatlarını değiştirebileceğine inanmıyorlar.

İktidarın gücüne başka türlü bakmak

O zaman iktidarın bugünkü gücünü de yeniden tarif etmek gerekiyor. İktidar güçlü, ama yalnızca seçim kazandığı için değil. Devlet kapasitesine erişebildiği için değil. Muhalefetin hataları nedeniyle de değil.

İktidarın asıl gücü, milyonlarca insanın gündelik kararlarının içine yerleşebilmiş olması.

İş insanı, bürokrat, memur, medya yöneticisi, akademisyen, sanatçı, belediye çalışanı, sıradan yurttaş davranışını “yarın ne olur?” kadar “iktidar ne der?” sorusuyla da ayarlıyor.

Bu yüzden siyasi değişim yalnız sandıkta gerçekleşmez. İnsanların beklentileri değiştiğinde de başlar. Bir gün iş insanı iktidardan bağımsız davranmanın mümkün olduğuna inanır. Bürokrat hukuka göre karar verdiğinde yalnız kalmayacağını düşünür. Gazeteci haber yapmanın mümkün olduğunu görür. Üniversite bilim yuvası olmanın ölçütleriyle davranabilir. Yerel yönetim kendi yetkisini kullanabilir.

Muhafazakar, iktidardan bağımsız biçimde muhafazakâr kalabilir. Kürt, kimliğinden vazgeçmeden eşit yurttaş olabileceğine inanabilir. Genç, bu ülkede kalmayı bir kayıp olarak görmez.

İşte o zaman iktidarın değişmezliği yalnız oy oranında değil, insanların zihninde de kırılmaya başlar. Büyükyüksel’in işaret ettiği “iktidarı yeniden kaybedebilir hale getirmek” belki tam olarak budur. Yani seçim gününden önce başlayan bir güç ilişkisi değişimi.

Muhalefetin fırsatı toplumu gücüne inandırmak

Buradan bakınca muhalefetin önündeki fırsat da başka görünüyor. Muhalefet seçimi kazanmak, toplum ise hayatının yeniden kurulabilir olduğunu hissetmek istiyor. İkisi aynı şey değil.

Muhalefetin en büyük yanılgısı topluma yalnız iktidar değişikliği vaat etmek olabilir. “Bu seçimde kazanacağız”, “Biz gelirsek düzelecek”, “Bu kez doğru adayla olacak…”

İktidarın anlatısı ise belli: “Bunlar kazanırsa daha büyük krizler çıkar”, “Bunlar yönetemezler.”

İnsanların ihtiyacı yalnız adayın ismini bugünden öğrenmek değil. Muhalefet iktidardan daha az, hayattan daha çok konuşmalı. Belki yeni siyasetin dili de buradan kurulmalı. Muhalefet sürekli iktidarı konuşarak iktidara alternatif olamıyor.

İktidar bir gündem yaratıyor, muhalefet tepki veriyor. İktidar bir kavram ortaya atıyor, muhalefet cevaplıyor. İktidar bir çatışmanın sınırlarını belirliyor, herkes o sınırların içinde tartışıyor.

Böylece iktidar yalnız devleti değil, muhalefetin zihinsel gündemini de yönetiyor. Oysa toplumun gündemindeki soru daha yalın: Nasıl yaşayacağız?

Siyaset bu soruların üzerine yeniden kurulmadıkça, iktidar değişse bile toplumun değişmezlik hissi sürebilir.

O nedenle umut kelimesini de yeniden düşünmek gerekiyor. “Bir sonraki seçimi mutlaka kazanacağız” demek umut değil, iyimserlik. Büyükyüksel’in tartışmasının önemli tarafı burada. Siyasetin kaçınılmaz tarihsel sonuca veya kurtuluş anına bağlanması, insanları harekete geçirmek yerine beklemeye de yöneltiyor olabilir.

Bu nedenle belki Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla iyimserlik değil, daha fazla “değişimin mümkün olduğu” duygusu.

İnsanların kendi hayatları üzerinde etkili olabileceklerini, birlikte hareket ettiklerinde bir şeyin değiştiğini görmelerini sağlamak.

İnsanların çalışmanın karşılığını alabileceğine yeniden inandığı; gençlerin gitmek kadar kalmayı da gerçek bir seçenek olarak görebildiği; farklı kimliklerin birbirlerinin varlığını kendi geleceklerine tehdit saymadığı; devletin güçlü olmasının yurttaşın güçsüz olması anlamına gelmediği; iktidarın değişmesinin devletin çökmesi, devletin devamının da aynı iktidarın sonsuza kadar sürmesi demek olmadığı bir Türkiye.

Türkiye’nin ihtiyacı belki de yeni bir umut hikâyesinden önce, değiştirmenin hâlâ mümkün olduğuna dair duygunun ortaklaşarak güçlenmesi.


Oksijen'den alınmıştır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler