Şimdi önümüzde sürecin nasıl ilerleyeceğine dair çok daha zor sorular var. Ama biri var ki, neredeyse hiç konuşulmuyor: Siyasi aktörlerin pozisyonlarını bilsek de toplum buna ne kadar hazır?
Hafta sonu stadyumlardaki kimi saldırgan tepkilere, Zonguldak’ta, Düzce’de Kürt mevsimlik işçilere yönelik provokatif saldırılara bakılırsa toplumsal boyuttaki riskleri yok saymak mümkün değil.
Süreç hâlâ toplumsallaşma ve toplumsal uzlaşı geliştirme gibi öncelikleri olmadan, siyasal elitler üzerinden yürüyor. Bir yandan da AK Parti kanadının süreç boyunca toplumun milliyetçi tepkilerine hedef olmayacak bir stratejiyle yürüdüğü, örgütlerinin sürece hiç dahil olmadığı görülüyor.
Çünkü Türkiye’nin Kürt meselesinde attığı hemen her adımda olduğu gibi bugün de tartışmanın görünmeyen sınırlarından birini milliyetçilik çiziyor. Bir bakıma, yalnızca iktidar değil Türkiye yeniden milliyetçilikle yüzleşiyor.
Bir tarafta süreci “milli birlik”, “kardeşlik”, “büyük ve güçlü Türkiye” üzerinden anlatan yeni bir milliyetçi dil var. Üstelik bu kez bu dilin en güçlü taşıyıcısı MHP ve Devlet Bahçeli. Bahçeli çerçeve yasayı, devletin gücüyle toplumsal bütünleşmeyi aynı stratejik hedefte buluşturan bir adım olarak tarif ediyor.
Diğer tarafta aynı süreci taviz, teslimiyet, af ya da devletin terör karşısında geri çekilmesi olarak gören başka bir milliyetçi direnç var. Bunun bir bölümü gerçek ve köklü bir siyasi itirazdan besleniyor. Bir bölümü ise toplumun en hassas sinir uçlarından biri olan milliyetçiliğin siyasi rekabet içinde harekete geçirilmesine dayanıyor.
Arada ise belki bu iki kesimden de çok büyük, sürece kategorik olarak karşı çıkmayan ama “fazla ileri gidilirse ne olur” kaygısını taşıyan geniş bir toplumsal küme bulunuyor. Daha önceki denemelerde de olduğu gibi, toplumun çok büyük bir kısmı sessizce bekliyor ve olacakları anlamaya çalışıyor.
Dolayısıyla önümüzde, ilk bakışta tuhaf ama bir o kadar da ilginç görünen bir tablo var. Türkiye belki de Kürt meselesinde son yılların en önemli eşiklerinden birinden geçerken, sürecin meşruiyetini kurmak isteyenler de ona direnmek isteyenler de milliyetçiliğin diline başvuruyor.
Belki asıl şaşırtıcı olan da bu değil. Çünkü milliyetçilik Türkiye’de uzun zamandır yalnızca bir siyasi fikir değil. Bir duygu hâli.
Bu nedenle yeni sürecin kaderini yalnızca Meclis’ten çıkan yasalar, devletin atacağı adımlar veya siyasi partilerin pozisyonları belirlemeyecek. Toplumun hangi kesimlerinin neyi tehdit, neyi güvence, neyi kayıp, neyi kazanım olarak algıladıkları ve hissettikleri de belirleyecek.
Türkiye ne kadar milliyetçi?
Henüz geçen ay gerçekleştirilen ve raporu kamuoyu ile henüz paylaşılmayan Veri Enstitüsü’nün “Milliyetçilik” araştırması bu bakımdan ilginç bulgular içeriyor.
İlk bakışta araştırma bize toplumun ne kadar milliyetçi olduğunu anlatıyor gibi görünse de toplumun milliyetçiliğe neden ihtiyaç duyduğunu da ortaya koyuyor.
Toplumda var olan açık ara en güçlü milliyetçilik damarı “güvenlikçi milliyetçilik”. Güçlü bir ordunun Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve vatandaşlarının güvenliği için zorunlu olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 90’a ulaşıyor. Türkiye’nin uluslararası alanda “büyük güç” statüsü kazanmasını önemseyenlerin oranı yüzde 86’ya yakın. Askeri gücün öncelikle caydırıcılık amacıyla kullanılması gerektiğini söyleyenler yüzde 84.
Bunlar yalnızca klasik anlamda “milliyetçi seçmenin” görüşleri değil. Toplumun çok büyük kısmının ortak paydası hâline gelmiş kanaatler. Ama araştırmadaki asıl ilginçlik bundan sonra başlıyor. Çünkü diğer önermelerde toplumun farklı kesimleri, farklı pozisyonlar ve farklı milliyetçilikler sergiliyor.
Toplum “milliyetçilik” denilen paketin tamamını satın almıyor. Çünkü insanlar milliyetçiliğin ideolojik önermelerini tutarlı bir paket hâlinde benimsemiyor.
Güvenlikçi olup Batı karşıtı olmayabiliyor. Güçlü ordu isteyip güvenlik gerekçesiyle özgürlüklerinin sınırlandırılmasına karşı çıkabiliyor.
Cumhuriyetçi olup savunma sanayiiyle gurur duyabiliyor. TEKNOFEST’i siyasi propaganda olarak görüyor ama oraya da gitmek isteyebiliyor.
Bu durumda belki de insanlar milliyetçiliği seçmiyor. Milliyetçilik insanların başka duygularını ifade etme dili hâline geliyor.
“Güçlü ordu istiyorum” diyen herkes militarist olmayabilir. Belki “Kendimi güvende hissetmek istiyorum” diyordur.
“Cumhuriyet’in kurucu değerlerine bağlı kalmalıyız” diyen herkes ideolojik bir Atatürkçülükten referans almıyor olabilir. Belki giderek öngörülemez hâle gelen bir dünyada tutunabileceği kurallar ve kurumlar arıyordur.
“Yerli ve milli” diyen herkes iktidarı desteklemiyor olabilir. Belki sadece bu ülkede hâlâ bir şeylerin başarılabileceğine inanmak istiyordur.
O zaman Türkiye’de milliyetçilik “Kimiz” sorusunun cevabı olmaktan çıkıp giderek “Nasıl hissediyoruz” sorusunun cevabına dönüşüyor olabilir.
Güçlü devlet ama her şeye karışan devlet değil
Araştırmanın benim için en çarpıcı bulgularından birisi güçlü devlet algısına dair. Toplum sınır ötesi operasyonları ve Türkiye’nin bölgede “oyun kurucu” olmasını büyük ölçüde destekliyor. Fakat konu güvenlik gerekçesiyle hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına geldiğinde destek üçte birlere düşüyor.
Aslında bu ikili bakış bir çelişki olmayabilir. Toplum güçlü devlet istiyor ama devletin gücünün kendisine yönelmesini istemiyor. Dışarıya karşı güçlü, içeride kendisini rahat bırakan bir devlet tahayyülü bu.
Milliyetçiliği bir ideoloji olarak okuduğumuzda cevapların bazıları tutarsız görünüyor. Bir duygu hâli olarak okuduğumuzda ise son derece tutarlı. İnsanlar güvende olmak istiyor. Ama özgürlüklerinden vazgeçmek istemiyor.
Cumhuriyet bir güvenlik duygusu mu?
Toplumdaki milliyetçiliğin ikinci en güçlü damarı “Cumhuriyetçi milliyetçilik” olarak adlandırabileceğimiz boyutu.
“Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyet, Türk milletinin en büyük tarihsel kazanımıdır” önermesine katılanların oranı yüzde 78’i geçiyor. “Türkiye’nin geleceği Cumhuriyet’in kurucu değerlerine bağlı kalmakla mümkündür” diyenlerin oranı da yüzde 77’nin üzerinde.
Üstelik Cumhuriyetçi milliyetçilik kadınlarda, gençlerde ve seküler-modern kesimlerde daha güçlü. Burada da aynı soruyu sormak mümkün. Bu yalnızca ideolojik bir Atatürkçülük mü?
Yoksa Cumhuriyet ve Atatürk, giderek daha belirsiz hâle gelen bir dünyada ve gidişatın içinde toplumun çok büyük bir bölümü için istikrar, düzen ve güven duygusunun sembollerine mi dönüşüyor?
Bir kesim güçlü orduya bakıp güven arıyor olabilir. Bir başkası Cumhuriyet’in kurucu değerlerine. Bir başkası dine veya Osmanlı geçmişine. Bir başkası teknolojik başarıya.
İdeolojik olarak birbirinden çok uzakta görünen insanların davranışlarının altında bazen aynı ihtiyaç yatıyor olabilir: Belirsizlik ve karmaşıklığın esas olduğu bir zaman aralığında tutunacak sağlam bir referans noktası bulmak.
Güvenlik var ama fedakârlığın sınırı da var
Nitekim bu duygu-fikir ayrımını en iyi gösteren alanlardan biri savunma sanayii. Türkiye’nin savunma sanayiindeki gelişmeleri toplumda güçlü bir başarı ve gurur duygusu yaratıyor.
Ama topluma bunun ekonomik maliyeti sorulduğunda tablo değişiyor. Daha da ilginci, toplumun yarıdan fazlası savunma harcamalarının bir bölümünün eğitim veya sağlığa aktarılmasını tercih ediyor. Bir başka deyişle, gurur var, ama açık çek yok.
Bu, milliyetçiliğin Türkiye’de ne kadar pragmatik hâle geldiğini düşündürüyor. Milliyetçilik artık yalnızca “vatan için fedakârlık” anlatısıyla çalışmıyor. Hayat pahalılığının, gelecek kaygısının ve gündelik ekonomik hesabın içinden geçiyor.
İnsanlar ülkesinin güçlü olmasını istiyor ama çocuğunun iyi eğitim almasını da istiyor. Savunma sanayiindeki başarıyla gurur duyuyor ama kredi kartından savunma sanayisine destek için para kesilmesini istemiyor.
Bunlar birbirini dışlayan duygular değil. Bugünün Türkiye’sinde aynı insanın içinde yaşayan farklı talepler.

Korku kaybolmadı, yanına gurur geldi
Türkiye’de milliyetçilik uzun yıllar büyük ölçüde korkunun diliydi. Ülke bölünebilir. Devlet zayıflatılabilir. Dış güçler Türkiye’nin büyümesini istemez. İçeride ve dışarıda düşmanlarımız vardır. Vatan sürekli korunması gereken bir tehdit altındadır.
Bu duygusal repertuar hâlâ güçlü. Ama araştırma, korkunun yanına giderek başka bir duygunun yerleştiğini düşündürüyor: Gurur.
Türkiye artık yalnızca kendisini koruması gereken bir ülke olarak tahayyül edilmiyor. Bir şeyler yapabilen, teknoloji üretebilen, dünyada dikkat çeken, bölgesinde etkili olabilen bir ülke olarak da görülmek isteniyor. Savunma sanayii bu değişimin en görünür sembolü. SİHA’lar, savaş uçakları, savaş gemileri, roketler, TEKNOFEST...
Bütün bunlar elbette güvenlikle ilgili. Ama yanı sıra “Biz de yapabiliriz” duygusuyla da ilgililer. Belki de yeni milliyetçiliğin en önemli cümlesi artık yalnızca “Bizi bölemezler” değil, “Biz de yapabiliriz.”
Eğer bulguların gösterdiği gibi milliyetçilik bir partinin, hareketin sahiplendiği değil, toplumun farklı kesimlerinin farklı duygularla sahiplendiği ya da yaşadığı bir duygu hâli ise siyasi rekabet “Kim daha milliyetçi?” rekabeti olmak zorunda değil.
Asıl siyasi rekabet belki de şu sorulara verilecek cevaplarda: Türkiye’nin güçlü olması ne demek? Daha fazla silah mı? Daha iyi üniversiteler mi? Daha güçlü kurumlar mı? Daha yüksek teknoloji mi? Daha fazla bölgesel nüfuz mu? Yoksa daha adil bir toplum mu? Ya da çocuklarının gitmek istemediği bir ülke olmak mı?
Terörsüz Türkiye milliyetçiliğin de sınavı
Tam da bu nedenle “Terörsüz Türkiye” süreci yalnızca Kürt meselesinin değil, Türkiye’deki milliyetçiliğin de önemli bir sınavı olabilir.
Korku üzerine kurulu milliyetçilik için çözüm süreçlerinin zor olacağı öngörülebilir. Çünkü tehdit ortadan kalkmaya başladığında, tehdit üzerinden kurulmuş kimlikler de kendilerini yeniden tarif etmek zorunda kalabilir.
Ama güvenlikçi milliyetçiliğin bugünkü temel ihtiyacı ideolojik düşmanlık değil de gerçekten güvende hissetmekse, denklem değişebilir.
Belki de Kürt meselesinin çözümü, Kürtlerin kimlik ve eşit yurttaşlık talepleriyle Türklerdeki güçlü güvenlik ihtiyacının kesişebileceği bir toplumsal uzlaşma alanında yapılacaklardadır.
Bu perspektiften bakınca, sürece dair bazı tepkiler iki türlü okunabilir. Birinci okuma, bu kadar güvenlik hassasiyeti yüksek bir toplum Kürt meselesinde atılacak adımlara direnebilir. Ama ikinci bir okuma da mümkün. Eğer toplum yapılacakların Türkiye’yi zayıflatacağına değil güçlendireceğine ikna edilirse, aynı güvenlik ihtiyacı sürecin toplumsal meşruiyetini güçlendirme imkânına dönüşebilir.
Belki de “Terörsüz Türkiye” sürecinin toplumsal kaderini belirleyecek temel psikolojik eşik budur. Toplum yapılanları taviz olarak mı hissedecek, yoksa güçlü bir devletin artık atabilecek durumda olduğu adımlar olarak mı?
Yakın gelecekte hangi milliyetçilik güçlenecek?
Türkiye’nin yakın geleceğinde milliyetçiliğin gerilemesini beklemek için fazla neden yok. Ama hangi milliyetçiliğin güçleneceği henüz belli değil.
Korkuya dayalı, sürekli tehdit üreten, içeride ve dışarıda düşman arayan bir milliyetçilik de mümkün. Güçlü orduyu, güçlü devleti ve bölgesel nüfuzu merkeze alan güvenlikçi bir milliyetçilik de. Cumhuriyet, vatandaşlık ve ortak aidiyet üzerinden gelişen başka bir milliyetçilik de. Teknoloji, üretim, bilim ve başarı üzerinden kendisini ifade eden daha özgüvenli bir milliyetçilik de.
Muhtemelen bunların hiçbiri diğerini tamamen ortadan kaldırmayacak. Hepsi aynı toplumun içinde yaşamaya devam edecek. Zaten araştırmanın bana söylediği en önemli şey de bu. Türkiye’de milliyetçilik tek bir fikir değil. Belki hiçbir zaman da değildi, bilmiyorum.
Bugün ise giderek daha açık biçimde bir duygu repertuarı. İnsanlar korktuklarında, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde ona başvuruyor. Geçmişe tutunmak istediğinde de ona başvuruyor. Ama artık başardığını hissetmek istediğinde de ona başvuruyor.
Dolayısıyla mesele milliyetçiliğin yükselmesi ya da “iyi” veya “kötü” hâle gelmesi değil. Mesele, milliyetçiliğin hangi duygudan besleneceği.
Örneğin, Türkiye insanına kim daha inandırıcı bir gurur hikâyesi anlatabilecek? İktidar bunu savunma sanayii, güçlü devlet ve bölgesel güç üzerinden anlatıyor. Muhalefet örneğin adalet, özgürlük, demokrasi, hukuk ve kurumlar üzerinden anlatabilecek mi? Ya da refah, üretim ve ekonomik başarı üzerinden? Belki de muhalefet bilim, teknoloji ve dünyayla rekabet edebilmek üzerinden başka bir hikâye geliştirebilecek. Göreceğiz.
Ve belki Terörsüz Türkiye tartışması da sonunda aynı soruya dayanacak. Türkiye, kırk yılı aşkın bir çatışmanın sona ermesini bir taviz hikâyesi olarak mı yaşayacak? Yoksa kendisini artık bu sorunu çözebilecek kadar güçlü hisseden bir ülkenin başarı hikâyesi olarak mı?
Çünkü toplum korkularından vazgeçmiş değil. Fakat artık yalnızca korkmak da istemiyor. Kendisi ve çocukları için başarabileceğini de hissetmek istiyor.
Oksijen'den alınmıştır.


