İklim ve kalkınma politikalarının yeni yüzü: Yeşil sanayi ve devlet

İklim ve kalkınma politikalarının yeni yüzü: Yeşil sanayi ve devlet

Paradigma değişiyor: Karbonsuzlaşmaya dayalı iklim politikası "ekonomik maliyeti kim, nasıl üstlenecek?" sorusundan, yeni yeşil sanayi hamlesine kimin liderlik yapacağı, yeni pazarları kimin yöneteceği ve kazancı kimin toplayacağı sorusuna döndü. Neoliberal dönemde devlet ekonomiye müdahaleden ve sanayi politikasından büyük ölçüde uzaklaştırılmıştı. Şimdilerde devletin yeniden merkezi bir rol üstlendiği bir döneme giriyoruz

İklim ve kalkınma politikalarının yeni yüzü: Yeşil sanayi ve devlet

İklim değişikliği, Batılı devletlerin gündemine 1970’lerin başında girmeye başladı. Sanayi Devrimi’nden bu yana artan fosil yakıt kullanımının karbon emisyonlarının başlıca kaynağı olduğu ve bu emisyonların küresel ısınmaya yol açtığı anlaşıldığında, temel mesele de açıklık kazanmıştı: Fosil yakıtlardan kaynaklanan emisyonları azaltmak gerekiyordu.

Ne var ki sorunun öneminin kavranması, kararlı adımların atılması sonucunu doğurmadı. Karbon salımını azaltmanın ekonominin çarklarını yavaşlatacağı ve fosil yakıta dayanan sektörlere zarar vereceği inancı, iklim politikasını daha en baştan köşeye sıkıştırdı. Sorun ekonomik büyümeyle iklim değişikliğini yavaşlatma arasında bir seçim yapmak olarak tanımlandığından, tartışma bu seçimin yükleyeceği ekonomik maliyeti kimin ne kadar ve nasıl üstleneceği sorusuna hapsoldu.

Peki karbon salımını azaltmanın yolları neydi? Yakın zamana kadar üç politika aracı öne çıkıyordu:

Birincisi, fosil yakıt kullanımına kota konabilirdi. Fakat bu devletin ekonomiye doğrudan müdahalesi demekti ki iklim değişikliği konusunun siyasi gündeme girdiği dönem aynı zamanda neoliberal ideolojinin baskın olduğu bir dönem olduğundan hiçbir Batılı devlet devletin bu anlamda devreye girmesine yanaşmadı.

İkincisi, karbon vergisi alınabilirdi. Yine aynı şekilde neoliberal anlayışın hüküm sürdüğü bir dönemde, vergilerin yatırımcıyı kaçırdığı ve ekonomiyi durgunlaştırdığı inancının yerleşmiş olması vergileme seçeneğini de siyasi anlamda zayıflattı. ABD'de Clinton ve Al Gore bunu denediler, hüsrana uğradılar, bir daha da bu yola hiç girilmedi; karbon vergisi bazı Avrupa ülkelerinde, sınırlı ölçekte uygulandı.

Üçüncüsü, karbon piyasaları kurulabilirdi. Karbon piyasaları daha popüler bir tercih oldu, çünkü görünürde devlet müdahalesine değil piyasa mekanizmasına dayanıyordu. Ancak AB Emisyon Ticaret Sistemi'nin ilk dönemlerinde görüldüğü gibi, bol ve büyük ölçüde ücretsiz dağıtılan tahsisatlar karbon fiyatını sanayiyi dönüştürmeye yetmeyecek kadar düşük tuttu.

Üç seçeneğin ortak noktası, iklim politikasını ekonomiye çıkarılan bir fatura olarak görmeleriydi. Bu yüzden devletler, ister doğrudan müdahaleyi ister piyasa mekanizmalarını tercih etsinler, meseleyi “Bu faturayı nasıl küçültürüz?” sorusuna indirgediler.

Yenilenebilir enerji devri

Bugün farklı bir eşikteyiz. Üç gelişme küresel tabloyu değiştirdi. Birincisi, temiz enerji teknolojilerinin maliyetleri çarpıcı biçimde düştü. İkincisi, enerji bağımsızlığının bir ulusal güvenlik meselesi olduğu daha açık biçimde görüldü. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın fosil yakıtlara bağımlılığından kaynaklanan kırılganlığı ortaya çıkardı. Daha yakın zamanda Hürmüz Boğazı’ndaki sevkiyatın ciddi biçimde aksaması da enerji tedarikinin jeopolitik risklere ne kadar açık olduğunu hatırlattı. Üçüncüsü, Çin’in yeşil sanayideki küresel hâkimiyetine ilişkin kaygılar, ülkelerin karbonsuzlaşmaya ve iklim politikasına yaklaşımını değiştirdi. Bu son gelişmeyi bir sonraki yazıda ayrıca ele alacağım.

Gelişmiş ülkeler yeşil sanayi politikasına yöneldiler: temiz enerji dönüşümünü hızlandırırken teknolojik liderliği, büyümeyi, tedarik zincirlerinin güvenliğini ve ulusal güvenliği de sağlamayı amaçlayan sübvansiyonlar, kamu yatırımı ve stratejik koordinasyon devreye girdi.

Özetle paradigma değişiyor: Karbonsuzlaşmaya dayalı iklim politikası "ekonomik maliyeti kim, nasıl üstlenecek?" sorusundan, yeni yeşil sanayi hamlesine kimin liderlik yapacağı, yeni pazarları kimin yöneteceği ve kazancı kimin toplayacağı sorusuna döndü.

Yeşil sanayiye destek ama nasıl?

Yeşil sanayi politikası her ülkenin kurumsal yapısına bağlı olarak farklı biçimler alıyor.

ABD'nin ve Çin'in yeşil sanayi politikasını şimdiye dek hangi farklı yollardan izlediklerine bakmak açıklayıcı olacaktır.

Çin, küresel yeşil sanayi dönüşümünün en erken başladığı ve en hızlı ilerlediği ülke. Temiz teknolojileri ulusal kalkınma stratejisinin merkezine herkesten önce yerleştirdi. Devlet güdümlü modeli üç sütuna dayanıyor: kalkınma planları, kamu bankalarının sağladığı uzun vadeli ve düşük maliyetli finansman, stratejik sanayileri çekmek için yerel yönetimler arasında yaşanan rekabet. Bu model, ABD’nin ve Avrupa’nın erişmekte zorlandığı ölçekte bir imalat kapasitesi yarattı. Bugün Çin, dünyadaki kurulu yenilenebilir enerji kapasitesinin neredeyse yarısına sahip.

ABD’ye dönersek, Biden yönetimi, özel yatırımları harekete geçirmek için esas olarak vergi kredilerine yaslandı. Ne bir beş yıllık plan ne de kapsamlı bir sanayi yol haritası ortaya koydu. Amerikan siyasal ekonomisinin kurumsal yapısı—parçalı yetki dağılımı, sınırlı idari kapasite ve sanayi planlamasına yönelik köklü kuşku—yeşil sanayi politikasına da damgasını vurdu. Vergi kredileri bu yapıya uygun bir araçtı: Yatırımı teşvik ediyor, ama uzun vadeli bürokratik gözetim gerektirmiyordu. Biden modeli, bu bakımdan, planlamadan çok cömert kamu finansmanına dayanıyordu. Yeşil sanayi yatırımlarını kalıcı kılacak bir siyasal koalisyon da oluşturamadı. Oysa kalıcı bir dönüşüm, devletten finansmandan fazlasını ister: strateji, koordinasyon, öğrenme, kurumsal hafıza ve bunları sürdürecek bir koalisyon. Bunların eksikliği, Trump döneminde politikanın kolayca tersine çevrilebilmesine zemin hazırladı.

Devletin dönüşü

Neoliberal dönemde devlet ekonomiye müdahaleden ve sanayi politikasından büyük ölçüde uzaklaştırılmıştı. Şimdilerde devletin yeniden merkezi bir rol üstlendiği bir döneme giriyoruz. Yeşil sanayi planlaması ve bunun küresel jeopolitik etkileri, önümüzdeki yıllarda da gündemimizi meşgul edecek.


* Bu yazı, Başak Kuş'un Socio-Economic Review'da yayımlanan “Karbon Fiyatlamasından Yeşil Sanayi Politikasına: Yeni Dönem, Eski İkilemler, Ayrışan Yollar” adlı akademik makalesine dayanmaktadır.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler